Share PDF

Search documents:
  Report this document  
    Download as PDF   
      Share on Facebook

KANIK'sadigim biri

ORHAN VELI

Yazar

M. Seref Özsoy

ISBN

9758297163, 9789758297160

Kaynak: http://www.orhanveli.net/kaniksadigimbiri.html

1. BÖLÜM: KANIK'sadigim biri

ON SÖZ

Aleyhimde yazilan yazilarin, lehimdekilerden fazla olmasi beni memnun eder.

Orhan Veli

(Oktay Akbal'a söylemistir)

Tarihin begenerek andigi insanlar daima dönüm noktalarinda bulunmalidirlar ki Orhan Veli de bu dönüm noktalarindan birindedir.

Vedat Günyol

Dünya sairleri arasina en kolay katilabilecek sairlerimizden biri de Orhan Veli'dir. Rumeli Hisari'nda yeniden türkü söylemeye baslayan bu garip kisi

Türkçe'yi insanca söylemesini biliyordu.

Sabahattin Eyuboglu

Orhan Veli'nin kiz kardesiyim ben ve hayatimin en önemli gurur kaynagidir bu benim için.

Füruzan Yolyapan

O'nun insanca sözünü dinlerken, içimiz ferahliyor, günlük krizimizden temizleniyoruz adeta. Biz de insanlasiyoruz.

Ayse Nur

Genç sair ve elestirmeciler onun için bir kaç kitap yazsalar çok yerinde olur. Aradan bir on sene geçsin, kiymeti daha çok anlasilacak gibime geliyor. Bir genç sair elestirmecinin onu uzun uzun, seve seve bize anlatmasini bekliyorum.

Sait Faik

Okuyun, o sagirleri okuyun: yarin herkese uyarak anliyacaginiza simdi kendiniz kesfedin.

Nurullah Ataç

Simdi size söyleyeyim. Mesela benim bavulumda neler var. Bir defa tabii Orhan Veli var. Öyle saniyorum ki Orhan Veli bizim en güzel sairlerimizden biri. Çok genç öldü, yazik oldu ama, ölümsüz.

Nazim Hikmet

Beni bugün saat 4'te caddeden bir çocuk gibi kosarak, hatta ziplayarak geçtigimi görenler garip buldular. Evet artik ben Garip'im. Süleyman Efendi'yle akrabaligimiz anadan geliyor.

Rüstü Onur

Ahmet Hasim siirden ne anlar... Nazim Hikmet sair degildir... Halit Ziya hiçbir sey degildir... Sait Faik çok sisirildi... Oktay Rifat da, Orhan Veli de cahil ve geri kimselerdir...

Yahya Kemal

KANIK'sadigim biri

Ilkokula gitmeden okumayi ögrendigim için midir bilmem, bes sene içerisinde okudugum ilkokulun kütüphanesindeki kitaplarin neredeyse hepsini okumustum. Bunda ilkokul ögretmenim Aysel Yigit'in ve kütüphanemizde fazla kitap olmamasinin da katkilari yok degildir. Hemen hemen her hafta sonu bir kitap aliyor, bir hafta içerisinde bitirdigim kitabi geri verirken, kisacik kesili saçlarimi oksayan Aysel Ögretmenimin verecegi bir baska kitabi, açmayi bekleyen bir çiçek tomurcugu gibi bekliyordum. Hasta olup yattigim zamanlardaysa, ayni sokakta oturan Aysel Ögretmenim beni ziyaret etmeyi ve kitap getirmeyi unutmuyordu. Yaz tatilinde bile evimize çok yakin olan 50. Yil Süheyla Artam Ilkokulu'na rahatça girebiliyor, yeni bir

kitap ve yeni bir heyecanla disari çikabiliyordum.

Iste böyle bir yaz sicaginin cuma günü okula gitmis, Aysel Ögretmenimle konusmus, sonra verdigi kitap kolumun altinda eve yollanmistim. Ertesi gün, yazlari sik sik gittigimiz Altin Kum Plajina götürmüstü annemler beni,

çantamdaki kitapla birlikte... Plaja girer girmez, annemler oturacak yerimizi hazirlarken ben denize kosmustum. Arkamdan

atilan "dikkatli ol!" çigliklari ise hangi kulagimdan giriyorsa digerinden çikiyordu.

Denizde üsümeye baslayinca kumsala kosuyor, isinir isinmaz tekrar denize

dönüyordum. Ögle yemeginden sonraki bir saat denize girmem kesinlikle yasakti. Iste o an çantamdaki kitabi okuma zamaniydi. Kitabin kapagini açtiktan sonra o gün bir daha

denize girememistim ve sirtim günesten ilk kez bu kadar yanmisti.

Kitabin durumu, benim durumumdan kötüydü. Kim bilir benden önce kaç kisi okumustu onu ki zaten zayiflamis olan cildi, benim defalarca sayfalarini çevirmeme fazla dayanamamisti. Birçok sayfasi ciltten ayrildigi gibi, esen bir rüzgarla uçusan sayfalardan birkaçini da bulamamistim. Aksam eve dönüp, plajin kumlarini bizden kurtaran ve onlari tekrar denize ulastiracak olan kanalizasyona gönderen dustan sonra, israr kiyamet Aysel Hocamin evinin yolunu tutmustum. Kitap için

çok üzgündüm ve bunu söylemek için ertesi günü bekleyemezdim.

Aysel Ögretmenim kapisini açtiginda, beni görmekten duydugu mutlulukla gülümsemesini eksik etmedi. Kapinin esigindeyken dalgalarin sarkilarini anlatmaya basladim O'na, Altin Kum Plaj'inin kumlari arasinda, aslinda hiç altin olmadigini da söyledim. Bir ara sirtimin durumunu göstermek için arkami döndügümde, arkama sakladigim elimdeki kitabi görmüs olacakti. Ben nasil özür dileyecegimi, kitabi bu hale istemeden getirdigimi nasil anlatacagimi düsünürken, Aysel Ögretmenim sirtima

dokunmadan beni içeriye çekiverdi. Çalisma masasinin basina oturtu.

Yanima oturdugunda elinde bir tutkal kutusu vardi ve ben ilk kez bir kitabin nasil tamir edilebilecegini o gün ögrendim. Ardindan kendi kütüphanesinden çikarttigi ayni kitabi masanin üzerine koyarak sunlari söyledi: "Bak! Tamir ettigimiz bu kitap artik senin.

Okulun kütüphanesine ise bunu koyacagiz ama, bir sartla; sen büyüdükçe kitapligin da büyüsün."

Yillar geçti aradan. Önce biz tasindik o sokaktan, sonradan da Aysel Ögretmenim. Uzun yillar O'nu aradim, bir gün yeni adresini ögrenince solugumu kapisinda aldim. Benim boyum uzamis, O'nunki de kisalmisti. Görür görmez tanimisti beni. Oturduk, uzun uzun konustuk. Çayi hiç sevmedigimi bile unutmamis, bana limonata hazirlamisti. Bir ara tamir ettigimiz kitabin, tasinmalarimizdan birinde kayboldugunu ama, sözümü tuttugumu, kitapligimin da benimle birlikte büyüdügünü söyledim. Güldü. O'nun kitaplari azalmisti ama, raflarin birinden çektigi kitabi; "Eger yenisini almadiysan bunu götür

kütüphanene!" diyerek, Orhan Veli'nin Bütün

Siirleri'ni uzatmisti...

Yillar geçti yine aradan. Kütüphanemdeki ilk baski Orhan Veli kitaplari, yaptigi çevirileri, yazdigi ve çikarttigi dergiler, O'nun hakkinda yazilanlardan olusan kitaplar, siirlerinden bestelenen sarkilarin yer aldigi plaklar oldukça büyük bir yer kapliyor artik ama, kaybettigim o kitabi deliler gibi özlüyorum. Dolastigim sahaflarda karsima çikan her ayni baski kitaba heyecanla el atiyor, sayfalarinin tam olmasi karsisinda da daha bir üzülüyorum. Sahaf sahibinin "kitabin sayfalari eksik degil, kontrol etmeniz gerekmez" demesi biraz da olsa güldürüyor beni. "Keske eksik olsa!" diyorum, saskin saskin bakan sahafa... Ve bir gün o kitabi bulacagimdan emin olarak çikiyorum o dükkandan da..

ILKÇAG OZANI

1914'de dogan, 15'de konusan, siir, yazi ve fikirleriyle günümüze kadar susmayan Orhan

Veli, 19 Mayis 1938'de Mehmet Ali Sel takma adiyla Gençlik dergisinde yayimlanan Sicilyali Balikçi siirinde, 2038'de de okunacagini bildigini vurguluyordu:

Yüz sene sonra bugünkü dünyadan

Bir tek insan kalmadigi gün, Sicilya sahillerinde yasayan balikçi

Bir yaz sabahi aglarini atarken denize

Her zamankinden daha genis gökyüzüne bakip

Benden bir misra mirildanacak sarki halinde

Siirin devaminda, kendince karamsarliga kapilsa da artik bizler biliyoruz ki sirf Sicilya'da degil, bütün dünyada okunacaktir Orhan Veli. (Örnegin seçme siirleri New York'ta Murat Nemet Nejat'in Ingilizce'ye çevirisi 1996 yilinda I, Orhan Veli adiyla; Talat Sait Halman'in Ingilizce'ye çevirdigi 111 siir Multilingual Yayinlari tarafindan 1997 yilinda

Just For The Hell Of It '111 Poems By Orhan

Veli Kanik' adiyla; Stockholm'de Lasse Söderberg'in Isveçce'ye çevirisi Ellerströms Yayinevi tarafindan Jag lyssnar til Istanbul adiyla yayimlanmistir.)

13 Nisan 1914 Pazartesi günü, sabahleyin,

Istanbul'da, Beykoz'a bagli Yaliköyü'nün Ishak Aga Yokusu'nda, 9 no'lu evde dogar Orhan Veli. Babasi Klarnetist Mehmet Veli, annesi

Fatma Nigar'dir. Iki kardesi vardir, Adnan Veli ve Füruzan Yolyapan.

Bir yasindayken kurbaga'dan korkmaya baslamistir.

Çocuklugu Beykoz, Besiktas ve Cihangir'de geçer. Besiktas Akaretler Yokusu'nda, su an Besiktas Jimnastik Kulübü'nün bulundugu Anafartalar Ilkokulu'nun ana sinifina gider. Ilkokulu ise Galatasaray Lisesi'nde yatili olarak okur. Tatil günlerinde kardesi Adnan Veli ve arkadasi Halim Sefik ile top oynarlar. (Spora, özellikle futbola olan düskünlügünün bu iki okuldan kaynaklandigini uydurarak kimi volelere konu yaratabiliriz.)

Babasinin 1924'de, Cumhurbaskanligi Bando Sefligi'ne tayini ile Galatasaray Lisesi'nin dördüncü sinifindan ayrilarak Ankara Gazi Ilkokulu'na geçer. Ertesi sene de Ankara Erkek Lisesi'ne baslar.

Dokuz yasinda okumaya, on yasinda da yazmaya olan askinin farkina varir. On üç yasinda tanidigi Oktay Rifat ile on alti yasinda tanidigi Melih Cevdet'i en iyi arkadaslari ilan eder. Birlikte sanat üzerine tartisip, söylesir; tiyatroda rol alir; siirlerini birbirlerine okur; daha ileriki yillarda bir kitap (Garip) ve bir dergi (Yaprak) çikarirlarsa da lise yillarinda okul kooperatifinin parasiyla yayimladiklari Sesimiz adli dergiden, günümüzde pek ses seda çikmaz.

1933'de liseyi bitirdikten sonra Istanbul

Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Felsefe

Bölümü'ne baslar.

Bu yillarda futbol zevkinin yerini at yarisi alir.

Ask hayati gibi hareketli bir is hayati vardir.

Ilk siirleri Aralik 1936'da Varlik Dergisi'nde su açiklamayla yayimlanir:

"Varlik'in siir kadrosu yeni ve kuvvetli genç imzalarla zenginlesmektedir. Asagida dört siirini (Oaristys, Ebabil, Eldorado ve Düsüncelerimin Basucunda) okuyacaginiz Orhan Veli, simdiye kadar yazilarini nesretmemis olmasina ragmen olgun bir sanat sahibidir. Gelecek sayimizda onun ve arkadaslari Oktay Rifat, Melih Cevdet, Mehmet

Ali Sel'in siirimize getirdikleri yeni havayi daha iyi belirtecektir."

Mehmet Ali Sel, Orhan Veli'nin takma adidir. Oktay Rifat bu ad için "galiba yirtmaya kiyamadigi siirlerini bu adla çikarirdi" derken, Baki Süha Ediboglu'nun bu konudaki sorusunu söyle yanitlar Orhan Veli: "O zamanlar çok siir yayinliyordum. Adimin her zaman görünmesi hem benim için hem de dergi için dogru

degildi. Bir de su var; Mehmet Ali Sel, benim bazi tecrübelerime alet olmus bir isimdir."

Sabahattin Ali, Yasar Nabi Nayir'a yazdigi bir mektuptaki en önemli konu, sairlerimizin siirlerinin yayimlanmasina araci oldugunu ama, artik bundan rahatsizlik duydugudur. Ayrica Sabahattin Ali, Mehmet Ali Sel'in Orhan Veli'nin takma adi oldugunu bilmez ve Melih Cevdet ile de henüz tanismamistir.

"Bizim su genç sairlerin, yani Orhan Veli ile Oktay Rifat'in baslarina gelene pek müteessir oldum. Zavalli çocuklarin genç yasta cinnet getirecekleri hiç tahmin edilemezdi. Acaba onlarin siirlerini yayinlamaya araci oldugum için bu hazin sonuçtan ben de sorumlu muyum diye vicdanen ben de aci çekiyorum. Özellikle edebi cinnet, tutulanlarini sadece

akraba ve tanidik çevrelerinde degil, nispeten genis ve daha acimasiz bir kalabalik karsisinda da gülünç ede geldiginden acima ve esef duygularim bu nispette siddetli oluyor.Orhan Veli ile Oktay Rifat'in arkadasi bir de Mehmet Ali Sel var ki sahsen tanimiyorum. Yalniz sari oldugu anlasilan bu yeni cinnete o da tutulmus görünüyor. Tanidiklarina, akraba, taallukatina geçmis olsun. Sinir ve akil doktoru Sükrü Hazim, bu

konuda bir seyler yayinladi mi? Etti ise çiktigi yeri lütfen bildir."

Orhan Veli domates, zeytin, sogani yemez; sarmisak ve cigerden nefret eder; sucukla pastirmaya bayilirdi. Her çesit baligi, pilavla makarnanin salçalisini, sebzelerden enginari, kuru fasulyeyi istahla yerken, süt ve çig yumurtadan adeta kaçar ama, sütten yapilmis tatlilarla yumurtanin çok pismisini severdi. Ilk zamanlar tütünden nefret etse de kisa zamanda tiryakisi olur. Koyu çay, sekersiz kahve ve sarap içmeyi sever; Göksu Deresi'nin denize döküldügü yerdeki kirmizi eve hayrandir. Yürümeyi çok sever, bazen

Beyoglu'ndan Sariyer'e kadar yürüyerek, islik çalarak gittigi olurdu.

Siirlerinin yani sira çevirileri, denemeleri ve

öyküleri ile Orhan Veli'nin Kanik'sadigim hayatinda bir gezinti yapacagiz sizlerle..

Yüz sene sonra Sicilya sahillerinde, Sicilyali bir balikçi tarafindan okunacagini bilen Orhan

Veli'ye, Sabahattin Kudret Aksal bir soru

sorar. Bir Siir Üstüne Notlar siirindeki soru sudur:

Bir ilkçag ozani siirlerini okusun istemez misin?

BIR KOMIK ADAM

1936 yilinda, dönemin "siyasi ve edebi mizah gazetesi" Karikatür'ün kirkinci sayisinda yayimlanir bu karikatür. Bir koltuga kurulan kalantor beyefendimiz oldukça neselidir. Sirasiyla Nasrettin Hoca, Karagöz ve Istanbul Belediyesi'nin sorularina "hayir" yanitini verir. Geriye "Yeni Sair" kalmistir bir tek. Kendinden emin bir sekilde konusur O da: "Anlasildi, benim siirlerimi okumussun..." Kalantor beyefendi yanitlar: "Evet!..."

Dönemin önemli bir imzasi vardir bu

karikatürün altinda: Ramiz...

Bu yeni sair ise Orhan Veli'den baskasi olamaz. Isin komik yani, Orhan Veli zaten komik bir insandir. Yeri geldiginde bunu siirlerine yansitmamasi da olanaksizdir.

Hafizasi çok güçlüdür Orhan Veli'nin. Arkadaslarinin mektep numaralarini, telefon numaralarini, yolculuk - tasinma - eglence gibi irili ufakli olaylarin tarihleri unutmadigi seyler arasindadir. Okuldayken yerbilimi kitabinin birçok bölümünü ezbere bilirdi. Keyifli anlarinda yanindakileri sasirtip güldürmek için

iki yüz - üç yüz kadar baharat adini, elli - altmis kadar balik adini sayardi.

En çok sevdigi yemegin balik olmasinin yani sira, baliklar O'nun özel ilgi alaniydi. Su konusma bir yaz günü Sabahattin

Eyuboglu'nun motorunda Sait Faik'le Orhan Veli'nin arasinda geçer:

O. Veli - Baliklarin yüregi var midir?

S. Faik - Olmaz olur mu be? O. Veli - Yoktur iste.

S. Faik - Yüreksiz yasanir mi?

O. Veli - Bizim bildigimiz manada degil onlarin kalbi.

Sait Faik, biraz önce tuttuklari baliklardan,

motorun dösemesine bulasan kani göstererek sorar:

S. Faik - Bu kan nereden çikar öyleyse? O. Veli - Sen lakirdidan anlamazsin.

Birkaç gün sonra Hachette Kitabevi'nde bir ansiklopedinin baliklar hakkindaki bölümünü inceleyen Sait Faik sasirir. Daha ilk satirda baliklarin kan dolasim sisteminin insanlardaki gibi olmadigini, yalnizca atardamarlarin ya da

toplardamarlarin girip çiktigi iki hücreli bir kalpleri oldugunu ögrenir.

1 Aralik 1951 tarihli Yeditepe dergisindeki yazisina söyle devam eder Sait Faik:

"O, bogazin akintilarini, baliklarin yüregini, aglarin boyasini, yellerin koyu balikçi agiziyla isimlerini, neleri bilmiyor yahu?..."

Ve tüm bu bilgisini ukalalik için degil,

çevresindekileri eglendirmek için kullanirdi

Orhan Veli...

Yine bir gün Pera Palas'in arka tarafindaki

Haliç'e bakan kanepelerde Sait Faik'le birlikte otururlarken, bir çingene kiz yanlarina yaklasir ve "Çakir, falina bakayim mi?" diye sorar. Sait Faik istemedigini söyleyince "Ya senin mektepli" der Orhan Veli'ye. Cebinde on kurus bulunmayan Orhan Veli, Sait Faik'e "tosla on kurus" dedikten sonra çingene kiza döner: "ama sen bakmayacaksin fala, ben senin

falina bakacagim." Ve öyle bir fal bakar çingene kizina ki, kizin agzi bir karis açik kalir.

Siirini tanimasina ragmen, kendisini tanimayan, elestirmen Nurullah Ataç'a soruldugunda; Ataç biyik altindan gülümseyerek: "Hakkini inkar etmeyelim, iyi sairdir" der. Bunu duyan Orhan Veli, su yaniti

verir: "Hakkini inkar etmeyelim, siirden anlayan adamdir."

Aradan zaman geçer, tanisirlar ve konusmalari hep bu sekilde eglenceli olur. Iste bu Orhan - Ataç maçlarindan birini söyle anlatir Bedri Rahmi Eyuboglu:

"Nurullah Ataç mütemadiyen Orhan'a takiliyor, bir gün söyle diyor: 'Ilahi Orhan

Veli'... Senin siirlerin için yazdigim makaleleri bir çoklari ciddiye almislar. Bunlari sirf alay etmek için yazdigimi anlamamislar...'

Orhan Veli kis kis gülerek, bir Nasrettin Hoca edasiyla: 'Isin tuhafi su ki, ben de siirlerimi

tamamiyla saka diye yazip nesretmistim. Bazilari ciddiye aldilar!'

Rivayete nazaran o gün bu gün Nurullah Ataç - Orhan Veli dostlugu iflah olmazmis."

Kendisiyle bu kadar dalga geçen sairi, siir okurken görenler de gülümsemeden edemezdi.

Orhan Veli'nin öldügünü duydugunda, aklina:

Bir aksam uyudu; Uyanmayiverdi. Aldilar, götürdüler.

Yikandi, namazi kilindi, gömüldü. Duyarlarsa öldügünü alacaklilar Haklarini helal ederler elbet.

Alacagina gelince...

Alacagi yoktu zaten rahmetlinin.

misralari gelen ve gülümsemekten kendini alamayan Ayse Nur, bu gülümsemelerin nedenini söyle anlatiyor:

"Çünkü bu siirlerde karsimiza taptaze bir insan, acisini da sevincini de ayni samimiyetle açiga vuran bir 'çocuk insan' çikiyor. Bu insan alelade dili ile bize o kadar yakin geliyor ki, biz O'nun insanca sözünü dinlerken, içimiz

ferahliyor, günlük krizimizden temizleniyoruz adeta. Biz de insanlasiyoruz.

Sanatin insanlari ferahlatmak, eglendirmek gayesini güttügünü unutmustuk bizler. Sanatimizda, edebiyatimizda bir resmiyet vardi. Insanüstü bir hüviyet tasiyan sanatkarin ve eserinin önünde anlamamak korkusu ile rahatsizlik duyardik. Gergin bir çekingenlik içinde kendimizi duygularimiza koyuvermezdik. Orhan Veli ile arkadaslari bizi siirle hasir nesir ederek, çekinmekten kurtardilar. Siir de böylece öz fonksiyonunu

buluverdi. Dalgaci Mahmud'un derin manali rolünü simdi anliyoruz:

Gökyüzünü boyarim her sabah,

Hepiniz uykudayken.

Uyanir bakarsiniz ki mavi.

Orhan Veli'nin siirlerini okurken gülüsümüz iste bu sebeplerdendir sanirim."

Kadindan sair olmaz diyenlerin yani sira, kadindan bir sey olmaz diyenler vardir. Ayse Nur'dan alinti yapinca aklima geldi. 1950 yilinda Hakka Dogru adli bir derginin yayimladigi Rüya Tabirnamesi'ni okuyan Orhan Veli'nin (1 Nisan 1950, saka gününde)

yazdiklari, hem bu konuda bir cevaptir hem de bu komik adamin komikliginin bir belgesi:

"Eser, aslinda, Muhiyiddin-i Arabi hazretlerininmis: Muharrem Zeki adinda bir zat yeniden yazmis. Bir bilim eseri gibi basliyor. Rüyalar birkaç bölüme ayrilirmis. Gerçek rüyalar, yalan, yalanci, aldatici rüyalar, efdal rüyalar gibi. Gerçek rüyalar da

üçe ayrilirmis: Tebsir, tahrir, ilham rüyalari...

Insan sasiriyor birdenbire. Dogru dürüst, agir basli bir kitap okuyacagini saniyor. Gel gelelim, ikinci sayfada is degisiyor. Sapitiveriyor yazar. Diyor ki: 'Fakir adamin rüyasina tabir olunmaz. Çünkü, o daima günlük nafakasini düsünür.' Bütün dinler,

insanlara, oldukça esit bir yasayis saglamaya çalismislar. Bunun için de, herkesten önce, fakir fukarayi korumak gerektigine inanmislar. Böyle iken, nasil oluyor da, bir din dergisinin çikardigi bir kitap fakir fukarayi adam yerine koymuyor? Dogrusu, pek akil erdiremedim.

Yazar, gene o sayfada, deminki cümleden birkaç satir asagida söyle diyor: 'Rüya gören kimse, bunu düsmana, cahile, kadina ve maskaraya söylememelidir.' Demek ki kadin kismi, düsmanla, cahille, maskarayla bir tutuluyor. Ne insanlik, ne insanlik!... Ayni kitabin baska bir yerinde söyle bir söz var: 'Vücudunda mevcut uzuvlarindan fazla sey gören kisi zengin olur.' Insanin içinden, cümlemize, üçer kulak, dörder burun, beser bacak vermesi için Tanriya yalvarmak geliyor. Baska bir cümle: 'Kabak agaci gören kisi doktorlugu ögrenir ve hasta olmaz.' Kabak agaci olur mu olmaz mi diye düsünmüyoruz bile. Demek ki, diyoruz, tip fakültelerinin pabucu dama atildi. Öyle ya, bir kabak agaci gör rüyada; tamam. Ne lüzum var okullarda

çürümeye? Hemen as kapina levhayi, 'Birinci sinif operatör' diye. Kitapta bu biçim örnekler tümen tümen. Ama ne lüzum var hepsini siralamaya? Merak eden alir, okur. Okur ya, kitabin sonundaki bir 'Segirname'ye de ilismeden edemeyecegim. Bu bölümde yazar, türlü uzuvlarin segirmelerine türlü manalar vermis. Mesela bir yerde söyle demis: 'Tenasül aleti segriyen kimse, izzet ve hürmet bulur; sevdigi adamla bulusur. Hayanin iki tarafinin segirmesi darliga düsmeye alamettir. Hayasinin sag yani segriyen insan sevinir. Hayasinin sol yani segriyen insan da sevinir amma daha evvel biraz mihnet çeker. Dübürünün sag yani segriyen aziz olur; sol yani segriyen rahat bulur.' Bu kadar rahat konustuklarina göre, bu zatlarin sol yani segriyor demektir. Namusla edep arasinda pek de fark gözetmeyen, bu arada da, hepimizi edepli olmaya davet eden bu din

sözcülerinin bu türlü islerini -ne yazik ki- pek ciddiye alamiyoruz. Bunun böyle olacagini kendileri de sezmisler herhalde; bir açik kapi

birakmis olmak için, kitaplarini Saka Basimevi'nde bastirmislar."

Sabahattin Eyuboglu ise, Siirin Garip Kisisi diye adlandirdigi Orhan Veli'yi söyle tarif eder:

"Sahte ciddilige öyle candan düsmandi ki, sahte ciddilige inat, en ciddi islerini sakadanmis gibi yapardi. Yüzünden ve siirden gülümsemeyi eksik etmezdi. Dünyayi, insanlari, türküleri ölesiye sevdigi anlarda bile sever görünmezdi. Sevdigini sevmeye kimseyi zorlamaz, hele kendi derdini kimseye dert etmezdi. Alir basini giderdi sikilinca, tadina doyurmadan. Dünyadan gidisi de öyle oldu."

Ankara'da bir gece, belediye çukuruna düsen ve dört gün sonra da Istanbul'da beyin kanamasindan ölen Orhan Veli'nin komedyenligi bütün dünyaca bilinmektedir.

Bunu nereden mi çikariyorum? Oyuncu ve yönetmen Mel Brooks sunu söyler:

"Parmagimi kestigimde bu bir trajedidir. Açik bir lagim çukuruna düsüp öldügümde bu bir komedidir."

PATATES'IN ORHAN VELI'SI

"<<Huu! Huu! Patates Surat!>> diye mirildandi Arha, otlarin arasindaki rüzgar kadar hafif alaya bir fisiltiyla" Ursula K. Leguin'in Atuan Mezarlari adli kitabinin yirmi altinci sayfasinda okudugum bu cümle beni, 1910'lu yillarin Göztepe'deki Tas Mektep Ilkokulu'na götürdü. Sari ve toparlak suratindan dolayi arkadaslarinin 'patates' diye lakap taktigi çocuk canlandi gözlerimde. Kisa süre sonra büyük bir sair olan bu çocuk, elli yil sonra, 31 Mayis 1962'de yazdigi su misralarda bakin kendini neye benzetiyor:

Fasulya gibi yasiyorum son zamanlarda

kuru fasulya gibi

kuru fasulyanin pilakisi yapilir benden o da yapilmaz.

Bir baska gün, Ayse Kulin'in Adi: Aylin romanini okurken, iki yüz on birinci sayfadaki su cümlelere takiliyorum: "Rahibe Nancy, bu Rus isimli kadini, hep Rus suratli düsündü nedense. New York'a çiraklik egitimine yollandiginda, hastabakicilik yaptigi üç yil boyunca göçmenlerle çalisti durdu. Ruslarin patates burunlu fizyolojilerini 'R' harfine agirlik veren kaba aksanlarini yakindan taniyor."

Ömrünün son yillarini Rusya'da geçiren sairimiz, çocuklugunda patatese benzetilmekten mi esinlenmistir, yoksa Ayse

Kulin'in benzetmesini onaylamak için mi kendisini çevresindekilere benzetmistir bilinmez ama, 1956 yilinin haziran ayinda,

Peredelkino'da Yazar Evleri Sitesi'nde bulunan evinde; Bulgaristan'dan gelen dostu Fahri

Erdinç'e sunlari söylemistir: "Size bir sey söyleyeyim mi, artik beni karikatürize etmek

çok kolay: Bir patates al eline; yukaridan iki kürdan batir, iki de assagidan, tamam!"

Kendisiyle böylesine dalga geçen sairimiz Nazim Hikmet'tir. Kim bilir ömrü boyunca baska hangi lakaplar takilmistir O'na, bilinmez. Tipki zaman zaman arkadaslarinin

'Ofran' diye çagirdigi Orhan Veli'nin lakaplarini bilmedigimiz gibi.

Bilinenlerden biri, Nurullah Ataç'in taktigi lakaptir. Bunu da Bedri Rahmi Eyuboglu'nun 1.12.1951'de Yeditepe'deki Hatiralar isimli yazisindan ögreniyoruz: "Ataç Orhan'a hiçbir zaman tutmayan bir sürü isimler arar dururdu. Bunlardan bir tanesi üzerinde çok

israr etti; ama yine olmadi: Sakuli Solucan!

Orhan Veli de kendini korumak için Nurullah Ataç yerine sadece Nuri Bey diyordu."

Lakaplarin disinda bir de takma isimler vardir.

Mehmet Ali Sel, Orhan Veli'nin takma ismidir.

Oktay Rifat, "galiba atmaya kiyamadigi siirlerini bu isimle yayimlardi" der. Bir de Orhan Selim vardir. O da Nazim Hikmet'in 1934'te basladigi Aksam Gazetesi'ndeki yazilarinda kullandigi takma isimdir. Her ne kadar, o yillarda Orhan Veli'nin ismi pek duyulmadiysa da Nazim Hikmet'in bir kelime oyunu yapmak istedigini 'uydurmamiz' yerinde olur:

ORHAN SELIM

ORHAN SELI'M

ORHAN VELI'M

"Orhan Veli ve Nazim Hikmet kavgalidirlar, hatta birbirlerini hiç sevmezler." Bu tip laflari ilk kim ve neden ortaya atti, bilmiyorum.

Bunlara gülüp geçmek gerekir ama, biz yine de yanitlayalim...

Ilk zamanlarda, siir anlayislari açisindan birbirlerine tas atarlar. Örnegin Nazim Hikmet, cezaevinden Memet Fuat'a yazdigi mektuplarda: "Mithat Cemal ne kadar sekil perestse, Orhan Veli de o kadar sekil perest, ikisi de yobaz" dedigi gibi O'nu içerik yönünden de elestirir: "Orhan Veli'yle A. Kadir dil bakimindan birbirlerine yakindirlar ve soldadirlar, lakin muhteva bakimindan Orhan Veli merkezin sagina geçmistir. En sagda

degilse de sagdadir." Orhan Veli'nin ilk siirlerinde de bu görünür zaten.

Ama zamanla Nazim Hikmet'in fikirleri degisir. Ve Orhan Veli'nin siirini benimser. Hatta benzer siirler kaleme alir. Orhan Veli'nin Nisan 1940'ta yayimladigi Kizilcik adli siirinde, kizil saçlari nedeniyle Nazim'dan bahsettigi söylentiler arasindadir:

Ilk yemisini bu sene verdi, Kizilcik,

Üç tane;

Bir daha seneye bes tane verir;

Ömür çok, Bekleriz;

Ne çikar?

Ilahi kizilcik!

Oktay Akbal ise bu siirin, Mümtaz Zeki'nin bir siiriyle yakinligi oldugunu söyler; Mümtaz Zeki'nin siirinin yazilis tarihinin daha eski oldugu notunu düserek:

Küstü de bize

Bu yil meyve vermedi elma agaci Halbuki bir yemis agaci Hodkam olmamali

Düsünmeli aseren hamileyi

Çolugu çocugu

Gelecek yil pitrak olur insallah

Orhan Veli'nin Nazim Hikmet'i sevmedigini

iddia edenler, "Kuyruklu Siir ve Cevap Nazim'a yazilmistir" derler.

KUYRUKLU SIIR Uyusamayiz yollarimiz ayri;

Sen cigercinin kedisi, ben sokak kedisi;

Senin yiyecegin, kalayli kapta; Benimki aslan agzinda;

Sen ask rüyalari görürsün, ben kemik.

Ama seninki de kolay degil, kardesim; Kolay degil hani,

Böyle kuyruk sallamak Tanrinin günü.

CEVAP

Açliktan bahsediyorsun;

Demek ki sen komünistsin.

Demek bütün binalari yakan sensin. Istanbul'dakileri sen,

Ankara'dakileri sen...

Sen ne domuzsun, sen!

Siirdeki cigercinin kedisinin Nazim Hikmet oldugunu söyleyenler, Orhan Veli'nin cigerden nefret ettigi gibi, Nazim Hikmet'ten de nefret ettigini iddia ederler. Sokak kedisinin Nazim Hikmet oldugunu iddia edenler ise O'nun komünist olmasiyla dalga geçildigini...

Bunlarin dogru olamayacaginin en basit ispati, siirlerin yayimlanma tarihleridir. Kuyruklu Siir

15.12.1949, Cevap ise 15.1.1950'de Yaprak

Dergisi'nde yayimlanir.

Siz olsaniz sevmediginiz birisine böyle siirler yazdiktan sonra, O'nun için açlik grevi yapar miydiniz?

Orhan Veli, Oktay Rifat ve Melih Cevdet,

Nazim Hikmet'in hapisten kurtarilmasi için açlik grevi yapmis ve bu yolda yazilar yayimlamislardir. Tüm bu eylemler Kudret ve Ulus gazetelerince "Vatan hainligi ve Moskova usakligi" olarak yorumlanmistir. Bu tepkilere karsilik açlik grevini ikinci gün bitirip Yaprak

Dergisi'nin 15.5.1950 tarihli sayisinda su yaniti verirler: "Bir sairin öldürülmesine sair gönlümüz razi olmadigi için, sirf onu kurtarmayi istedigimizi belirtmek için iki gün aç durduk. Niyetimiz kimseyi tehdit degildi, sadece sairlik borcumuzu ödemekti. Bununla beraber firsat düskünü yazar bu hareketimize siyasi bir mana vermeye kalkisti. Bizi, yabanci ülkelerde memleketimiz aleyhinde yapilan

menfi propagandalara alet olmakla suçlandiranlar çikti."

Iste bu suçlayanlardan birisi de Kudret gazetesidir. 11 Mayis tarihli gazete su basligi atar: "Üç sosyalist sair açlik grevi

yapacakmis!" Siz gelin bir de bu basliga karsilik Orhan Veli'nin yazdiklarini okuyun:

"Yurdumuzda sosyalist kelimesiyle komünist kelimesi arasindaki fark pek anlasilamadigi, komünist kelimesi de çok kere vatan haini anlamina geldigi için bu basligi ilkin curnalcilik saydik. Ama sonra, biraz düsündük; ilk korkumuzun bosuna oldugunu anladik. Çünkü bundan bes on gün evvel eski Devlet Baskani

Cemil Sait Barlas Halk Partisi'nin bir Sosyalist

Partisi oldugunu söylemisti. Söylemisti de, Demokratlar buna siddetle karsilik vermisler, 'Siz sosyalist degilsiniz, asil sosyalist biziz,' demislerdi. Partilerimizin arasinda bile kolay kolay paylasilamayan bu sifati bize layik

gördügü için Kudret gazetesine tesekkür etmek istiyorum."

Açlik grevini tamamlamasalar da, Nazim Hikmet'e destek veren yazilar yazmaktan geri kalmazlar çünkü, bilirler aksinin ülkeleri için

bir gerilik oldugunu. Iste Orhan Veli'nin 1 Mart 1950 tarihli Yaprak'ta yazdiklari:

"Bugün Avrupa'da taninan bir tek sairimiz var: Nazim Hikmet. O da bize ragmen taniniyor. Biz, 'Aman kimse duymasin!' diyoruz. Ama faydasi yok; duymuslar. Nazim Hikmet'i bize, onlar kabul ettirmeye çalisiyorlar. Adini, lehimize degil, aleyhimize kullaniyorlar. Bizi, büyük sairler yetistiren bir millet olarak degil, büyük sairleri hapislerde süründüren bir millet olarak tanitiyorlar."

Evet Orhan Veli ile Nazim Hikmet siirleriyle çok atismislardir ama, bu atisma birbirini seven, daha da önemlisi birbirine saygi duyan

iki insan arasindadir. Örnegin Orhan Veli, Hürriyete Dogru siirinde;

Görmüyor musun, her yanda hürriyet;

Yelken ol, kürek ol, dümen ol, balik ol, su ol;

Git gidebildigin yere.

derken, Nazim Hikmet 10 yil sonra, 15 Eylül 1958 tarihinde O'na 'Oglum' diye seslenir:

Denizin üstünde ala bulut yüzünde gümüs gemi içinde sari balik

dibinde mavi yosun kiyida çiplak bir adam durmus düsünür.

Bulut mu olsam,

gemi mi yoksa, balik mi olsam, yosun mu yoksa?.. Ne o, ne o, ne o.

Deniz olunmali, oglum,

Bulutuyla, gemisiyle, baligiyla, yosunuyla.

1955 yilinda Budapeste'deki Kent Radyo'sunda bir konusma yapan Nazim Hikmet, çok seyahat ettigini söyler. Bunun üzerine saire sorarlar: "Acaba bu sik seyahatleriniz sirasinda yaninizda bulundurdugunuz kitaplar nelerdir?"

Nazim'in yaniti çok açiktir: "Simdi size söyleyeyim. Mesela benim bavulumda neler var. Bir defa tabii Orhan Veli var. Öyle saniyorum ki Orhan Veli bizim en güzel sairlerimizden biri. Çok genç öldü, yazik oldu ama, ölümsüz."

Konusma ilerleyince Nazim'dan birkaç Orhan Veli siiri okumasini isterler. Ilk olarak 'çok sevdigini' vurguladigi Sere Serpe'yi okur. Siiri bitince su yorumu yapar: "Ne güzel Türkçe, sonra nasil Istanbul, nasil Istanbul kizi..."

Sonra Delikli Siir, Vatan Için ve Cevap'i okur. Son olarak "bir tane daha okuyayim. Doyum olmuyor ki..." der ve Gelirli Siir'i okur.

Bursa Hapishanesi'ndeyken kendisine gönderilen kitaplardan birine hayran olur

Nazim. Kapagindaki resmi Bedri Rahmi Eyuboglu'nun yaptigi kitaba "mübalagasiz bir saat, tipki, bir sarki dinler, bir yazi okur gibi, hatta daha baska türlü dalip" gider. Öyle hayran olmustur ki "sakin kaybetme" notuyla birlikte kitabi oglu Memet'e gönderir. Aradan zaman geçince kitabi yeniden görme istegi

basar Nazim'i. Ve Bir Siir Kitabinin Kapak Resmi adli siirini yazar.

Kapak resminde Bedri Rahmi tüm hünerini

sakittiysa da Yenisi adli bu kitabin sairi Orhan Veli de siirlerinde bir o kadar basarilidir.

Orhan Veli öldügü zaman hala Bursa Hapishanesi'nde yatmakta olan Nazim Hikmet'in üzüntüsü bir kat artmistir. Bu

üzüntü içindeyken, 1.12.1949 tarihli Yaprak

Dergisi'nde okudugu Orhan Veli'nin Dalga isimli siirini animsar:

Öyle bir yerde olmaliyim. Öyle bir yerde olmaliyim ki, Ne karpuz kabugu gibi,

Ne isik, ne sis, ne bugu gibi...

Insan gibi.

Yatar Bursa Kalesinde'nin son siiri Bir Hazin Hürriyet'in Nazim'in Bursa'da yazdigi son siir oldugunu iddia edebiliriz ama, bu siirde isim vermeden andigi kisi kesinlikle Orhan Veli'dir:

Bir alet, bir sayi, bir vesile gibi degil. Insan gibi yasamaliyiz dersin,

Büyük hürriyetinle basarlar kelepçeyi,

Yakalanmak, hapse girmek, hatta asilmak hürriyetinle hürsün!

Gittigi yerlerde Orhan Veli'yi tanitmaya çalisan Nazim Hikmet, 1958 yilinda yazdigi Slavya

Kahvesi'nde Sair Dostum Tavfer'le Yarenlik siirinde de konuk eder, sevdigi bu sairi:

Hele sabahlari, hele baharda, Pirag sehri yaldizli bir dumandir ve kizil, kocaman bir elma gibi Nezval geçer taze çikmis kabrinden Paramparça yüregi de elinde

ve Orhan Veli'yle karsilasirlar Urumelihisari'ndan gelir o

ve telli kavaga benzer Orhan'im yürecigi delik desik onun da.

16 Agustos 1959 tarihli Dörtlük siirinde de üç kisiden bahseder Nazim.

Yeryüzüne tohum gibi saçmisim

ölülerimi,

kimi Odesa'da yatar, kimi Istanbul'da, Pirag'da kimi.

En sevdigim memleket yeryüzüdür.

Siram gelince yeryüzüyle örtün üzerimi.

Odesa'da yatan kisi, ikinci esi Lena Yurçenko'dur.

Diger iki kisinin kim olduklarini bir önceki siire bakarak söyleyebiliriz ki; Nezval ve Orhan Veli...

HER BAHAR BIRAZ DAHA ASIK

Nerededir ölmüs asklarin mezari?

Süreyya Berfe, Siir Çalismalari'nda böyle soruyor. Önemli bir soru bu. Çünkü, sik sik asik olanlarin da siki asik olanlarin da gereksinimleri vardir böylesi mezarlara.

Genelde asiklardan biri, bir anda belirler askin mezarligini. Kimi zaman bir çöplüktür, çantanin atildigi; kimi zaman bir eskicidir, hatiralarin satildigi. Kagitlara gömer kimi askini anlatarak; yastiklara gömer kimi de göz yaslariyla islatarak. Öfkelenir asiklardan biri, askini sokaga gömer, ayrildiklari yere; kimi ise telefon kablolarindaki sessizlige. Semte, sehre ya da ülkeye gömenler baska yere göç ederken; dünyaya gömüp, baska yasamlara göç etmeyi tercih eder kimisi de... Son oturulan masa, son öpücük, son tokalasma ya da son bakislar...

Tüm bu tatsizliklari bir kenara birakalim, aska bakalim. Ne güzel seydir ask ki tüm faturalarina katlanmaya deger. Ask ugruna 'Bir Sehri Birakmak' bile gerekebilir. Çok sevdiginiz, dogdugunuz, büyüdügünüz, hatiralarinizin, sevdiklerinizin, ölmüslerinizin bulundugu, isinizin, gücünüzün, ekmek paranizin sehri. Bu sehir Orhan Veli için Istanbul'dur ve Bir Sehri Birakmak siirini söyle bitirir:

Fakat bütün bunlara mukabil

Yine budur baska bir sehirdeki

Bir kadin yüzünden

Biraktigim sehir.

Orhan Veli için bu kadar önemli olan kadin kimdir? Bu soru genelde yanitlanamiyor. Sirf

bu siirde degil, Ben Orhan Veli'de de bir askini gizliyor:

Yayan dolasirim,

Mütenekkiren seyahat ederim. Oktay Rifat'la Melih Cevdet'tir

En yakin arkadaslarim.

Bir de sevgilim vardir, pek muteber; Ismini söyleyemem,

Edebiyat tarihçisi bulsun.

Aralik 1937'de Ankara'da bulunan Orhan Veli, dostlarina pek çok mektup yazar. Bunlardan üçünü Oktay'a Mektuplar adiyla, 15 Ocak 1938 tarihli Varlik Dergisi'nde yayimlar.

'12.12.37, Ankara Saat 14.30' notuyla ikinci

siir, 'en yakin iki arkadasi' burada da bir araya getirir.

Su anda disarda yagmur yagiyor

Ve bulutlar geçiyor aynadan Ve bugünlerde Melih'le ben

Ayni kizi seviyoruz.

Arkadasi Muvaffak Sami Onat'a gönderdigi bir mektupta hayatini anlatan Orhan Veli, asklarindan da söz açar: "1914'te dogdum. 1 yasinda kurbagadan korktum. 2 yasimda gurbete çiktim. Yedisinde mektebe basladim. 9 yasimda okumaya, 10 yasimda yazmaya merak saldim. 13'te Oktay Rifat'i, 16'da Melih Cevdet'i tanidim. 17 yasinda bara gittim. 18'de rakiya basladim. 19'dan sonra avarelik devrim baslar. 20 yasindan sonra da para kazanmasini ve sefalet çekmesini ögrendim. 25'te basimdan bir otomobil kazasi geçti. Çok asik oldum, hiç evlenmedim. Simdi askerim."

Kardesi Adnan Veli ise O'nun asklari konusunda sunlari yazar:

"Orhan'in ilk aski, (eger buna ask demek caizse) on iki yasinda baslar. Beykoz'daki komsularinin on yasindaki kizi Fetanet'i sevmisti. Bu uzun sürmedi. Orhan bir müddet sonra yine Beykoz'da, 'Pembeliler' adini verdigi üç kiz kardesin en küçügü olan

'Fetanet'e tutuldu. Lisede iken Ankara'da

'Cazibe' adinda bir baska kizi sevdi. O'nun 1935 yilindan sonraki maceralari ve asklari hakkinda burada isim saymaya hakkim yok.

Çünkü sevdigi insanlarin çogu bugün yuva kurmustur."

Oktay Akbal da O'nun asklarini es geçmez, anilarinda:

"Gene unutulmaz anilardan biri, bir Bogaz gezintisi... Sait Faik, Orhan Veli, bir de ben...

Necati Cumali da gelecekti, ama vapuru kaçirmisti. Ufacik bir vapurdaydik. Kenardaki siralara oturmustuk. Önü sira geçtigimiz Anadolu kiyilarini, iskelelerini, insanlarini seyrediyorduk. Yil 1947. Orhan da, Sait de keyifliydiler o gün Bahar henüz gelmemisti, kisin içinde yazdan bir gündü. Beykoz'a varip, karnimizi doyurduktan sonra köyü gezip dolasmistik. Her yeri, hemen hemen her kisiyi taniyordu Orhan. Bütün saticilarla, balikçilarla, kayikçilarla ahbapti. Bunlardan biri bizi sandali ile Yeniköy'e atmisti. Istinye iskelesindeki gazinoda raki içisimiz, dedikodular, takilmalar, bilmem neler... Vapurda dönerken Orhan Veli, o siralarda ilgilendigi bir kadindan bahsetmisti gülerek. Hatirimda bunlar kalmis. Kadin, Orhan Veli ile tanisinca derhal ona asiri bir ilgi göstermis... Nedense kadinlarla olan serüvenlerini anlatmayi severdi. Bir gece yarisi da Orhan Veli ile Unkapani

Köprüsü'nden Fatih'e kadar yürümüstük. Çakirkeyifti, ben de öyle. Bir resim sergisinde ahbap oldugu bir kadinla geçirmekte oldugu serüveni anlatti durdu. Sevinçli ve alayli."

Güzel kadinlari severim, Isçi kadinlari da severim; Güzel isçi kadinlari

Daha çok severim.

Quantitatif siirinde hiç isim vermeyen Orhan Veli, Dedikodu siirinde, birlikte oldugu iddia edilen (!) kadinlari, isimlerini sayarak yalanlar:

Kim söylemis beni

Süheyla'ya vurulmusum diye?

Kim görmüs, ama kim,

Eleni'yi

öptügümü,

Yüksekkaldirimda, güpegündüz? Melahati almisim da sonra Alemdara gitmisim, öyle mi. Onu sonra anlatirim, fakat

Kimin bacagini sikmisim tramvayda? Güya bir de Galata'ya dadanmisiz; Kafalari çekip çekip

Orada aliyormusuz solugu; Geç bunlari anam babam, geç; Geç bunlari bir kalem;

Bilirim ben yaptigimi.

Ya o Mualla'yi sandala atip

Ruhumda hicranin'i söyletme hikayesi?

Mualla ismine Mehmed Kemal'in anilarinda da rastlariz:

"Istanbul'a gittigimde Orhan'i aradim. Ressam Arad (Agop Arad) vefali dostu idi, ona sordum. 'Karaköy'de bir meyhane var, adi: Çat Çat. Orda bulunur' Tarif üzerine Çat Çat'i buldum Asil adi Çat Çat degil, Orhan koymus bu adi. Yikildi. Karaköy Balik Pazari'nda, Unkapani'na yakin bir yerde, küçük bir balikçi meyhanesi. Mualla Abla diye bir kadin isletiyor. Orhan, kadina 'Mualla Abla' dedigi için olacak, herkes 'Mualla Abla' diyor. Kadinin davranislarindan Orhan'a önem verdigi belli. Hatta biraz da asik. Belki bu ablalik agabeylik, gizli aski müsterilere çaktirmamak için icat edilmis. Vakit ögleye yakindi. Baktim bir kösede sarap içiyor. Kadin mangalin üstünde tava, balik kizartiyor. Sicak sicak Orhan'in

önüne koyuyor. Orhan da, Mualla Abla da yoksul yasantilarindan memnunlar. Beni görünce, oturdugu yerden davrandi: 'Vay Reis!.. Hos gelmissin...' dedi. Boynuma sarildi.

Ben de O'nun. Hemen kaynastik. Benim tasrali kiligim Mualla Abla'ya hiç aykiri gelmemis olacak ki, bir balik Orhan'a bir balik bana atiyordu. Biz de saraptan yudumlayarak bunlari afiyetle yiyorduk. Istanbul sosyetesi, sosyalizme de küçük meyhanelere de henüz merakli degildi."

Bir de kambur sevgilisi dolasir dillerden dillere. Ressam Avni Arbas, yaptigimiz bir sohbet sirasinda Orhan'in Üsküdar'daki bir kambur kizi sevdigini söyler. Dogru mudur?

Pek az bilinse de Orhan Veli küçük küçük

öyküler de yazardi. Iste bunlardan birisi: Ögleden Sonra'dir. Sicak bir kis gününü anlatir Orhan Veli bu öyküde. Üsküdar sahilinde dört seker sandigindan yapilmis bir balikçi tezgahinin basindadir arkadaslariyla. Bu 'lokantanin' sahibinin bir de yardimcisi

vardir: Kambur bir kiz. Balikçinin kizi oldugunu ögrenir daha sonradan. Kiligini, kiyafetini, güler yüzünü anlatir. O'nu anlatmasindan anlasaniz da Orhan Veli, kendisi de söyler bu aski: "Ben bu kambur kizi gerçekten begendigime inaniyorum. Kimi adamlar der ki: 'Ask insani güzellestirir'mis. Orasini bilmem; ama is güzellestiriyor. Bu sözün dogrulugunu, kambur kizda, elle tutulur bir gerçek halinde buldum." Bir ara adini da ögrenir "Ayse" diye seslenen birisinin yardimiyla. Sonra yanindaki arkadasina anlatir bu durumu:

"-Musa Kaptan, su balikçinin kizi ne güzel degil mi?

-Hangisi?

-Canim, su kambur kiz iste.

Ha! Güzeldir. Ama biz, aramizda çalisan kadinlara kötü gözle bakmayiz.

-Canim, kötü gözle bakmayiz elbet. Kötü gözle bakan mi var ki? Allah Allah, sen de amma adamsin yahu!

Güzel dedim; hepsi o kadar. -Ha! Güzeldir."

Ama içerler Orhan Veli bu 'kötü gözle bakma' lafina ve anlatir da anlatir Ayse'ye nasil baktigini. Sonuna dogru "Ah, ben Ayse'ye gerçekten tutuldum galiba" derken bir de dilek diler: " Sonunda karsi sirtlarin ardinda günes batti. Keske batmasaydi; ne güzel bir gündü!"

Ben ki her nisan bir yas daha genç, Her bahar biraz daha asigim;

Derdim Baska siirine bu iki misrayi da yazan sairimiz, ölmeden önce ceplerinde en son sunlari tasir: 28 kurus, at yarislarina ait bir

program ve sari ambalaj kagidina sarilmis bir dis firçasi.

Bu ambalaj kagidinda, Ask Resmi Geçidi adli bir siir vardir. Orhan Veli, siiri bu kagida yazdiktan sonra çok degistirir, fakat onlar bulunamaz. Dis firçasinin islakligindan kimi

yerleri silinen bu siirde asklarini yazar Orhan Veli:

Birisi o incecik, o dal gibi kiz, Simdi galiba bir tüccar karisi.

Ne kadar sismanlamistir kim bilir.

Ama yine de görmeyi çok isterim,

Kolay mi? Ilk göz agrisi.

Ikincisi Münevver Abla, benden büyük

Yazip yazip bahçesine attigim mektuplari

Gülmekten katilirdi, okudukça Bense bugünmüs gibi utanirim O mektuplari hatirladikça.

........çikar

........dururduk mahallede

........halde

........yan yana yazilirdi duvarlara

........yangin yerlerinde

Dördüncüsü azgin bir kadin, Açik saçik seyler anlatirdi bana. Bir gün de önümde soyunuverdi.

Yillar geçti aradan, unutamadim,

Kaç defa rüyama girdi.

Besinciyi geçip altinciya geldim. Onun adi da Nurinnisa.

Ah güzelim

Ah esmerim

Ah

Canimin içi Nurinnisa.

Yedincisi, Aliye, kibar kadin. Ama ben pek varamadim tadina. Bütün kibar kadinlar gibi

Küpe fiyatina, kürk fiyatina.

Sekizinci de o bokun soyu.

Elin karisinda namus ara, Kendinde arandi mi küplere bin.

Ãœstelik ........

Yalanin düzenin bini bir para.

Ayten'di dokuzuncunun adi. Is basinda sunun bunun esiri, Ama bardan çikti mi,

Kiminle isterse onunla yatar.

Onuncusu akilli çikti

........ gitti ........

Ama haksiz da degildi hani. Sevismek zenginlerin harciymis Issizlerin harciymis.

Iki gönül bir olunca Samanlik seyranmis ama, Iki çiplak da, olsa olsa, Bir hamama yakisirmis.

Isine bagli bir kadindi on birinci. Hos, olmasin da ne yapsin,

Bir zalimin yaninda gündelikçi,

.leksandra

Geceleri odama gelir,

Sabahlara kadar kalir. Konyak içer sarhos olur,

Sabahi da is basi yapardi safakla.

Gelelim sonuncuya.

Hiçbirine baglanmadim Ona baglandigim kadar. Sade kadin degil, insan. Ne kibarlik budalasi,

Ne malda mülkte gözü var. Hür olsak der.

Esit olsak der. Insanlari sevmesini bilir Yasamayi sevdigi kadar.

Orhan Veli'nin sonuncu aski, Nahit Hanim'dir. Kardesi Adnan Veli'nin söyledigi gibi ölene kadar da sevmistir O'nu. Nahit Hanim'a mutlu bir ömür dilerim.

Siirlerinde yazdigi hiçbir seyin kendi hayatindan alinti oldugunu iddia edemeyiz ama, asklarindan besinciyi geçmesinin, Ben

Orhan Veli ya da Oktay'a Mektuplar-2

siirlerindeki asklarinin birinden kaynaklandigini söylemeden edemeyecek ve

yaziyi Orhan Veli'nin Is Olsun Diye adli siiriyle, yorumsuz olarak bitirecegim:

Bütün güzel kadinlar zannettiler ki Ask üstüne yazdigim her siir Kendileri için yazilmistir.

Bense daima üzüntüsünü çektim

Onlari is olsun diye yazdigimi

Bilmenin.

NAHIT HANIM..

21.8.1942

Cumhuriyet Hani'nda;

Ne güzel bir geceydi!

Sabaha karsi yagmur yagdi. Günes dogdu, ufuk kana boyandi; Çorbam geldi, sicak sicak; Kamyon geldi kapimiza dayandi. Karnim tok,

Sirtim pek;

Ver elini Edirne sehri.

Kesan isimli bu siirinden anladigimiza göre

Orhan Veli Edirne'ye giderdi. Ne için mi? Bunu

Sabahattin Eyuboglu'nun, ölümünün ardindan Mahmut Dikerdem'e yazdigi mektupta görebiliriz:

"Orhan'i simdi Istanbul'da arayip da bulamamak mümkün mü Mahmut? Sahiden hiçbir yerde bulunmaz mi dersin? Lambo'da?

Balik Pazarinda? Öyleyse Sariyer'e gitmistir...

Yahut Edirne'ye, Nahit Hanim'a..."

Aynada baska

güzelsin,

Yatakta baska; Aldirma söz olur diye; Tak takistir,

Sür sürüstür; Inadina gel,

Piyasa vakti, Mahallebiciye.

Söz olurmus,

Olsun;

Dostum degil misin?

Söz siirinde lafi geçen Piyasa Vakti'nin özel bir anlami oldugunu söyleyebilirim. Edirne'li bir dostum, aksam üzeri kizli erkekli gruplarin, süslenerek, sehrin bir sokaginda gezintiye çiktiklarini ve buna da Piyasa Vakti dendigini söylemisti. O zaman buradaki kisi için de "Nahit Hanim'dir" diyebiliriz...

Ankara Kiz Lisesi ve Haydarpasa Erkek Lisesi'nin yani sira Edirne Lisesi'nde de edebiyat ögretmenligi yapan Nahit Hanim; kendisiyle yapilan röportajlarda "Beni bilen bilir, Nahit Hanim dersin yeter" diyebilen 'Cumhuriyet gibi kadin'dir. Samet Agaoglu'nun

anilarindaki 'Rönesans gibi kadin' sözlerini Cemal Süreya bu sekilde degistirir: "Bin dokuz yüz yirmi üç gibi kadin da diyebiliriz. Ya da Cumhuriyet gibi kadin."

Özel hayatindan çok bahsetmemiz gerekmese de bir kaç söz söylemeden edemeyiz; Ilk esi

Halil Vedat Firatli, Yahya Kemal'in ögrencisidir, Orhan Veli de ilk esinin.

Orhan Veli ile bir vapurda tanisir Nahit Hanim. Bir sonbahar sabahi, güzel havalarda, Bogaziçi vapurunda... Bir süre sonra iki defter verir

Orhan Veli O'na. El yazilariyla yazilmis siirlerinin oldugu iki defter, "Ölürsem bunlari

bastirir misin Nahit Hanim?" diyerek verilmis iki defter...

Hem bu defterlerde hem de kendisine gönderilmis yüzlerce mektupta Orhan Veli'nin anilarinin kokusu durmaktadir. Yeri geldikçe bir bir açiklar bu anilari Nahit Hanim. Iste Hayat Böyle Zaten siiri üzerine, ortaya çikardigi bir fotografla yaptigi açiklama: "Annemin köpegi Çinçon ve benim kedim

Mavis"

Bu evin bir köpegi vardi;

Kivir kivirdi, adi Çinçon'du, öldü. Bir de kedisi vardi: Mavis,

Kayboldu.

Evin kizi gelin oldu, Küçük Bey sinifi geçti. Daha böyle aci, tatli Neler oldu bir yil içinde!

Oldu ya, olanlarin hepsi böyle... Hayat böyle zaten!..

Nahit Hanim, 1980 yilinda Orhan Veli ile ilgili

sözcüklerine kanat takar ve Zeynep Oral'in kulagina uçurur onlari:

"O'nu tek kelimeyle anlatmaya çalissam, hüzünlüydü derim. Hüzünlüydü.. Mahzundu..

Neden? Bence... Tabii baskasina, baskalarina göre baska türlü olabilir. Ama bana soruyorsunuz. Onun için bana göre, benim düsündügümü söylemek zorundayim. Yapisindan geliyordu bu hüzün... Her seyi ama, her seyi içine atmasindan... Fiziginden...

Öfkesini bile içine atardi. Sikintilarini da...

Hüzünlüydü. Ve sessizlige gömülürdü. Konusmazdi. Sikildiginda, üzüldügünde konusmazdi. 'Simdi gelirim' der, kalkar gider, ya yarim saat sonra, ya üç gün sonra gelirdi...

Örnegin, Mahzun Durmak siiri, O'nun tavrina çok uygun bir siirdir."

Sevdigim insanlara Kizabilirdim,

Eger sevmek bana Mahzun durmayi Ögretmeseydi.

Konusma sirasinda iki defterini de ortaya çikarir Nahit Hanim ve bir yandan konusulurken, bir yandan defterlere göz atilir. Zeynep Oral'in gözünden kaçmayan ayrintilar vardir ikinci defterde: "Orhan Veli'nin savasla, Hitler'le ilgili siirleri de bu defterde. Kiminin yanina kendisi gamali haçlar çizmis." Nahit Hanim ise o sirada anlattigi diger detaylar, martilarin kanat vuruslarinda çikan sesler gibidir:

"Bu siirleri ve yine bu defterde, yanina, 'ölümümden sonra neselenmek için' diye not düstügü liedleri, hayattayken yayimlamak istemedi. Ölümünden sonra ben verdim

yayimlamaya. Daha sonraki siirlerinde de görecegimiz gibi, Orhan toplumsal gelisimi, degisimi gördü, izledi, bu degisimle birlikte kendi de degisti... Nitekim Garip'ten sonraki

degisimlerin ipuçlarini bu siirlerde de görüyoruz..."

Kendisine bir keresinde, bir avuç bilye hediye ettigini unutamayan Nahit Hanim, bunun çocuk gibi olan mizacindan kaynaklandigini bilir. Nesesini ise hiç kaybetmezdi: "Ne severdi yürüyüse çikmayi. Ne çok yürürdük birlikte. Ama Melih Cevdet'le Çubuk Baraji'nda geçirdigi trafik kazasindan sonra daha az sever oldu yürümeyi. 'Vazgeç Nahit Hanim, yürümeyelim, gel su salas kahvede oturalim' derdi. Bedensel bir yorgunluk duyuyordu hep... At yarislarina da gitmek büyük eglenceydi bizim için. Ve hep kaybederdik. Bir gün Veliefendi'den yürüyerek yorgun argin Aksaray'a dönüyoruz. 'Ne güzel Nahit Hanim, yine kazandik degil mi' dedi. 'A, a ne kazanmasi. Kazandiysak ne diye yürüyerek bu yolu tepiyoruz. Bütün paramizi verdik' dedim.

Gülerdik birlikte..."

Mektuplarda sik sik adi geçen kelime 'parasizlik'tir.

"Vaziyetim berbat. Mesela bu mektubu postayla gönderemeyecegim herhalde. Bugün Dora'yi arayacagim. O yarin sabah Ankara'ya gidiyor, onunla göndermeye çalisacagim. Vaziyetimin kötülügüne bir misal daha vereyim: Burada fena halde yagmurlar basladi. Tam bir kis havasi. Buna ragmen benim degil pardesüm, ceketim bile yok. Yagmur altinda dün gömlekle dolastim. Üsüdügümden çok, utaniyorum..."

Utancin, üsümeyi bastirdigi bu insan, Garip'in ilk basimini imzaladigi Nahit Hanim'a ithafen

sunlari da yazar kitabin ilk sayfasina: "Imzanin üstüne gelecek yaziyi, üç bes satira sigdirmak imkansiz. Onlari ayri ciltler halinde takdim ederim."

Orhan Veli'nin ölümüne sinirlenir Nahit Hanim ve "Pisi pisine öldü!" diyerek öfkesini kusar, yanlis tedavi edenlere... Ve kisa süren sessizligin ardindan, içindeki öfke kuslari göçer, yerlerine keder kuslari gelir. Bu arada ayni kelimeler dilinden bir kez daha dökülür ama, bu sefer sesi yumusamis ve fisiltiya bürünmüstür: "pisi pisine!"

Konuyu degistirmek ister Zeynep Oral, dogal olarak ve "Peki Nahit Hanim, siz... sizin etkiniz..." Devamini getirmesine firsat birakmadan Kelime Cumhuriyeti'ndeki

sözcükleri devralir, Cumhuriyet gibi olan bu kadin:

"Hayir, benim etkim, metkim olmadi... Ben olmasam, baskasi olurdu. Siir yazacagi vardi ve yazdi. Hayatta en çok istedigi sey siir yazmakti, yazdi. Benim hiçbir etkim, rolüm falan olmadi."

Söylediklerine inanmasini ister gibi bir hali oldugunu söylüyor Zeynep Oral, "ben de

söylediklerine inandim ya da inanmis gibi göründüm..." sözleriyle bitirdigi cümlesinde.

Herkes, Orhan Veli'nin yarim kalmis halinin bulundugu Ask Resmigeçidi siirindeki 'sonuncu' askin Nahit Hanim oldugu konusunda hem fikir. Ama bu yaziyi onun yerine, Nahit Hanim'a ithafen yazilmis baska siirleri de olan Can Yücel'in Dostum Sair Necati Basladi Madem Anlatmaya, Kirildi Bu Sansür, Ben De Konusmaya Baslayabilirim Nihayet ismini verdigi siiri ile bitirecegiz:

Nahit Hanim ki, simdi bir Eski Ahit

Ilk esi, Haliç Vedat, menfi olamazdi ki zait

Babamsa o Balkan Harbi'nden müdevver nikahlarinda sahit

Üçü de mülazim-i evvel, sonra mülazim-i sani

Asil pasaligi ama Nahit Hanim'in Ikinci Dünya Harbi'ne ait

Nahit Hanim yiktigi Osmanli Imparatorlugu'na karsi

Yenisehir'deki 50 metre karelik kira katinda

Olanca insanligiyla kurmus yeni bir saltanat

Dizinin altindaki o kara ben kadar güzel bir Ben, Sevgiden

Bakardim geçtikçe Zafer Meydani'nin ordan

O ikinci kattaki pencereye degil, zafere

Askla kurulmustu sanki dünyanin en meridiyenindeki o daire

Ben de ondan-bundan degil. Nahit Hanim'la Orhan Veli'den

Basladim siire ve sevismeye

Sirf Orhan'in baslattigi o Ask Resmi

Geçit'i

Yarim kalmasin diye...

ESKI ISTANBUL KISISI

"Orhan Veli'nin kiz kardesiyim ben ve hayatimin en önemli gurur kaynagidir bu benim için" diyor ve Orhan Veli'nin adini her dile getirisinde, gözleri avuç avuç yasariyor.

Füruzan Yolyapan'i bulmak hiç de kolay olmadi çünkü; saglik sorunlari nedeniyle yilin büyük bir bölümünü Cunda'da geçiriyor.

Halbuki konusma sirasinda tekrar tekrar vurguluyor: "Istanbul'u çok severim. Hatta en kalabalik, en civcivli yerinde yasamayi

isterdim. Elimden gelse Taksim'in göbeginde otururdum."

Taksim'i aratmayacak kadar kalabalik bir semtte, Sisli'de oturuyor Füruzan Hanim ve her gün o kalabalik caddeye çikip

yürüdügünü, bundan çok zevk aldigini söylüyor.

Yagmurlu bir günde, caddeye bakan pencerenin önünde otururken soruyorum: "Hava biraz daha güzel olsaydi, nerelere gitmek isterdiniz? Deniz kenari, örnegin

Beykoz?"

"Denizi elbette çok severim. Hatta Bogaz'da yasadigimiz yillarda ben alti yaslarindaydim o zamanlar, annem beni evin önündeki iskeleye bagli kayiga bindirirdi ve ben tek basima o kadar çok balik tutardim ki komsularimiza bile dagitilirdi o baliklar. Ama simdi; yok istemiyorum... Bu bogazi görmek

istemiyorum. Eski Beykoz'u getirin, deniz kenarina da gideriz, kayiga da bineriz..."

"Babaniz Mehmet Veli, Cumhurbaskanligi Bando Heyeti Sefligi yapmis; iki agabeyinizden biri sair digeri mizah yazari idi.

Buna ragmen siz, edebiyata ya da sanata hiç bulasmadiniz. Niye?"

"Orhan Veli, bana <<önümüzdeki yillarin en geçerli meslegi iktisat olacaktir>> demisti. Ben de O'nun önerisine uyarak iktisat egitimi aldim ve bankaci oldum. 27 yil ayni bankada çalisip emekli oldum. Bankanin pek çok bölümünde çalistim. Yöneticilerim her zaman resmi yazismalarda, kendime özgü bir dil kullandigimi söylerlerdi ama, ben hiç bir zaman yazar olacak kadar yeterli görmedim kendimi. Hatta okurken bile romanlardan çok

günlükleri tercih ediyorum. Pek çok gazeteyi, en ince detayina kadar okuyorum."

Füruzan Hanim bunlari anlatirken, ne kadar yanildigimin farkina variyorum. Çünkü oturdugumuz salon öyle incelikle dösenmis ki... Salonda ilk göze çarpan seyler; bir kösedeki Orhan Veli'nin büstü ve yemek masasinin arkasinda iki duvara yapilmis olan resim. Bu resmin hikayesini söyle anlatiyor: "Bir gün Metin Eloglu'nun misafiriydik. Salonun duvarinda çok güzel bir resim vardi.

Ben << bir gün benim evime de böyle bir resim yapar misin?>> diye sordum. Birkaç gün sonra elinde boyalar ve firçalarla geldi.

Daha sonra da kimi zaman aksamlari ugrayip resmi tamamladi ama, keske tuale yapsaydi. Yillardir bu resmi korumaya çalisiyorum. Ev badana yapilacagi zaman çok zor oluyor." Ardindan salondaki herseyin hikayesini anlatmaya basliyor. Bir resmin önüne gelince: "Metin Eloglu, bu resmi Orhan Veli'nin yaptigini söylemisti. Orhan resim yapardi, çok güzel kara kalem resim yapardi ama, bu resim için hiç bir zaman <<ben yaptim>> dememistir. Orhan Veli'nin elleri o kadar becerikliydi ki herseyi çok iyi yapabilirdi. Örnegin, çok güzel uçurtma yapardi. Beykoz tepelerine çikardik O'nunla..."

Ben Füruzan Yolyapan'i tanimaya çalisirken, O her konuda lafi dönüp dolastirip Orhan Veli'ye getiriyordu. Ilk kez Orhan Veli'yi konusmayi benim kadar çok seven birini bulmustum. Sonunda "Ben tam anlamiyla bir eski Istanbul hanimefendisi olarak gördügüm sizi tanimak istiyorum" dedigimde ise, "böyle gördügünüz için tesekkür ederim ama, ben bu tanimlamadan hiç hoslanmiyorum. Onun yerine Eski Istanbul Kisisi diyelim. Ikincilikle, beni taniyip ne yapacaksiniz? Ben size Orhan Veli'yi anlatayim yine..." Ve bana konusma

firsati birakmadan, büyük bir sevgiyle anlatmaya basliyor:

"Eskiden bir çocuk dogdugu zaman, aile içerisinden biri çocugun dogumu üstüne bir tarih kitasi söylerdi. Üçümüz için de böyle dörtlükler vardi. Adnan ile ben kaybetmisiz ama, Orhan Veli'nin kitasini sakliyorum ben. Hatta Türkçesi'ni bir kagida yazip, vasiyetimin içerisinde

ogluma biraktim. Sizde de bir belge olarak dursun:

Bir Veli pak-i nihale lütfedip Rab-bi

Celil;

Verdi bir mahdum-u mergub kim misal-i afitab;

Nur-u Ahmed pertevinden halk olan

Orhan'in Hak;

Ömrün-Efzun eylesin, hem kendin ali cenap.

Orhan Veli bana çok iyi bir agabeylik yapti. Bir baba gibi etkilemisti beni, aramizda çok büyük yas farki olmamasina ragmen. <<Ben hayatta hiç bir seyden pisman olmadim. Sen de olma. Ama pisman olmamak için de pisman olacak is yapma>> demisti. Ortaokulu Ankara Kiz

Lisesi'nde okuyordum. Bir gün en iyi arkadasimla kavga ettim. Eve geldim ve O'nunla herseyimizin bittigini söyledim. Disaridaki hayatimizi evde pek anlatmazdik halbuki, Orhan da ben de... <<Bak simdi, sana bir sey söyleyecegim, dedi. Bugünkü tartismaniz olmasaydi sen bu arkadasinla bir daha konusmayacak miydin?>> <<Aaa, dedim. Konusacaktim tabii>> <<O zaman, bir günlük tartisma için bir sey degismez. Bunu olmamis sayarsin ve arkadasligina devam edersin>> Öyle yaptim ben de. Herhangi bir

hareketin bir seye son vermesi için yetmeyecegini ondan ögrendim...

Orhan Veli'nin ölümünden sonra bir teyp kaseti bulduk. Üzerinde üç tane deligi bulunan bir kaset. Adnan Veli bu kasetin ancak Radyo

Evi'nde çalinabilecegini söyleyerek, kaseti götürdü. Fakat kaset kayboldu. Bir gün radyo dinlerken, Tarik Gürcan'in programinda; kasetten bahsettigini ve O'nun sesinden siirler okundugunu duydum. Hemen radyoya gidip bir kopyasini istedim. Orhan Veli bu kasette hem siirlerini okuyor hem de Karagöz oynatiyordu.

Orhan Veli'nin sigarasini da içkisini de babam bilirdi ama, Orhan babamin yaninda hiç bir zaman içmezdi. Örnegin; ölümünden bir kaç gün önce, Sisli'de oturdugumuz evde, bir ara Orhan Veli ortaliktan kayboldu. O'nun sigara içmek için balkona çikmis olabilecegini tahmin ettim. Gerçekten de balkondaydi. <<Bu soguk havada niye burada içiyorsun? Nasil olsa babam biliyor. Gir içeriye de rahat rahat iç>> dedim. <<Su üç günlük dünyada, bir sigara için babami kirmaya deger mi? Hadi sen gir içeriye, ben de biraz sonra geliyorum>> dedi. Gerçekten üç günlük dünya. Birkaç gün sonra Orhan Veli öldü..."

ORHAN AMCA'MIZ

Orhan Veli ile Istanbul'da, Küllük adli dergide, Cavit Yamaç tarafindan tanistirilan Rifat Ilgaz, o an sadece gülümseyebilir. Halbuki üç senedir Orhan Veli'nin siirlerini okumaktadir.

Orhan Veli ise "Philippe Soupault'u çok seviyorsunuz herhalde!" diyerek takilir O'na. Araya giren Cavit Yamaç "Rifat'in en iyi yani Fransiz siirinden yararlanacak kadar Fransizca bilmemesidir!" sözleriyle Rifat Ilgaz'i savunur. Orhan Veli'nin bu 'suçlamasina' içerleyen sair

yillar sonra Fransizca'yi ögrendigi zaman, O sairle hiçbir benzerligi olmadigini düsünür.

Bu kötü baslangiç nedeniyle olsa gerek, uzun zaman aralari iyi olmaz bu iki sairin. Hatta Ikinci Dünya Savasi sirasinda sik sik karsilasirlar ve her seferinde siki bir tartismaya girerler, siir üzerine...

6 Agustos 1945 gününü birlikte içerek, eglenerek geçiren sairler, ayni gün Hirosima'ya atilan atom bombasinin zoruyla baris yapan Japonya ve Amerika gibi barisirlar.

Hatta ertesi yil, ögretmenlige tekrar dönebilmek için Ankara'ya giden Rifat Ilgaz,

Orhan Veli'nin Maarif Vekaleti Tercüme

Bürosu'ndaki çevirmenlik isinden henüz ayrilmasini, yani issiz olmasini firsat bilerek hemen hemen her gün bulusur O'nunla.

Bu bulusmalardan birisi Ercüment Behzat'in evinde gerçeklesir. Bir ara cebinden bir kagit çikarir Orhan Veli ve herkes susar. Çünkü bunun anlami: 'Orhan Veli bir siirini okuyacaktir.' Son yazdigi Lagimci adli siirini okuyacagini söyleyerek, daha sonra Altindag ismiyle yayimlanan su siiri okur:

Biri bir koca görür rüyasinda: Yüz lira maasli kibar bir adam. Evlenir, sehire tasinirlar.

Mektuplar gelir adreslerine:

Sen yuva apartimani, bodrum kati.

Kutu gibi bir dairede otururlar.

Ne çamasira gidilir artik, ne cam silmeye;

Bulasiksa kendi bulasiklari. Çocuklari olur, nur topu gibi; Elden düsme bir araba satin alinir. Kizilay Bahçesi'ne gidilir sabahlari; Kumda oynasin diye küçük Yilmaz, Kibar çocuklari gibi.

Lagamcinin hamam rüyasidir, Rüyalarin en güzeli.

Uzanir yatar göbek tasina; Tellaklar gelip dizilir yanibasina.

Biri su döker, Biri sabunlar;

Elinde kese sira bekler biri. Yeni müsteriler girerken içeri, Lagamci,

Pamuklar gibi çikar disari.

Orhan Veli, çevresindekilerden elestiri beklerken, Rifat Ilgaz'a el sallayan Mübin "Oooo! Hos geldin Rifat Ilgaz" der. Eve hep birlikte girildigi için herkes sasirir. Olay daha sonra anlasilir ki Rifat Ilgaz'in Çöpçü Ahmed'e yazdigi Vitrinler isimli siire benzetmistir Mübin bu siiri... Rifat Ilgaz'in Vitrinler isimli siiri ise söyledir:

Yekpare camlarin arkasinda Soguga yagmura karsi gülen kalin paltolu mankenler...

Birbirinizi süzer tepeden tirnaga Karsilikli gülersiniz!

teki aylik kazancini geçen bir çift ayakkabi karsisinda,

kötü seyler düsünmezsin, biçimine hayranliktir duydugun,

unutursun su içinde yüzen ayaklarini.

Böyle gitmez ya bu isler,

gün gelir bir baltaya sap olursun. kapisinin önünde süpürge salladigin o kara gözlüyü istersin anasindan. Simdiden güveylik gömlegin seçilmeli, bir de kirmizi boyunbagi ister. Belediye'ye gittiginiz gün. Geçmiyesin, o tatli günlere dalip da bir dügün sofrasi kadar yüklü

asçi camekanlarini.

Kim ne derse desin,

bir tavuk kizartmasi karsisinda yakilir, son sigara.

Hastanede ziyaret edilmekten ve bir yere giderken ugurlanmaktan hoslanmayan Rifat Ilgaz, hasta oldugu için tedavi olmak üzere Istanbul'a gidecektir. Önce Ankara'ya gelir, birkaç saat sonra kalkacaktir treni. Arkadaslarini bulmak ümidiyle birkaç yere ugrar. Fahir Aksoy ile karsilasir. Istanbul'a sanatoryuma gittigini söyleyerek O'ndan ayrilir. Ve diger dostlarini arar. Istasyona döndügünde önce Fahir'i görür, ardindan da Orhan Veli'yle çevresindeki birkaç arkadasini. Fahir'in herkesi ayaklandirdigini düsünüp sikilir ama, ayni trenle Orhan Veli'nin de Istanbul'a gidecegini ögrenince hem sevinir hem rahatlar.

Trenin kalkmasini bekleyecegimize, biz bir baska zamana gidelim. Henüz alti yasindaki oglu Aydin'i gezdirmek için Beyoglu'na getiren Rifat Ilgaz, yolda Orhan Veli'yle karsilasir. Biraz sakalasirlar, çogunlukla da Nurullah Ataç'a takilirlar. Bir ara yere çömelerek Aydin'in saçlarini oksar Orhan Veli. Çekingen bir çocuk olmasina karsin hiç yabancilik

çekmemesine sasiran babasi: "Bak Aydin! Bu amca var ya, bu amca..." diye onlari tanistirmaya çalisirken Aydin konusur: "Orhan Amca"

Her ikisi de

sasirir, alti yasindaki çocugun Orhan

Veli'yi

tanimasina. Hayatinda ilk kez Beyoglu'na gelen bu çocuk, daha önce de

O'nunla tanismis olamazdir. Ama

is sonradan anlasilir: "Demek taniyorsun haa! Çok güzel! Peki nereden taniyorsun?" "Dogan Kardes'ten!"

Gerçekten de Dogan Kardes dergisi, La Fontaine'nin siirlerini çeviren Orhan Veli'yi 'Orhan Amca' ismiyle tanitmis ve bir de resmini yayimlamistir. Sonuç olarak Orhan'i bilen Aydin, Veli'yi de o gün ögrenir.

Bizler de yeni seyler ögrenebilmek için hemen

Ankara'ya dönmeliyiz, hareket etmeden önce ancak yakalayabiliriz treni.

Trene kendisinden önce binmek isteyen Rifat

Ilgaz'a "Bulurum seni içeride" diyerek seslenir Orhan Veli.

Bos buldugu bir kompartimana girer Rifat Ilgaz. Çantasini yerlestirdikten sonra cam kenarina oturdugunda, karsisinda sair Salih Zeki Aktay'i görür.

Kisa süren bakismalardan sonra konusmaya baslarlar. Rifat Ilgaz'in kim oldugunu bilmeden, sanat ve edebiyat üzerine konusan Salih Zeki, ögretmenlere verip veristirir. Türkçe edebiyat ögretmeni olan Rifat Ilgaz, sairin matematik ögretmenlerinden sikayetçi oldugunu düsünür önce ama, çember darala darala edebiyat ögretmenligine gelir.

"Hiç okumazlar efendim! Ellerinde bir kitap göremezsiniz. Nasil edebiyat ögretmeni olmus bunlar okumadan! Ne siirden anlarlar, ne sairden... Postadan bir dergi, bir kitap beklemezler. Tek bekledikleri sey ay basidir.

Memurdur bunlar efendim, edebiyat memuru!..."

Tam o sirada içeri giren Orhan Veli, konusmayi bölmüstür. Rifat Ilgaz'in yanina oturur. Ne çanta, ne esya. Elinde yalnizca büyük bir raki sisesi vardir. O da arkadaslari tarafindan yolluk olarak verilmis ve dostunu bulana kadar yarisi içilmistir. Ortak dostlarindan konusurlar bir süre. Salih Zeki ise hiç hoslanmamistir yeni gelen gençten. Bir firsatta "Nereden buldun üstadi?" diye sorar

Orhan Veli;

"Kendisi gelmis, burada karsilastik." "Iyisin Istanbul'a kadar, hadi!" "Eee ne yapalim. Yolculuk bu!"

Daha fazla durmak istemeyen Orhan Veli, restorana bakmak üzere kalkar ve çikarken tekrar ugrayacagini söyler.

Konusmasini kestigi için sinirli bir sekilde "Kim bu genç?" diye sorar Salih Zeki.

"Orhan Veli"

"Yani... ne is yapar?" "Siir yazar, sairdir"

Alti yasindaki oglunun bile tanidigi Orhan

Veli'yi Salih Zeki'nin tanimamasina, ismini duymamasina sasirir Rifat Ilgaz.

Kisa bir sürelik suskunluktan sonra söze Rifat Ilgaz baslar. Pek çok kitap hakkinda konu açar, Cemal Bey'in yayimladigi Yeni Mecmua'nin bir sayisinda okudugu Salih Zeki'nin siiri ile ilgili konusur. O'nun bu konusmalarindan etkilenen Salih Zeki sorar:

"Siz ne istesiniz? Vazifeniz?"

"Bogazlayanda ögretmenim! Memur... yani

Edebiyat Memuru..."

GARIP’IN SARAYBOSNA

TEMSILCISI

Türkiye PEN Yazarlar Dernegi üyesi olarak 35. Saraybosna Siir Günleri’ne katilan sair ve yazar Akgün Akova; gerçegin savasi, düsün de barisi gördügü bu yerlerdeki son gecesinde Yazarlar Birligi’nin verdigi yemekte Izzet Sarayliç ile karsi kasiya oturur. Çagdas Türk siirinden söz ederler, birçok sairi anarlar. Yemegin sonuna dogru “Istanbul’dan bir isteginiz var mi?” diye sorar Akgün Akova. Çünkü sairin Istanbul Günleri siirini de bilir, sairin ilk kez bu siiri yazdiktan sonra, 1990

yilinda Istanbul Kitap Fuari’na katildigi zaman

Istanbul’a geldigini de...

Istanbul günlerim üstüne söylenti çesit çesit.

Biri der orada

politik olaylara karismisim. Ikincisine göre

bir ask serüveni geçmis basimdan.

Üçüncü söylentiyse söz eder uyusturucu islerinden.

Istanbul’a hiç gitmedigim gerçegi

üstünde

tabii kimsecikler durmaz.

Bu soru karsisinda tesekkür eden Izzet Sarayliç, “Hayir!” der ama, biraz düsündükten sonra su istegini dile getirir: “Bende Nazim’in ve diger sairlerin büyük boy resimleri var.

Ama, Orhan Veli’nin ki yok! Dönünce, O’nun bir posterini gönderirsen bana çok sevinirim!”

Devamini Akgün Akova’dan okuyalim: “Iki aydir Istanbul’da kirk bir takla attim, ama hiçbir yerde Orhan Veli’nin büyük boy bir resmini bulamadim. Aramaya devam ediyorum.

Keske Metallica’nin, Madonna’nin ya da

Müslüm Gürses’in posterini isteseydin benden Sarayliç! Onlarin posterleri Istanbul’un her yerinde var! N’apacaksin allah askina Orhan Veli’nin yari baygin yüzünü? Sana bir Pamela

Anderson posteri göndereyim de, yetmisine dogru gözün gönlün açilsin!”

Gerçekten Orhan Veli’nin bir posteri yoktur. Zaten basili resimleri de birkaç tanedir. Ancak

Akgün Akova sözünü tutmus ve Izzet Sarayliç’e bir Orhan Veli posteri göndermistir,

nasil mi? Bir söylesisinde bu olayi anlatir Akgün Akova ve birkaç hafta sonraki baska bir söylesisinin bitiminde yanina yaklasan okuyucu - dinleyici, O’na bir zarf uzatir. Zarfi açan sair, diger sairin istedigi sairin bir afisiyle karsilasir. A3 boyutunda, bilgisayarla renklendirilip printer çiktisi alinarak yapilmis olan bu afis, su anda Saraybosna’da sair Izzet

Sarayliç’in duvarinda, en gözde yerde asili olsa gerek...

1990 yilinda Izzet Sarayliç siirlerinin çevirilerine birkaç çeviri ekleyerek; Istanbul Günleri adli bir kitap hazirlayan Yüksel Pazarkaya, kitabin önsözünde, birkaç ay önce

(1989 agustos) tanistigi Izzet Sarayliç ve siiriyle ile ilgili sunlari yazar:

“Kimseye haksizlik etmek istemem, ama hiç yüz yüze gelme mutlulugunu tatmadigim, yalnizca siirlerinden, yazilarindan, üzerine yazilan ve anlatilanlardan tanidigim Orhan Veli gibi bir sair olan Izzet Sarayliç. Orhan Veli gibi çok genç yasinda yitirdigim sair dostum Helmut Mader gibi bir sair. Gibi benzetmesi yanlis anlasilmasin. Demek istiyorum, gerçek sair kumasindan bir sair ve -nasil ayirabiliriz ki birbirinden- tepeden tirnaga bohem bir sair. Kavak yellerini çoktan geçirmis elbette 1939 dogumlu sairimiz, ama basi rüzgarli bir sair. Izzet Sarayliç’i Orhan Veli ve Helmut Mader

gibi sairleri düsündükçe, basi rüzgarli sair olmazmis gibi gelir bana.

Izzet Sarayliç’in Türkçe ve Almanca çevirilerinden taniyabildigimce, siirinde de bir Orhan Veli akrabaligi var. Elbette bu Garip ile bir akrabalik degil. Birdenbire, dogaçtan ve kendiliginden söylenen bir açik, duru deyisin anistirdigi akrabalik. Kendi kendini de tiye almaktan çekinmeyen bir ironinin ve

sirilsiklam insan olan, sirilsiklam insan seven, topluma adanmis bir siir.”

Izzet Sarayliç siirinin Orhan Veli siiriyle akrabaligini, biraz önceki ‘Istanbul Günleri’ siirinden anlamistir, Orhan Veli dostlari...

‘Istanbul Günleri’, Orhan Veli’nin ‘Dedikodu’ siirini animsatmiyor mu?

Kim söylemis beni Süheyla’ya vurulmusum diye? Kim görmüs, ama kim, Eleni’yi öptügümü,

Yüksekkaldirimda güpegündüz? Melahati almisim da sonra Alemdara gitmisim öyle mi? Onu sonra anlatirim, fakat

Kimin bacagini sikmisim tramvayda? Güya bir de Galata’ya dadanmisiz; Kafalari çekip çekip

Orada aliyormusuz solugu; Geç bunlari, anam babam, geç, Geç bunlari bir kalem;

Bilirim ben yaptigimi.

Ya o Mualla’yi sandala atip,

Ruhumda hicranin’i söyletme hikayesi?

Çagrisimlarin disinda, Izzet Sarayliç’in diger siirlerinde de Garip’in etkisi görünür, iste

örnek olarak Dostum Bulut Üstüne Kisa Bir Öyküdür Bu siiri:

Ögleye kadar dost oldum bir bulutla

O ise

tam ögle zamani birdenbire birakti beni

Fransizca'yi çok iyi bilen, Fransiz sairlerden çeviriler yapan bir sairin onlardan etkilenmemesi mümkün müdür? Bu

etkilenmeyi 'hirsizlikla' suçlamak midir dogru olan, yoksa 'akrabalikla' yakinlastirmak mi?

Bu tartismalari hiç uzatmadan bir kenara birakarak, siire dönelim ve Izzet Sarayliç’in Öykü adli, buram buram Garip kokulari yayan siiriyle yazimizi bitirelim...

Hosça kal

Oysa hiçbir sey olagelmemisti aramizda.

ISTANBUL'U KATLANILIR KILAN SAIR

25 yil oturdugum Besiktas'taki Sair Nedim Caddesi, Sair Veysi Sokak ve Sair Nahifi Sokak'a karsin Sair Leyla Sokagi'nin neden bu

kadar ilgimi çektigini ögrenmem, Özdemir Asaf'in bir siiri araciligiyla oldu.

Besiktas'ta Rüstü Onur

Manavligin gururudur.

Rüstü Onur'un nerede manavlik yaptigini bulmak zor olmaz; evet Rüstü Onur küçük bir tezgahta Sair Leyla Sokagi'nda manavlik

yapmis, bunu da Sair Leyla Sokagi adli siirinde yazmistir:

Dur bakalim hele Ben salata satayim Sair Leyla Sokagi'nda

Eh! Sairlerin bile pek tanimadigi bu sairin adinin bir sokaga verilmeyecegini tahmin etmek zor degildi ama, (Türkiye'deki her sehir için bir harita olmadigindan sadece) A'dan Z'ye Istanbul rehberinde adini aradim. Arkadaki 84 sayfalik listede, yaklasik 27 bin sokak ismi, isimler arasinda kendilerine yer edinebilmislerdi. Rüstü Onur yoktu ama, ya diger sairler? Siz de sairlerle ilgilenir ve S harfine bakarsaniz, çok degil 59 sokak adinin basinda sair sifatini görebilirsiniz. Haznedar'daki Sair Sokagi ile Sair Çikmazi en dikkati çeken yerler olsa da 6 yerde bulunan

Sair Nedim'in adinin verildigi cadde ve sokak isimleri bir anda gözlerinize çaliniveriyor. Ümit Yasar Oguzcan'in ismi bir sokaga verilmediyse de O, Lale Devri siirinde Sair

Nedim'in Istanbul'u ile tanidik bir ismi alt alta yazar:

Bilene her devir Lale Devri

Akliniz varsa Nedim gibi yasayin

Orhan Veli misali dinleyin su sehri

Bosuna midir Orhan Veli'nin

semt semt, sokak sokak dinlemesi Istanbul'u? Degil, elbet degil. Iste Istanbul'da bir sokak adi: Sair Orhan Veli Sokak. Bahçelievler'de, Incirli Köprülü Kavsagi'ndan saga dönerseniz saginizdaki ilk sokak Ömür Sokak'tir. Bu

sokagin ömrü az olmus komsusu ise Orhan Veli. Marmara Üniversitesi Iktisadi ve Idari Bilimler Fakültesi ögrencilerinden kaçi bilir bu sokagi bilmem ama, Marmara Üniversitesi'nin bir baska kampüsünden mezun olmus olmam benim üzüntülerimin listesinin ilk siralarinda yer almistir. Her gün evden çikip önce Sair Leyla Sokagi'ndan sonra da Sair Orhan Veli

Sokagi'ndan geçmek ve bu üç sair arasinda bir köprü olmak ne güzel olurdu!

Kuzguncugun orda Fethipasa korusunda

Istanbul'u dinliyorum gözlerim kapali...

Taa Eminönü'nden, Yeni Camiinin dibine dibine

O ihtiyar, ayyas Karaköy Köprüsü yerine

Kurulacak asri, ama üzümsüz o asma oto-köprü için

Demir Kaziklar çakan Sahmerdanin gürültüsü geliyor

Güm! Güm! Güm!

Istanbul'u özlüyorum Gözlerim kapali...

Orhan Veli Kulagiyla Istanbul'u dinleyen Can Yücel, Orhan Veli'nin adini tasiyan sokaklari da bilir miydi? Yanlis yazmadim, sokaklar.

Bahçelievler'deki Sair Orhan Veli Sokagi disinda bir de Yakacik'ta Ayazma Caddesi'nin sonunda Orhan Veli Sokagi var. Sokagin sonu

Sultan Beyli Köyü'ne açiliyor, diger bir deyisle basi olan sokagin, sonu yok...

Geçiyorum gençligimizin sokaklarindan

Bir sokak ariyorum adimi tasiyacak.

Izzet Sarayliç'in aradigi sokagi bulmasi zordur çünkü sair, adini tasiyacak bu sokakta hiç bir zaman, hiç kimsenin kötü bir gün görmesini, kaza geçirmesini, ölmesini istemez. Onun yerine bir Orhan Veli sokagi daha sunalim kendisine, ne de olsa Izzet Sarayliç Garip'in

Saraybosna temsilcisidir.

Yalova'da Sait Faik Abasiyanik, Taranci, Halide Edip ve Hüseyin Rahmi Sokaklarinin çevreledigi dörtgenin arasinda da bir Orhan Veli Sokagi vardir. Çevresindeki Cemal Nadir Sokagi ise Yahya Kemal Sokagi'ndan daha

yakin durmaktadir Orhan Veli'ye, her zamanki gibi...

Dogdugu ve çocuklugunun geçtigi Beykoz'da bir parka da adi verilmistir Orhan Veli'nin

ama, gazeteler ancak bakimsizligini haber yaparken tanitabiliyorlar bu parki...

Bir kitap almak istedigi zaman önce sahaflari dolasan Canan'la, tanismam da bu firsatla oldu. Zamanla Kibris vatandasi oldugunu ögrendim, Istanbul'a bir gelmis, ayrilamamis. Tek basina yasiyor ve bir film sirketinde çalisiyormus. Sik sik geldigi sahafimiz Bitap'ta fazla uzun olmayan sohbetlerimiz olurdu. Her seferinde bir baska yazari konusurduk. Kibris'ta dogup büyüyen Canan'la ilk kez sairlerden konustugumuz gün, "Ya Orhan Veli?" diye sormustum dogal olarak. Verdigi yanit hala kulaklarimi çinil çinil çinlatir:

"Orhan Veli, Istanbul'u katlanilir kilan sairdir."

Gittikçe artan bir çiglik olsa bu cümle ve kulak zarimi bile delse, duyacagim en güzel cümleydi, hatta bir daha duymasam da önemli degildi. Artik O'nun yolunu gözlüyordum, O ise oldukça azaltmisti ugramayi. Bir gün ugradiginda "bugün dogum günüm, kendime

bir kaç kitap hediye etmek istiyorum. Bugün bunun için dolasiyorum" demisti. O günlerde Orhan Veli'nin el yazilarindan röprodüksiyon

çalismalari yapiyordum ve bunlardan bir tanesi de suydu:

Canan ki Degüstasyon'a gelmez,

Balikpazari'na hiç gelmez.

Verebilecegim en güzel hediyeydi sanirim...

Aylar oldu bana ugramayali. Dün aksam evine telefon açtim, baskasi çikti. Telefonun yeni sahibiymis. Canan yoktu artik, belki de Kibris'a geri dönmüstü. Yine de simdiye kadar duydugum en güzel betimlemeyi yapmisti: Orhan Veli, Istanbul'u katlanilir kilan sairdi.

Ne var ki O'nun Istanbul'da yasamasini saglayamamisti...

Nahit Sirri Örik bir Istanbul gazetesinde yazmaya baslayinca, dogal olarak Istanbul'a tasinir ve Ankara'daki bir dostuna yazdigi mektupta söyle der: "Ben Bogaziçi'nin havasiyla tombullastikça tombullasiyorum.

Hasedinizden çatir çatir çatlayiniz, beyefendicigim!"

Bundan sonra Canan'in da isleri yolunda gitse

ve Istanbul'a katlanmasinin yaninda, Istanbul'dakilere de katlanmayi sürdürebilse...

1996 yilinin agustos ayinda yayimlanan Git adli derginin sayfalarinda da bir yabancinin gözüyle Istanbul ve Orhan Veli anlatilir.

Istanbul'u Dinliyorum siirini okurken evinin penceresinden disariyi seyreden Barbara Bush'un siirin arasina serpistirdigi düsüncelerini okurken, Can Yücel'in siirini de animsamaniz siddetle tavsiye olunur:

"Evet, bu güzel sözler burayi anlatiyor derken, Haliç'ten bir esinti ile gelen lagim kokusu hayallerimi mahvediyor. Yok, bu güzel sözler buraya ait olamaz. Kadin ayaklari Haliç'e mi degecek? Igrenç bir düsünce. Iyi ki biraz nezleyim. Kokudan çok rahatsiz oluyorum.

Okumaya devam ettim.

...

Siirden anladigima göre eskiden limanda doklar varmis. Oralari acaba nasil görünüyordu? Acaba oradan gelen çekiç sesleri nasildi? Yasli insanlar, o sesi tatli ve eski bir ani olarak mi hatirliyorlar, yoksa gürültüden kurtulduk diye mi düsünüyorlar. Düsündüm, ya bu isin sesi güzel olabilir mi? Aklima sik sik uykumu bölen pres sesi takildi.

Tak tak diye, hiç belli olmayan saatlerde bu gürültü evimizin huzurunu parçaliyor.

...

Bir varmis, bir yokmus... Böyle bir Istanbul var miymis? Yok muymus? Orhan Veli'nin Istanbul'una asik olmustum. Nedense ben de böyle bir Istanbul'u biliyorum, hissediyorum. Yani, anlattigi huzurdan ne kadar az kalmissa da, yine var.

...

Asigim, sana mi Istanbul'a mi? Bilemiyorum. Seviyorum ama gözlerim açik. Çünkü okuyorum. Sesler birbirine karisiyor: Trafik, aygaz, makine sesleri. Istanbul'u dinliyorum..."

Melih Cevdet ise Bogaziçi'nde Ayin Ondördü'nü anlatir bir siirinde. Siir için Orhan

Veli'nin ayin on dördünde öldügünü bir ön hatirlatma olarak söylemek gerekli sanirim:

Ben Bogaziçi'nde ayin ondördü

Nazli nazli, aheste beste... Derken zil zurna

Def keman dümbelek çiftenagra

Hey babam hey...

Yamandir Bogaziçi'nde ayin ondördü yaman

Çileden çikarir adami dinden imandan eder

Komaz zengin kafir farki

Kör eder, sagir eder, dilsiz eder.

ORHAN VELI'NIN KATILI

"Her ne kadar Orhan Veli, 'Gemlige dogru / Denizi göreceksin / Sakin sasirma' demisse

de, Izmir'e dogru da denizin gözüktügünü baska bir sairden, Ilhan Berk'ten ögreniyoruz:

<<Bir arkadasla, bisikletle, Izmir'i, daha çok da denizi görmeye gidiyoruz. Manisa'nin disina ilk çikiyorum. Ortaokulda olacagim. Bisikleti, tatillerde orda burda çalisarak biriktirdigim paralarla aldim. Izmir'i bütün çocuklar gibi

ben de merak ediyorum. Izmir demek, deniz demek. Denizi ilk kez görecegim.>>"

Ilhan Berk'in yazdiklariyla Orhan Veli'yi birlestiren bu yazar, aslinda Orhan Veli'nin de katilidir. O'nu biraz sikistirarak bunu itiraf ettirebilmisizdir.

"Evet, itiraf ediyorum: Ben bir katilim! Çok cinayet isledim, elimi siire buladim. Okuyup da etkilendigim tüm sairleri ve dizeleri bir bir öldürdüm. Saman Sarisi'nin, Bir Gün Mutlaka'nin, Göçebe'nin, Sonsuz ve Öbürü'nün katili benim. Metin Eloglu'nu, Can Yücel'i, Bertolt Brecht'i, ee Cummings'i, Nazim Hikmet'i, Ilhan Berk'i ve daha birçok sairi ben

öldürdüm. 'Eskitiyorum eskitiyorum / Kaliyor ne kadar güzel oldugun'un, 'Bir viyolonsel gibi çök yanima'nin, 'Yanina bir anlam aldi / Ve açildi'nin, 'Ask örgütlenmektir bir düsünün abiler'in ve daha binlerce güzel dizenin katili de benim. Bütün bunlari kendim olmak için yaptim, çünkü okudugum her incili sairden ve piril piril siirden etkileniyordum."

Cinayetleri için iyi bir nedeni olsa da katil olan bu yazarin, öldürdüklerinden yaptigi alintilarla dolu olan yazilarindan alinti yaparak devam edelim:

"Garip akimini sapkasindan bir tavsan gibi çikaran sairlerden bir digeri olan Orhan Veli, bir Istanbul sevdalisidir. Ama o, güvercinlerden çok martilari yakistirmistir Istanbul'a. Vapurlarin dantelidir martilar. Oysa Oktay Rifat, anadan dogma bir güvercin tutkunudur. O, doganin yüregini dinleyen bir hekim gibi dolasir agaçlarin, çiçeklerin, kayalarin arasinda. Doganin içindeki siirsel gizi arar. Günesin altinda yasamin ipuçlarini bulmanin sevinciyle gezinir durur. Bacalari, kapilari, pencereleri, saçak altlarini gözler. Ve güvercine uçup kurtulmayi yakistirir:

Bir kedinin agzindan kurtulur

Gibidir, firlarken saçaklarin

Altindan; kanat çirpar ve uçar.

Bizse eski sapanla pusuda,

Dökülürken üstümüze tüy tüy,

Uçmanin ve konmanin sevinci,

Susariz yari kus, yari avci.

Isik tekerlekleri döner, yürür

Geceye otla agaçla bahçe,

Günes yalar kirmizi diliyle

Havada paçali güvercini.

Oktay Rifat, güvercini kedinin agzindan kurtarirken, has arkadasi Melih Cevdet ise, bir aslan terbiyecisine özenir gibi, kafasini kedilerin agzina sokar:

<<Kediler özel adlarini nasil bilirlerse sairler de böyle gizemli olarak bilirler siiri... Biz onlara çesitli adlar takariz, fakat onlarin bir de kendi bildikleri, yalnizca kendilerinin bildigi bir adlari vardir... Biz sairler de siirin ne oldugunu baskalarina söylemeyiz, aramizda kalir. Çok direnirlerse, bilmedigimizi itiraf ederiz. Çünkü bilmiyoruz.>>

Oktay Rifat, çagdas siirimizin bu üç ustasinin

el verdigi 'Garip' akimiyla ilgili bildiklerini söyle anlatir bizlere:

<<On yil kadar önce sicak bir yaz günü, orta yasli bir köylü yolunu sormak için yanima yanasti. Üstünde partal bir palto, paltonun altinda bir ceket, ceketin altinda yelek, yelegin altinda da yakasi iliklenmis mintani vardi. 'Yolunu gösteririm ama önce üstünden su paltoyu çikart!' dedim. Çikartti. 'Ceketi de çikart!' Onu da çikartti. 'Simdi de yelegi çikart!' Çikartti. 'Çöz mintaninin yakasini!' Çözdü. 'Siva kollarini!' Sivadi. 'Senin sordugun yere suradan gidilir!' dedim. Yürüyüp gitti.

Giderken bir iki kez arkasina dönüp bakti. Kissadan hisse: Garip hareketi her seyden önce bir havalandirma hareketidir.>>

Oktay Rifat'in bu sözleri, beni iki yeni siir tanimina, yani Melih Cevdet'in sairlerin ne oldugunu bilmediklerini söyledigi siirin kiyilarina kadar götürür. Bence siir, yeryüzündeki tüm kuslari ayni anda havalandirma hareketidir. Ya da kusun kafesinden soyunmasidir. Evet, siir Akgün

Akova'ya göre biraz bunlar, bunlar ve dilinin dönmedigi baska seylerdir."

Iste! isteeee, O'na ismini de söylettik ki böylece bizim ismimiz edebiyat tarihine

'gammaz' olarak geçmedi. Katil, sair ve yazar Akgün Akova'nin kitaplarini okuyanlar, O'nun kimleri öldürdügünü rahatça görebilir. Bak Postaci Ölüyor siirinde isim isim yazdiklarina bir bakin:

iste simdi tam sirasi degil mi

Edip Cansever'in resmini bir pula basmanin

Nazim'in, Hasan Hüseyin'in, Orhan Veli'nin

iste simdi tam sirasi degil mi

bir pula yazmanin bir Attila Ilhan siirini

Ilhan Berk'in, Turgut Uyar'in, Cemal Süreya'nin bir siirini

ne güzel olurdu

bir mektup onlarla dolasimda

Akova'nin itirafini okuyan polisler, katil sairi tutuklamasalar da PTT'ye haber verirler ve basta Orhan Veli olmak üzere kimi sair ve yazarlarimizin resimlerinden, siirlerinden pullar basilir. Her ne kadar pul yapistirmak tercih edilmese de pul kullanan mektup

postalayicilar da bu isin öncülügünü kime borçlu olduklarini bilsinler. Elbette sirf siirlerinde degil düz yazilarinda da katilimizin marifetlerini okuyabilirsiniz:

"Güvercinlerin yüzlerce türü vardir. Cüce güvercin, gazzi güvercin, gök güvercin, paçali güvercin, taklaci güvercin, trampetçi güvercin bu türlerin yalnizca bir kaçidir. Kumrular ise, yerde yasayan büyük boylu güvercinlerdir. Orhan Veli, Kumrulu Siir'inde onlari da anar:

Duydugum yoktu ne vakittir

Güvercin sesi, kumru sesi pencerede;

Içime gene

Yolculuk mu düstü, nedir?

Nedir bu yosun kokusu,

Martilarin gürültüsü havalarda;

Nedir?

Yolculuk olmali, yolculuk.

Penceredeki güvercin sesi midir, kumru sesi midir? Orhan Veli'ye göre ikisi de evet, bana göre ikisi de hayir! Penceredeki ses, Bidi Hasan'in abisinin saldigi güvercinlere tuttugumuz alkisa karsilik veren sestir. Ve bu yaziyi yazmama yol açan da o alkis sesidir."

Bize de bu yaziyi yazmamiza neden olan Akgün Akova'ya katilligi için tesekkür etmekten baska bir sey kalmiyor. Kendisinin 'sanatin içine tüküren adam: Melih Gökçek'e yazdigi yaziyi unutmus degiliz.

"Yillar önce, Orhan Veli, Melih Cevdet Anday ve Oktay Rifat, Türk siirinin sokaga çikma hareketi olan 'Garip'i baslattiklarinda, kendilerine, büyük elestiriler yöneltilmis ve Gökçek'le akrabaligi olup olmadigini bilmedigim Yusuf Ziya Ortaç söyle bagirmisti: <<Sizi bu ahlaksizlarin yüzüne tükürmeye

davet ediyorum.>> Tükürügün kime gittigini, bilmem söylemeye gerek var mi?"

Atalay Yörükoglu, Nurullah Can, Ercüment Uçari, Feride Çiçekoglu, Eduardo Galeano,

Melih Cevdet Anday, Ülkü Tamer, Egon Kragel, Onat Kutlar, Hulki Aktunç, Edip

Cansever, Cemal Süreya, Sükran Kurdakul,

Kemal Özdemir, Burak Eldem, Turgut Uyar,

Erdal Öz, Ülkü Tamer, Ilhan Berk, Oral Çalislar, Sebnem Isigüzel, Ilhami Bugdayci,

Jacques Prevert, Can Yücel, Gökhan Akçura, Sunay Akin, Sabahattin Kudret Aksal, Pablo

Neruda, Özdemir Asaf, Oktay Rifat, Nazim Hikmet, Metin Altiok, Cengiz Bektas, Langston

Hughes, Yannis Ritsos, Yorgo Seferis,

Dostoyevski, Ahmed Arif ve öldürdügü diger kisilerden bir kisminin listesi kitaplarinin arkasinda bir gurur abidesi gibi yazilidir. Bu kitaplardan Yikik Bir Çocuk Bahçesi Gibiydi Yüzü'nün sayfalarinda, Orhan Veli'yi O'nunla kimin tanistirdigini yani diger anlamda suç ortagini da okuyabilirsiniz:

"Okuma yazmayi söküp, ögretmenim önlügüme kirmizi bir kurdele taktigi zaman, Terzi Orhan elime bir kitap tutusturup 'Bunu büyüyünce okursun!' demisti. Kitabin

üzerindeki adi çat pat hecelemistim:

'Or..han..Ve..li'

'Sen mi yazdin bu kitabi Orhan amca?' diye sormustum. Gülmüstü. 'Yok be küçük dostum' demisti. 'Benim adasim yazmis! Bana okumak düstü. 38 numara gömlek giyermis Orhan Veli. Sik giyinmeyi severmis. Melih Cevdet ve Oktay Rifat adlarinda iki sair arkadasi daha varmis. Üçü, kumas, iplik ve dügme gibi birbirlerinden ayrilmazlarmis. Siire gündelik hayatin elbisesini giydirmisler. Ne de iyi

etmisler. Bak ne demis 'Dalgaci Mahmut' adli siirinde Orhan Veli:

Deniz yirtilir kimi zaman,

Bilmezsiniz kim diker;

Ben dikerim."

Bir süre sonra o sokaktan tasindiklarini ve daha sonra Terzi Orhan'in basina gelenleri, yazinin devaminda okuyabilirsiniz ama, Akgün Akova'nin ne zaman Orhan Veli'nin Kapali Çarsi siirini okursa aklina suç ortagi Terzi Orhan'in geldigini söylemeliyim:

Giyilmemis çamasirlar nasil kokar bilirsin,

Sandik odalarinda;

Senin de dükkanin öyle kokar iste. Ablami tanimazsin,

Hürriyette gelin olacakti, yasasaydi;

Bu teller onun telleri,

Bu duvak onun duvagi iste. Ya bu camlardaki kadinlar?

Bu mavi mavi,

Bu yesil yesil fistanli...

Geceleri de ayakta mi dururlar böyle? Ya su pembezar gömlek?

Onun da bir hikayesi yok mu?

Kapali Çarsi deyip te geçme; Kapali Çarsi,

Kapali kutu.

Her agaca tirmanisinda Yaprak'larin "aferin sana Akgün" dedigi, bir çocuk olarak kalmayi basarmis katil, sair ve yazar Akgün Akova'yi sevmem bu yüzdendir...

Kara Kedi Mirnav Pist adli siirinde intihar eden Mayakovski'ye kizar ve kedilerin intihar etmeyecegi sonucuna bagladigi siirinin arasina

Orhan Veli'yi de almadan edemez:

Bi' gözü leyla bi' gözü leylak akrabalari vardir Van'da

bi' Dogu ilinden bi' Istanbul siirine

Orhan Veli'nin el yazisinda agiz dalasi yaparlar

dört ayak üstüne düserler her seferinde

Akgün Akova'dan tek bekledigim; bir gün beni

de öldürmesi...

SUN AY'A KIN

Yillarca Ford marka bir araba kullanan sair, köprüden her geçisinde arabasinin bozulmasina bir anlam veremez. Sair kendi siirinden habersizdir çünkü, bu olayin cevabi kendisinin bir siirinde yazilidir:

Bütün yolcularini

bogaz köprüsünün çaldigi araba vapurunun

bos seferleri

gibi yalnizca rüzgar gezinir sensiz yüregimde

(Iste birinci basketimiz Sunay Akin'in potasina birakildi)

Sairi öldürürüz ama, siir bilgisini de yemeyiz merak etmeyin. Okuyucularina Orhan Veli hakkinda hep yeni bir seyler sunan bu sairi nasil sevip takdir etmeyelim. Iste O'nunla bulduklari hakkinda konustuk ama, bu yazinin isminin neden Sun ay'A kin oldugunu açiklayayim önce:

Hançeri bir kenara birak

Aya bir 'kin' sun

Sun ay'A kin...

- Öncelikle Nazim Hikmet ile Orhan Veli'nin

iliskilerine deginelim. Çok tartisilan su kediler savasina senin yorumun nedir?

- Nazim Hikmet ile Abidin Dino'nun dostlugunu herkes bilir ama Arif Dino'nun, Nazim Hikmet'in yüzünü bir kediye benzettigi deseni çok kisi bilmez. Abidin Dino'nun agabeyi olan sair ve ressam Arif Dino, Orhan Veli ile de arkadas olup Yaprak Gazetesi'nde iki siiri yayinlanmistir. Abidin Dino ince yapili olmasina karsin, agabeyi 2 metre boyunda 130 kilo agirligindadir. Bedeni gibi yüregi de büyük olan Arif Dino'nun kediye benzettigi çizimin nedenini aramak için 1921 yilinin Ankara'sina gidelim: Sömürüye karsi direnen insanlarin yaninda yer almak için Istanbul'dan kaçan Vala Nureddin ve Nazim Hikmet'i bir asçi dükkaninin camekani önünde buluyoruz...

Iki arkadas arnavut cigerlerine sokak kedileri gibi bakmaktadir. Tam o sirada yanlarindan geçen Hüsnü Pasa (ki, Türkiye Isçi Partisi'nin lideri Mehmet Ali Aybar'in büyükbabasidir) kendilerini tanir ve parasiz olduklarini hallerinden anlayarak verdigi 25 lirayla karinlarini doyurmalarini saglar. Bu olayi ögrendikten sonra, Arif Dino'nun Nazim Hikmet'i neden kedi olarak çizdigi sorusunun yumagina bir tirmik da Orhan Veli'nin siiriyle atalim:

Uyusamayiz, yollarimiz ayri;

Sen cigercinin kedisi, ben sokak kedisi;

Senin yiyecegin, kalayli kapta; Benimki aslan agzinda;

Sen ask rüyalari görürsün, ben kemik.

Ama seninki de kolay degil, kardesim; Kolay degil hani;

Böyle kuyruk sallamak Tanrinin günü.

Orhan Veli cigeri agzina hiç koymadigi gibi cigercinin kedisini de sevmezdi. Siirindeki sokak kedisi ise ta kendisidir Nazim Hikmet'in. Orhan Veli, sokak kedisi Nazim'i sözcüklerle, Arif Dino çizgiyle anlatmistir. Cigercinin kedisinden sokak kedisine Cevap olarak yazdigi siirinde ise Orhan Veli, yiyecegi kalayli kapta olup, bütün gün kuyruk sallayanlarin Nazim Hikmet'e bakisini dile getirir:

Açliktan bahsediyorsun;

Demek ki sen komünistsin.

Demek bütün binalari yakan sensin. Istanbul'dakileri sen

Ankara'dakileri sen...

Sen ne domuzsun, sen!

(Sairin aklina kendi siiri gelmemistir yine, o yüzden biz hatirlatalim Sunay Akin'in Galata Köprüsü adli siirini:

Sokak kedileri Orhan Veli'nin

sizi gidi komünistler sizi

mesken tutmasaydiniz köprü altini yikilmazdi bugün Marx'in bir heykeli gibi

Bu da ikinci baskettir. Durum iki - sifir)

-Peki Nazim Hikmet, Orhan Veli'nin siiri için ne düsünürdü?

-1930 yilinda, Son Posta gazetesinin çocuk sayfasinda bir siir yarismasi düzenlendiginin ilani yer alir. Yarismaya Yildiz imzasiyla

katilan Hastalik adli siirin yayinlanmasi tartismalara yol açar:

Yatakta bir hasta var

Bu bisiklete binip bu yataktan uzaklasmali

Eger bisiklete binip bu yataktan uzaklasirsa

Arkasindan bagiranlar çok

Yedi kisi

Kaçma hastasin, uzaklasma hastasin. Aldiran kim?

Ben kaçiyorum Yildirimlar gibi Yildirim

Siirin ardindan da, Kalem Dergisi'nin sayfalarindan veryansin edilir: 'Çocuklardan vazgeçtim, eger bu vezinsiz manzumenin büyüklerden bir tek kisi manasini

aralayabilirse gelsin gazetenin verecegi mükafati benden alsin. Galiba hastalik bunu yazanin dimaginda.'

Bir hastanin bisiklete binip yataktan uzaklasma düsünün anlatildigi siirin vezinsiz ve anlamsiz olusuna gösterilen tepkiyle on yil sonra Orhan Veli ve arkadaslari da karsilasacaklardir.. Garip siirinin ortaya çikisindan önce, bu akimin özelliklerini tasiyan bir siir yayinlayan ve yildirimlari üstüne çeken Son Posta gazetesinin çocuk sayfasinin

sorumlusu kimdir? Kim olacak Nazim

Hikmet!...

Garip siiriyle ilgili her seyin yazildigi söylenir. Oysa, ne büyük bir yanilgidir bu. Orhan Veli, Melih Cevdet Anday ve Oktay Rifat'in Garip adli ortak siir kitabini yayinlamalarindan on yil önce Nazim Hikmet'in 'edebi yaseti' altinda yayimlanan bir siirin gelecegin habercisi oldugu yazilmamistir. Garip siiri pedal çevirerek gelmistir edebiyatimiza. Ve tipki bisiklet gibi önce yadirganmis sonra sevgilisi olmustur herkesin. Elbette, dislerini yaglayan,

lastiklerini sisiren, selesini ayarlayan Nazim Hikmet ustanin da, payini vermek gerekir.

-Orhan Veli zaman zaman seni sokak sokak, o kahve senin su berber benim dolastirmistir da. Bunun nedeni neydi?

-Orhan Veli'nin "Kazim'im türküsünü söylerler / Üsküdar'da / Efkarlanirim" dizelerindeki sairi etkileyen türküyü bulmak amaciyla tek tek dolasmistim, Üsküdar kahvelerini. Ama bosunaydi arayisim. Tavla oynayan, kaldirima çikarilan iskemlelerde güneslenen yasli

insanlarin kurumus dudaklarindan, Istanbul'un sokak çesmeleri gibi, Kazim'im türküsünün susuzlugumu dindirecek bir tek dizesi bile akmamisti. Bedri Rahmi Eyuboglu'nda da ayni türküyle karsilasinca çöle düsmüstü merakim:

"nasil unutur nasil / Ömründe bir defa / Kazim'im türküsünü dinleyen"

Mehmed Kemal, Cumhuriyet gazetesindeki

Politika ve Ötesi adli kösesinde bana seslenerek, türkünün Üsküdar degil, Orta Anadolu türküsü oldugunu yazinca son vermistim arayisima. Orhan Veli'nin dizelerinden yola çikarak Kazim'im türküsünü Üsküdar kökenli sanmam yanilgiydi. Iste,

Orhan Veli'nin ilk kez Esen Park'ta, Ürgüplü

Refik Basaran'dan dinledigi Kazim'im türküsünün ilk dizeleri:

Meyhaneden çiktim yan basa basa Cigerlerim kurudu kan kusa kusa Beni de vuran arabaci Musa Aslanim Kazim'im yerde yatiyor Kaytan biyiklari kana batiyor

- 'Bunu keske ben bulsaydim' dedigin bir sey oldu mu, Orhan Veli ile ilgili?

Dört kisi parkta çektirmisiz,

Ben, Orhan, Oktay bir de Sinasi...

- Sosyoloji egitimi gören ve bir Sait Faik tutkunu olan Okan Konuralp, bu siirdeki Sinasi'nin kim oldugunu merak edince kollari sivar. Ilk is olarak, Sinasi'nin anneannesinin Haci Bayram Veli Camii'nin yakinlarinda bir firini oldugunu ögrenir. Çevre düzenlemesi sirasinda Üç Nal Lokantasi da firin da yikilmistir. Kayitlardan belki bir sey bulurum umuduyla Ankara Firincilar Odasi'nin kapisini asindirir ama eli bos döner. 50'li yillarin Ankara'sinin sosyal yasaminda önemli bir yer tutan lokantanin içkili olmasindan dolayi belediye kayitlarini karistirir; sonuç yine

hüsrandir. Konustugu eski Ankaralilardan da bir sonuç alamaz. Herkes 'sahi, bir de Sinasi vardi' der ama, kimse bir sey animsamaz.

Ögle rakilarina düskün olan Mehmed Kemal ile yaptigi telefon konusmasinda yardim sözü alsa da çok sevinemez. Çünkü kisa bir süre sonra yazarin ölüm haberini okur gazeteden!

Okan Konuralp en çok da, Ankara Lisesi'nin kayitlarina ulasinca hüzünlenir. Burada ne Orhan Veli ve arkadaslarinin ne de Sinasi'nin adina rastlar.Sonunda Sinasi'nin soyadinin Baray oldugunu ögrenerek telefon rehberinin basinda alir solugu. Evet, telefon numarasi kayitlidir Sinasi'nin. Elleri titreyerek çevirir numarayi. Telefonu açan kadina 'bir de Sinasi'ye ulasmak istedigini söyleyince su karsiligi alir: 'Evladim, Sinasi Bey'i maalesef 1989 yilinda kaybettik.'

Sinasi Baray'in esi Melek Hanim'dir, telefonda konustugu. Melek Hanim, bu duyarli insani evine davet eder. Evde uzun uzadiya sohbet ettikten sonra Melek Hanim, 'sana bir hediyem var, okuduktan sonra geri verirsin' diyerek, bir defter uzatir Okan Konuralp'e. Genç adam, kapagina üç at nalinin çakili oldugu defterin sayfalarini karistirdiginda bunun Üç Nal Lokantasi'nin Seref defteri oldugunu anlar.

Okan Konuralp, arastirma sirasinda Sinasi Bey'in, siirde kendisinden 'bir de Sinasi...' diye söz etmesinden dolayi Melih Cevdet'e biraz kirgin oldugunu ögrenir. Üç Nal Lokantasi'nin seref defterini incelerken de, Melih Cevdet

Anday'in küçümsendigini sanan Sinasi Bey'e sunu yazdigini okur: '... bir de Sinasi'

Bir çocuk 'burasini çok sevdim' diye yazar, Üç Nal Lokantasi'nin defterine. O çocuk, büyüyünce ünlü bir piyanist olacak olan Idil Biret'tir. Semih Balcioglu ve Altan Erbulak ilk

karikatürlerini çizerler sari sayfalara. Gülcemal vapurunun süvarilerinden Ratip Tahir de,

çizgilerinin yanina sunu yazar: 'Is dördüncü nalla bir ata kaldi, bir de meydana!'

Cahide Sonku'dan Nurullah Ataç'a, Ibrahim Çalli'dan Yakup Kadri'ye kadar nice sanatçinin el yazisini barindiran deftere, Cahit Sitki Taranci, 20 Ekim 1953 tarihinde, su dizeleri yadigar birakir:

Bu gece ilk defa agladim

Bekar odamin penceresinde

Hani ev bark? Hani çoluk çocuk

Elime ne geçti bu hayattan

Kerhanesinde meyhanesinde

Yatagim her gece böyle soguk

Saadet bu ömrün neresinde

Melek Hanim, Orhan Veli'nin, 1950 yilinin 10 Kasim gecesinde, Üç Nal Lokantasi'nda içtigini ve oradan çiktiktan sonra belediye tarafindan açilan bir çukura düstügünü anlattiktan sonra sunu söyler: 'Orhan o gece baska bir yere ugrayip, içmis olamaz.'

(Ankara Lisesi'nde okurlarken, tiyatro oyunlarinin dekorlarinin tasarimini yapan Sinasi Baray'in, anneannesinin evinin bodrum katini elleriyle düzenleyerek lokantasini açtigini ve anneannesinin bir zamanlar ahir olarak kullandiklari bu yerin yeni halini görünce 'Biz su direge merkepleri baglardik' demesiyle Üç Nal Lokantasi isminin olustugunu da anlatir Sunay Akin ama, Can Yücel'in Üç Nal Lokantasindan siirini animsamaz ve bu siir gururlu bir edayla buraya yazilir:

Bu cehennemi sicaktan kurtulmak için Sirtimi, omuzlarimi yüzen,

Ne bir esinti bekliyorum yapraklari uçarisiyla,

Ne de bir yaz yagmuru bardaktan bosanircasina

Ihtiyacim benim baska bir sicak Teninin sicakligi senin

Yelelerimden sagrima inen ter damlalariyla

Kosturacak beni menzilinden menziline

Dört ayak, üç nal

Bir basket maçi, üç sayiyla bitmez degil mi? Rakip Sunay Akin olunca, Can Yücel bir basket daha atmamizi saglayacaktir yakinda... Can Yücel'in biraz sonraki yardimina kadar, basket saymayacagimiz bir atis daha yapalim, Orhan Veli'nin 16.6.1946 tarihli Ülkü'de yazdigi bir yazisiyla:

"Sinasi Ankara'da bir içkili lokanta açti. Adi: Üç Nal. Sinasi hem sanatkar, hem de okur yazar bir insan oldugu için lokantasini sanatkarlarla okur yazarlarin sik sik gidecekleri, gittikleri vakit de zevkle oturacaklari bir yer olarak tertipledi. Her giden hoslaniyor. Ben de onlardanim. Salonun türlü süsleri arasinda zaman zaman misralara yahut da bazi misralarin anlamlarina rastliyorsunuz. Tuvalete koydugu bir abajurun üstüne de Refik Halit'in Bir Avuç Saçma adli eserinden bir parça yazmis. Güzel bir bulus, degil mi? Gel gelelim Sinasi memnun degil. Diyor ki: 'Her içeriye giren Refik Halit'in yazisina daliyor. Disarida da bir sürü insan sira bekliyor.' Sinasi'nin ticari bakimindan hosnutsuzluguna sebep olan bu hal edebiyat namina beni sevindirdi. Demek ki halkimiz edebiyatla da mesgul oluyor.")

-Orhan Veli'nin aldigi en komik elestiri hangisidir sence?

-Erdogan Alkan 'Siir Sanati' adli kitabinda Orhan Veli ve arkadaslarinca baslatilan Garip Hareketi'nin hiçbir yarari olmadigini ama çok

zarari dokundugunu yazar. Garipçilerin, Isviçre'de bir grup genç sair tarafindan baslatilan 'Dada' hareketinden etkilendigini belirten Alkan'a göre 'Dada' sözcügünün bile 'ciddi bir anlami yoktur'... neden mi? Çünkü,

Dada, çocuk dilinde at demekmis! Bir siir hareketine ad olarak çocuk dilinden bir sözcügün seçilmesinin ciddiyetsizlikle ne gibi bir ilgisi olabilir? Vural Bahadir ve arkadaslari da Siir Ati adi altinda kitap biçiminde bir seçki yayimlamislardi. Simge olarak da çocuklugumuzun rüyasi olan, hiçbir yere gidemeyen ama, düslerimizde dörtnala kosan sallanan ati seçmislerdi. Ciddiyetsizlik gözlükleriyle siire degil de, devlet dairelerinde uygulanan kilik kiyafet yönetmeliklerine bakilsa daha dogru olmaz mi?

Orhan Veli'nin sairligi üstüne kesin bir yargiya varmanin zor oldugunu söyleyen Alkan, su saptamayi yaparken acaba ne kadar ciddidir:

'Bugünkü hafif müzik ve arabeskin saçma

sapan ilk kaynagini rahatça Garip'te arayabilirsiniz.'

(Ve basket zamani: Itiraza Itirazim Var der Can Yücel; bu itirazlarindan biri de Erdogan Alkan'in yukaridaki sözü içindir: "Ve en arabesk ve en çagdas adamimiz Orhan Veli'nin kuzular kulagina / Maraz ve menapoz, muhteris ve muteriz itirazlara itirazim var, itirazim, itirazim / Ama halka, halka halka halkalanan halka dünden ve yarindan her zaman raziyim)

- Bir de daha az taninan sairlerden bahsedelim. Halim Sefik, Rüstü Onur, Muzaffer Tayyip, Kemal Uluser... bunlarin

hepsi Garip döneminin bilinmeyen sairleri. Baska kimler var?

- Her nedense Garip siiri denildi mi siralanan sairler arasinda G. Cancikyan ve H. Kalutsyan'a rastlanilmaz. Oysa, Istanbul'da yasamis olan bu iki sair 1942 yilinda Balkis adli bir ortak kitap yayimlamis ve önsöz yazisinda düsüncelerini söyle açiklamislardir: 'Balkis telakkisini kabul eden realist sair, kelimeleri degil, detaylari harmonize eder, vezin, kafiye gibi yamalar kullanmaz.

Saklayacak, düsürecegine onu uyanik tutar.' Biz de uyanik kalmak için Cancikyan'in su dizelerini bellegimize kaziyalim:

mektep mektebin yaninda hapishane

hapishanenin bahçesi var

mektebin yok!

Sunay Akin baska yerlerde kosturmaktan bu konusmaya zaman ayiramamis olsa da 'biz konusturmayi biliriz!' Ve bu yaziyi da kendisinin Siiriçi Hatlari

Vapuru siirinden bir bölümle bitiririz:

Orhan Veli vapuru evlerine tasirken telas içindeki insanlari küpestesinden atilan

simitleri kapisir marti kuslari

EDEBIYATI KENDINE DERT

EDINEN ADAM

"Ben edebiyati kendine dert edinmis bir adamim. Gece gündüz edebiyat düsünürüm. Sevdigim bir siiri tanidiklarima okumadigim, yahut bir edebiyat sorunu üzerine tartismaya girismedigim günler, yasadim saymam kendimi. <<Bugün Türkelinde en tam edebiyat adami kimdir?>> diye sorarlarsa, beni gösterebilirsiniz."

18.7.1945 tarihli Ulus gazetesindeki bu yaziyi okuyunca "Kim bu, kendini bu kadar begenen?" diye düsünüp yazara bir daha baktiginizda "Nurullah Ataç" imzasiyla karsilasiyorsunuz. Ne var ki kendisine hak vermemek imkansiz. 1 Ocak 1938 günkü yazisini okuyunca görüyorsunuz ki O hep siiri düsünüyor:

"Yilbasi... Hala sagirleri düsünüyorum. Hepimiz hiç olmazsa yilin böyle bir iki gününü, onlari düsünmege hasretsek belki sigir buhranindan bahsetmege olanak kalmazdi. 1937 yili içinde Oktay Rifat'in, Melih Cevdet'in, Orhan Veli'nin sigirlerini okudunuz mu? Onlar henüz kitap çikarmadi, yazilarini Varlik mecmuasinda görüyoruz. Biraz Fransiz sürrealistlerinin yazilarini, biraz da Japon kai- kailerini hatirlatan küçük küçük parçalar...

Okuyanlarin çogu onlarla alay ediyor, manasiz buluyor, belki saka için yazildigini söylüyor.

Ben, gerçekten söylüyorum, onlara bayiliyorum.

Son senelerde begenerek, severek okudugum birçok sigirler oldu; hatta Mustafa Seyid'in <<Sutüven>>i beni hayran etti. Fakat Nazim Hikmet'ten beri hiç bir sairin yazilari, bana bu

üç gencinkiler gibi, gerçekten büyük bir yenilik karsisinda bulundugum hissini vermedi. Fazil

Hüsnü'nünküler bile... Halbuki o da, hiç

süphesiz, yarin en iyi Türk sairlerinden biri diye sayilacaktir.

Oktay Rifat'in, Orhan Veli'nin ve Melih Cevdet'in sigirlerinin anlasilmamasina sasiyorum. O üç genç kadar sade yazani az bulunur. Onlarda, symbolistler gibi, sözü istiareye bogup vuzuhtan kaçmak arzusu yok. Bilakis, bir hissi, bir ihtisasi adeta çirilçiplak tespit etmek istiyorlar. Fakat biz giyimli olmaga o kadar alismisiz ki bu çiplakligi anliyamiyoruz. Hele gözlerimiz alissin, onlarin güzelligini o zaman görecegiz.

Okuyun, o sagirleri okuyun: yarin herkese uyarak anliyacaginiza simdi kendiniz kesfedin."

Ögretmenlik yapmak kosuluyla askerlik yapmayan Nurullah Ataç'i herkes bir açidan elestirmistir. O yillarda Garip siiri için okuyucularini "bu hayasizligin suratina tükürmeye davet edenler" oldugu gibi günümüzde de devam eder bu saldirilar. 5

Eylül 1996 tarihli Mum dergisinde "Uuuuy Anan Sana Gurban Olsun Nurullah!" diyen

Muzaffer Dizman, bakin neler yumurtluyor:

"Ataç, o burnundan kil aldirmaz edasiyla kimin siiri hakkinda iki satir karalasa, ertesi gün tüm yayin organlarinin kapilari ona kapanirdi. Iste, bu yöntemlerle yaratilan dikensiz gül bahçesi ortaminda siir, akildan, mantiktan, toplumsalliktan uzaklasir. Ataç'in sirtina üfleyip sisirdigi GARIP balonlari dolanir havalarda... Iste bogazlari ayni iple bagli üç balonun adi zaman içinde 'Birinci Yeni'ye çikar. Ataç ölüp de, arkadan üfleyeni kalmayinca bu balon fooosss koyverir. O da fooosss eder. Onun pesinden de gördügünüz 'Soyut Siir Marketi'ni açar burjuvazi. Her yeni, bir önceki eskiyi aratir olur. Iste, isportadan

pazar yerine, oradan da markete uzanan bu keçi yolunun kisa öyküsü. Iste Birinci Yeni'nin dibi astari. Iste burjuvazi, bu çürük yumurtalariyla yola çikarak, kendine göre sanat tarihi anlayisi olusturuyor. Amaci belli: Nazim'i ve tüm toplumcu sanatçilari inkar etmek."

Neresinden tutarsaniz tutun, tutarsiz olan bu görüslere gülerek geçiyor, sadece Orhan

Veli'nin Nurullah Ataç'tan önce öldügünü ve ölümünün ardindan Ataç'in su satirlari yazdigini hatirlatiyorum:

"Bunca yildir yazarim, bana: <<en çok ne ile

övünürsün?>> diye sorsalar: 'Orhan Veli gibi iki üç sairi kimsenin begenmedigi siralarda anlayip begenmis olmamla övünürüm' derim."

Serbest nazimla yazanlar için, 'vezinli, kafiyeli, söz söyleyemiyorlar da ondan...' düsüncesinde olanlarla; 'ne yapsinlar? Aruzu beceremezler ki!... Aruz öyle herkesin harci degildir.' diyenlere yanit verir Ataç:

"Hakikat bunun aksidir demeyecegim; çünkü bazi sairlerin, bir takim kaidelere itaat edemedikleri için serbest nazimla yazdiklarini biliyorum. Fakat onlarin serbest nazmi hiç bir seye benzemiyor. Serbest nazimla yazan hakiki sair, kendine kurdugu, fakat belki söylemege lüzum görmedigi bir takim kaidelere itaat eder. Zaten bugün serbest nazimla iyi siir söyliyenlerin hepsi, ya aruzun, yahut hecenin discipline'ininden geçmis olanlardir. Mesela Orhan Veli, simdiki vezinsiz siirlerine baslamadan evvel, hece veznini en iyi kullanan sairlerimizdendi. 'Masal' isimli manzumesine bakin:

Çocuk ruhum kaygilardan azade,

Yüzlerde nur, ekinlerde bereket...

At üstünde mor kaküllü sehzade,

Unutmaga basladigim memleket...

Sakagimda annemin sicak dizi, Kulagimda falci kadinin sözü, Göl basinda padisahin üç kizi, Alaylarla Kafdagina hareket...

Hece veznini böyle kullanmasini bilen bir adamin serbest nazimda kolaylik aradigi nasil iddia edilebilir?

Aruz ile söylenmis siirlerin ahengini hece ile söylenilmislerin, hece ile söylenilmis siirlerin ahengini de serbest naziminkinden daha kolay anliyabilenler, kendilerine kolay gelenden baskasinda ahenk olmadigini zannediyorlar.

Farz edelim ki aruz heceden, hece de serbest nazimdan zordur... Ne olacak? Bir sey zor oldugu için mi güzeldir? O halde dünyanin en güzel eserleri, sagdan da baslasaniz soldan da baslasaniz ayni manayi veren misralardir. halbuki hiç bir büyük sair böyle seylere tenezzül etmemistir."

Ilk zamanlar kimsenin begenmedigi Süleyman

Efendi için de kalem sallar Ataç. Hikmet

Feridun Es'in bir yazisini:

"Ölümüne aglanan bu Süleyman Efendi, sakin Türk edebiyati olmasin?"

diye bitirmesinin, karikatürlere bile konu oldugunu ve siirin sevilmesine katkisinin

büyük oldugunu söyleyen Ataç, kendi üslubuyla önündeki kagidi karalar:

"Dogrusu benim de hosuma gitti: bir kere herkes gibi güldüm; sonra o nüktede Orhan

Veli'nin sözüne, belki pek farkina varilmadan gösterilen bir takdir, bir hayranlik sezmege basladim. Andre Gide sanatkara: <<Sen yalniz seklin güzel olmasina bak. Güzel bir bina hiç müsterisiz kalir mi? Eserin mükemmelse ona manayi, heyecani okuyanlar getirir>> mealinde bir nasihatte bulunur.

'Süleyman Efendi'nin Türk edebiyati olmasi ihtimalini düsünenler de Orhan Veli'nin sözünde bir düstur, bir formüle kuvveti bulundugunu kabul ediyorlar. O, mükemmel bir sekildir; okuyanlar ona mana, heyecan getiriyor. Ben 'Kitabei Sengi Mezar'da baska bir mana, baska bir heyecan buluyorum; onu söyliyecegim, fakat evvela siiri bir kere daha okuyalim:

Hiçbir seyden çekmedi dünyada Nasirdan çektigi kadar;

Hatta çirkin yaratildigindan bile O kadar müteessir degildi; Kundurasi vurmadigi zamanlarda Anmazdi ama Allah'in adini Günahkar da sayilmazdi

Yazik oldu Süleyman Efendi'ye.

Baki'nin Sultan Süleyman mersiyesinin en güzel, bir düstur olarak zikredilmege en layik misralarindan biri: <<Berbad kildi tahti Süleyman'i rüzigar>> misragidir. Büyük bir adamin öldügünü duydugumuz zaman onu tekrar edebiliriz. Fakat taht sahibi

Süleymanlar, yani büyük adamlar yaninda bir takim da Süleyman Efendi'ler vardir: Hiç bir ihtirasi olmiyan, nasirlarindan baska hiç bir

seyin izdirabini duymayan, çirkinliklerine bile üzülmeyen, öyle mistik falan da olmadiklari için Allah'in adini da pek anmiyan insanlar.

<<Yazik oldu Süleyman Efendi'ye>> bunlardan birinin ölümünü haber aldigimiz zaman söyliyecegimiz sözdür. Dikkat edin, bundan sonra öyle bir haber aldiginiz zaman siz de söylersiniz. Nasil Baki, büyük adamlarin ölümü karsisinda duydugumuz teessürün mükemmel ifadesini, seklini bulmussa Orhan Veli de, öteki cinsten adamlarin ölümü karsisinda duydugumuz teessürün mükemmel ifadesini bulmustur. Bunun için <<Yazik oldu Süleyman Efendi'ye>> öyle manasiz, lüzumsuz, is olsun diye söylenilmis bir söz degildir, ihtiyacini duydugumuz bir formule'dür.

Orhan Veli o siirini yazarken bunlari düsünmüs müdür? Baki'nin misragini hatirlayip da ona bir pendant vücuda getirmek istemis midir?

Bilmem; belki Süleyman ismini tamamiyle tesadüfi olarak veya büsbütün baska sebeplerle intihap etmistir. Orasinin hiç bir ehemmiyeti yok: asil ehemmiyetli olan cihet bizim bir sekli heyecanimizi tasimaga elverisli bulabilmemizdir. Zamanimiz sairlerinden birinin, kendinden dört asir evvel yasamis bir saire, farkina varmadan cevap vermesi de ayrica hosa gidecek bir seydir: bununla kendisinde ananenin canli ve yaratici bir surette devam ettigini göstermis olur.

Bu bahsi -bugünlük- kapamadan sunu da ilave edeyim ki Orhan Veli'nin bütün siirlerini, bilhassa <<Kitabei Sengi Mezar>>i tatsiz manasiz bulanlar arasinda onu yavas yavas begenmege baslayanlar da var. Biri bana: <<Bu parça beni günden güne sariyor>> diye itiraf etti: hem kendisi, hem de Orhan Veli için memnun oldum."

Elbette ki kendisi için de memnundur Nurullah

Ataç; Orhan Veli gibi iki üç sairi kimsenin begenmedigi siralarda anlayip begenmis olmakla övünmesinin de yeridir...

Orhan Veli de Nurullah Ataç'i tanimakla övünürse de bu yüzden sabahin dördünde sicak yatagindan bile olur. Ankara'da bir apartmanin bodrum katinda yasarken, bir gece kötü kötü düsler görmeye baslar. Evine eskiyalarin girdigini, kendisini öldürmeye çalistiklarini görür ve ter içinde uyanir. Uyanir ama, gördüklerinin rüya olmadigini anlar. Kapisinin disindan korkunç gürültüler duymaktadir. Insan mi, silah mi yoksa ikisi mi oldugunu anlayamadigi seslere kulak kabartir. Insan sesi olduguna karar verdigi sirada kaç kisi olduklarini anlamaya çalisir. Pek bir iki kisinin çikarabilecegi bir gürültüye benzetemez sesleri. Gittikçe yaklasan gürültü, kapisinin yumruklanmasiyla durulmaz: "Hey Namussuz! Aç kapiyi!" sesleri hapi yuttugunu düsündürtse de tekmelerle açilan kapi içeriye serin bir rüzgar girmesine de neden olur. O sirada tepesinde bir adam bagirmaya devam eder: "Kalk ulan!" "Kimsin sen?" diye sorabilir ancak. Gelen yanit: "Nizamettin Nazif"tir. Birdenbire içi rahatlar Orhan Veli'nin ama, bütün bu gürültünün bir kisiden çikmis olmasina da hayretler içinde kalmistir: "Tanidigima memnun oldum. Bu saatte geldiginize göre herhalde mühim bir isiniz olmali." "Evet, der. Nurullah Ataç'a gidecegim. Evini de yalniz sen bilirmissin. Beni hemen oraya götür." "Iyi ama Nurullah Ataç hasta." "Iyi ya iste, ben de hasta ziyaretine gidecegim zaten." Sabaha karsi saat dörtte, sarhos bir adamin hasta ziyaretine gidecegine pek akil erdiremez ama, kurtulamayacagini da anlar ve kalkip giyinmeye baslar Orhan Veli.

Varlik dergisini eline alir almaz onlarin siirlerini aradigini ve doymak bilmeden okudugunu söyleyen Nurullah Ataç; Orhan Veli için yazdigi ilk yazilardan birinde, O'nun ve arkadaslarinin; Oktay Rifat'in, Melih Cevdet'in siirlerini okurken kendisinde de siir yazmak hevesinin uyandigini söyleyerek ekler:

"Ben siir yazacagim da siz benimle alay etmek için yeni bir firsat ele geçireceksiniz diye hemen sevinmeyin. Yapmam öyle sey, bilirim ben boyumun ölçüsünü. Ancak size bu gençlerin insana siiri sevdirdiklerini dünyaya bir sair gözü ile bakmagi ögrettiklerini, çevremizde umulmadik güzellikler sezdirdiklerini söylemek istiyorum"

Tüm bunlari laf olsun diye söylemez Ataç ve yillar sonra Orhan Veli'nin ölümünün ardindan yazdigi bir yazida bu satirlari yineleyerek devamini getirir:

"Bilmem ama bana öyle geliyor ki biri de yitirmemis tazeligini. Robenson, Insanlar, Bayram, Hicret... hepsi de siir yazmak hevesini uyandiriyor gene bende, hepsi de Oktay Rifat'in bir siirinde söyledigi gibi, benim için gökyüzünü birdenbire baslativeriyor, bu dünyayi bagislativeriyor."

Agaca bir tas attim

Düsmedi tasim

Düsmedi tasim

Tasimi agaç yedi

Tasimi isterim,

Tasimi isterim!

Tüm bunlara karsilik Nurullah Ataç'in yanildigi da olur. 15 Eylül 1937'de Varlik'ta yayimlanan Oktay Rifat'la birlikte yazdigi Agaç siiri için su yorumu yapar Ataç:

"Giristigi isi basaramamis, umutlari bosa çikmis bir kisinin perisanligini duyuyorum o siirde, o duygu bence çok iyi anlatilmis."

Sairimiz ise giristigi iste pek basarisiz olmus sayilmaz; siirin hikayesi sudur: Bir siirini Necip Fazil Kisakürek'in yönettigi Agaç dergisine göndermis, fakat siir dergide bir türlü çikmamis, bunun üzerine siiri geri istemis, istemesine ragmen de geri

alamamistir. Oktay Rifat'la birlikte yazilan Agaç siirinde atilan tas yerini bulmus ve yillar sonra Mehmet Selim tarafindan yazilan bir siirde de bu belgelenmistir.

Agaca taslar atilir kimi düser

kimi takilir düsmeyen taslar

daha sonra agacin basini agritir

Orhan Veli'nin kendisini bu kadar begenen adami elestirdigi de olurdu. Örnegin

16.11.1945 tarihli Ülkü gazetesindeki Dil

Bahsi adli yazisinda; Nurullah Ataç'in Necip Fazil Kisakürek'in çikarttigi Büyük Dogu mecmuasindan yaptigi alintiyi yeterli bulmamis ve Ataç'i gülerek elestirmistir:

"Nurullah Ataç galiba iyi seçememis. Çünkü köprü ve kilavuz neslinden olan Necip Fazil Kisakürek'in daha dehset cümleleri vardir."

Buna karsilik Nurullah Ataç'in da Orhan Veli'den sevmedigi siirler vardir. Bunu da birçok sairin hayranlari tarafindan bile yanlis anlasilabilecegini düsündügünü söyleyerek, Orhan Veli siiri hakkinda laf söyleyenlerin de yanildigini üstüne bastirarak sunlari söyler. Iste 2 Aralik 1950'de Ulus gazetesinde yazdigi yazidan bir bölüm:

"Bakiyorum da onun asil güzel, asil iyi siirlerini ananlar olmuyor. Tahattur, Söz, Illusion (yanilsama, gözbagcilik), Sere Serpe, Cimbizli Siir kimsenin aklina gelmiyor. Orhan Veli'den sairane, eski anlayis içinde sairane, yani kendi sanatina en uzak ne varsa onu bulup ortaya koyuyorlar. Varsa Istanbul Türküsü yoksa Istanbul Türküsü.

Bir gün Nazim Hikmet'e <<sence en kötü siirin hangisidir?>> diye sormustum. <<Salkim Sögüt>> dedi. Öyle diyecegini de biliyordum. Orhan Veli <<Istanbul Türküsü>> siirini yazdigi zaman kendisiyle çoktandir dargindim, ama bana öyle geliyor ki kendisi de begenmezdi o siiri, kendi sanatinin disinda oldugunu bilirdi."

Buradan çikan bir önemli not da; Orhan'la Ataç'in son zamanlarda dargin olduklaridir.

Kendi kendilerine ve birbirlerine devamli takilan, sakalar yapan bu ikilinin arasinin bozulmasina neden olan da yine bir sakadir.

Gelin bunun hikayesini de Mehmed Kemal'in anilarindan okuyalim, Acili Kusak dedigi, dönemin basin ve edebiyat anilarinda, Tirink Galata baslikli Nurullah Ataç'i anlattigi bölümden alintilarla:

"Orhan Veli'yi tanitan oydu. Orhan'la epey süren bir dostluktan sonra darildilar.

Darginliklari kanli biçakliydi. Hiç bir vakit karsilasamiyorlardi. Ikisini de sevenler için bu

çok zor bir durumdu. Orhan bir yere çagrilacaksa Ataç gelmiyor; Ataç gelecekse

Orhan bulunmuyordu. Içki içilen yerler bile buna göre ayarlanmisti.

Bu sirada meyhane degistirmelerin bir nedeni de buydu.

Ikisi birbirinin ardindan, birbirlerini çekistirirlerdi. Ataç'a göre artik Orhan

Veli yoktu, bir ad takmisti. Sakuli Solucan... Onunla anardi Orhan'i. Orhan'in yüzü ergenlik dedigimiz sivilce yerleri ile doluydu. Boyu uzundu, hafif kamburu vardi. Bundan kinaye sakuli solucan demisti belki de.

Birine tutulduydu. Ben hikayesini duydum.

Kafayi çektigi geceler, sevdiginin kapisina gider, esigini öpermis. Bu evin, sevgilisinin evi oldugunu, O'na Orhan söylemis. Fakat günün birinde ögrenmis ki, bu ev sevgilisinin evi degil. Alaya alindigi için çok kizmis. Orhan'a küskünlügünün bir nedeni de buydu."

Ilerleyen yaslarinda askere alindiginda; hafif kambur ve soluna yalpalayarak yürüdügü için kendi kendisine

Asker oldum süvari

Giderim yengeçvari

beyitleriyle takilan Ataç, "Orhan'in siirlerinden daha güzel" diyerek Orhan'a da takilmadan edemez. Ölümüne kadar dargin kaldigi Orhan'in kendisine yakistirdigi üç misralik tekerlemeyi de duyar elbet ve bunu da kendi kendine okur sik sik. Belki de Orhan'a duydugu özlemi böyle gidermek ister:

Nurullah Ata

Tirink Galata

Sogan salata.

ORHAN VELI’NIN PESINDEKI

POLIS

Sivil polisler pek çok sairi, yazari, ressami izledikleri gibi bir dönem Orhan Veli'yi de takip ederler. Bunun farkinda olan Orhan Veli, kimi zaman da takip edenleri azarlayip, kovalardi!...

Hatta bir dönem 'baskent', sakalli bir saire katlanamadigi için sairimizin Istanbul'a dönmesine bile neden olmuslardir. Mehmed

Kemal'in tanimlamasiyla 'siki bir polis terörü' vardir o günlerde.

"Siyasal dalgalanmalari izlemeye güçleri yetmediginden sakal makal gibi ivir zivir seylerle ugrasiyorlar, sairleri, aydinlari tedirgin ediyorlardi. O devirde sendika, sanat özgürlügü, sosyal adalet diyenin pesinde polisler vardi. Eger bu sözleri o gün Ismet Pasa deseydi, Ismet Pasanin polisleri, Ismet Pasanin pesine düserlerdi. Hele sakalli bir sairin Baskent sokaklarinda sere serpe dolasmasi mümkün degildi. Istanbul'da diyeceksiniz. Istanbul kaldirir, papazi var, hahami var, insan taninincaya dek bir süre geçinir, gider. Orhan da bunu bildiginden: 'ver elini Istanbul...' demis, annesinin Rumeli Hisari'ndaki evine yerlesmisti. Ne de olsa rahat ediyor, pek sikistirmiyorlardi. Burada otel köselerinde idi. Milli Egitim Bakanligi Nesriyat Bürosu'ndan da uzaklastirmislar, iyice bosta geziyordu. Çikardigi 'Siir Sayisi' hala aranir. O ne temiz siirler, ne güzel seçim. Adil Hanli imzasi ile çevrilen siirler de Orhan'a aittir. Bu takma adi, Dogan Aslan, Gelibolu, Koru köyü, Adil Han yöresinde askerlik ettigi için almisti. Askerligini oralarda yapanlar Adil Han'i çok iyi bilirler.

Salim diye bir meyhaneci var. Orhan'a veresiye veriyor. Orhan kaytardigi günler solugu Salim'de aliyor. Odasinin kapisina söyle bir kagit ilistiriyor: <<Herkes gider talime.. Orhan gider Salim'e>>

(Dayanamayarak Mehmed Kemal'in yazisini bölüyor ve yine kendisinin bir baska yazisindaki su açiklamayi buraya ilistiriyorum:

"Orhan'dan sonra Gelibolu'da biraz biz askerlik yaptik, biz de Salim'in meyhanesine dadandik. Orhan gidiyor diye degil, daha ucuz

gidecek bir baska yer olmadigi için... Orhan, askerken arada bir talimi asarmis. Çadirin kapisina da söyle bir kagit ilistirirmis: Herkes gider talime / Orhan gider Salim'e... Yani, bu demek ki, 'Gelin, birer tek atalim.' Talimi asan, kaytaran, içkiden hoslanan da solugu orada alirmis")

Orhan'i, simdi yikilan Istanbul Pastanesi yakininda ki otelinde sikistiriyorlar, yokken odasina giriyorlar, kitaplarini karistiriyorlar, otelciye göz dagi veriyorlardi. Otelci bir gün dayanamamis: 'Orhan Bey, otel parasini bile veremeyen fakir bir insansiniz. Polisler ne isterler sizden?' diye sormustu. Orhancik bu ne desin, verecek cevap bulamamis, boynunu bükmüs: 'Ne bileyim ben...' demis. Gerçekten de polislerin ne istedigini bilmiyordu. Gelip sorsalar, ögrenmek istediklerini polislere Orhan kendisi anlatirdi."

Buraya da Orhan Veli'nin Sere Serpe siirini yerlestirmenin tam sirasidir. Sakin, "ne alakasi var?" demeyin. 1986 yilinda, yeni Polis Vazife ve Salahiyetleri Yasasi'ni ögrenen Sinasi Nahit, siire bir misra ekler. Ben de sizleri bir tasla korkutup, iki siir okutmus olacagim:

Uzanip yativermis, sere serpe; Entarisi siyrilmis, hafiften;

Kolunu kaldirmis, koltugu görünüyor; Bir eliyle de gögsünü tutmus.

Içinde kötülügü yok, biliyorum;

Yok, benim de yok ama...

Olmaz ki!

Böyle de yatilmaz ki!

Yürü karakola!..

Bir baska olay da Caddebostan Plaji'nda gerçeklesir. Burasi Orhan Veli'nin ‘vazgeçemedigi’ yerlerden birisidir. Her yaz, firsat buldukça, o çok sevdigi denizle, burada bütünlesir. Sicak bir temmuz günü, arkadaslariyla, kumsalda otururken, plajin girisindeki setin üzerinden kendilerini takip eden bir genç adam görür. Böylesine açik açik takip eden bu gencin acemi bir polis oldugunu anlayan Orhan Veli, biraz da eglenmek için, üzerine bir seyler giyerek hizla plajin kapisina yönelir. O'nun bu hareketi acemi polisi de hareketlendirir. Bir an göz göze gelirler. Genç polis önce bir agacin arkasina saklanmaya çalisir, Orhan Veli'nin durmadan kendisine dogru kosmaya devam etmesi üzerine de kaçmaya baslar. Orhan Veli ise arkadan 'kaçma ulan' diye baslayan okkali bir küfür savurur. Bu olay hem eglendirmistir Orhan Veli'yi hem de son zamanlardaki sikintisini dagitmistir.

Bu olaylardan birkaç yil önce, Salah Birsel’in Fransizca ögretmenligi ve müdür muavinligini yaptigi Nisantasi Ortaokulu’nun ögrencilerinden biri Rifat Inkaya’dir. Kendisinin söyledigine göre, siirle tanismasi, edebiyat ögretmeninin sinifa ezberletmeye çalistigi Mehmet Akif’in Safahat’i ile gerçeklesmistir. Okul disinda bulabildigi Nazim Hikmet ve Yahya Kemal siirlerini okuyan Inkaya, Taksim Erkek Lisesi'nde okumaya baslayinca edebiyat ögretmenlerinin vasitasiyla yeni siirle tanisir. Varlik Dergisi ve diger yayinlardan Orhan Veli, Oktay Rifat ve Melih Cevdet Anday'in siirlerini okur.

Okul bittikten sonra Hukuk Fakültesi'ne baslayan Inkaya, ayni zamanda Aksam ve

Dünya gazetelerinde düzeltmenlik yapar. Yillar geçtikçe Orhan Veli'ye olan sevgisi artar ve bir gün, ortaokuldan beri yazdigi siirlerini, daktiloyla temize çekerek bir siir dosyasi olusturur. Amaci Orhan Veli'yi bulup O'na okutmaktir siirlerini.

Orhan Veli'nin ara sira Beyoglu'ndaki Lambo'nun meyhanesine gittigini ögrenir. Soguk bir nisan gecesinde, koynunda hazirladigi siir dosyasiyla beraber Lambo'nun

önünde bulur kendisini. Tereddütle içeriye girer. Cahit Irgat, Mücap Ofluoglu ve birkaç sanatçiyi daha tanir ama, Orhan Veli yoktur. Tezgahin kenarina oturur ve sarap içmeye baslar. Iki - üç bardaktan sonra, sarabin da etkisiyle Lambo'ya sorar:

-Orhan Veli geliyor mu?

-Çoktandir buraya gelmiyor.

Bu konusmayi duyan yanindaki adam dönerek sorar:

- Orhan'i neden ariyorsun?

Içkinin etkisiyle utangaçligindan kurtulmustur, yanitlar:

-Orhan Veli'nin okumasini istedigim bir siir kitapçigim var.

-Ben bakabilir miyim?

O birkaç kadeh sarabi içmeseydi belki bunlarin hiçbirini yapmayacakti ama, elindeki, daktiloda temize çektigi siirleri, tanimadigi bu adama uzatir. Okuduktan sonra;

- Bak genç kardesim, her baslangiçta umut vardir. Amatör bir sair olarak bazilari fena degildir ama, sanat, hele siir çok ugras gerektirir. Kültürsüz insan hiç bir sey yapamaz. Devam edip etmeme karari senin. Ayrica ne yaparsan yap bu tip yerlerden uzak dur. Ille de Orhan'i görmek istiyorsan yazin Caddebostan Plaji'na git. Orda görebilirsin. Simdi sana iyi geceler.

Kendisine, içtigi içkilerin parasini bile ödetmeyen bu adamin kim oldugunu ögrenemeyen Inkaya, bir kaç ay sonra Caddebostan Plaji'na gitmeye baslar ve bir gün setin üzerinde otururken Orhan Veli'yi görür. Biraz cesaret kazanmak için beklerken,

Orhan Veli'nin sinirli bir sekilde üzerine dogru geldigini görür. Saskinlikla önce bir agacin arkasina saklanir, sonra da...

Yanilmadiniz. Orhan Veli'nin sivil polis sanarak korkuttugu kisi Rifat Inkaya'dir.

Bu olaydan bir süre önce, genç bir sairle konusur Orhan Veli, siirlerini okur "Hayatini alninin teriyle kazanan, yirmi yillik geçmisi yalniz kahirla dolu bir Türk köylüsü. Yeryüzünde bir tek sahici deger tanimis, o da, el emegi" olan genç sair sorar:

- Bu siirleri bir mecmuada bastirabilir miyim?

Rifat Inkaya'nin siirlerini okuyamayan Orhan Veli, okudugu bu siirler için neler söyleyip, neler yazmis? Hep beraber okuyalim:

"Saf, temiz duyuslari yaninda bir kaç okur - yazar tarafindan ögretilmis bazi igreti hususiyetleri olmasaydi hiç düsünmeden

'elbette' diyecektim; diyemedim. Eni konu güzel siirler oldugu halde, mecmualarda çikan siirlerin alayindan güzel oldugunu gördügüm halde diyemedim. Nasihati sevmem; kimseye nasihat etmek istemem. Daha dogrusu buna hakkim yoktur. Ama, bu genç saire birkaç söz olsun söylemenin cazibesinden de kendimi alamadim. Bir takim cevherler yumurtlayip, bir sürü büyük hakikatler söyledigimi sanmayin. Hayir! Ben ona sadece o cevherler yumurtlayan insanlardan süphe etmesini, o büyük hakikatlere körü körüne inanmamasini söyledim. 'Büyük hakikatler siir üstüne midir, bil ki çogu siirden anlamayan insanlar tarafindan söylenmistir. Sen sairsin. Belki de ömrünün sonuna kadar siiri düsünecek, en çok onun çilesini çekeceksin. Sahici siirin hangisi oldugunu anlamak, onu sanat yapan çabanin nasil bir çaba oldugunu bulup meydana çikarmak, senin mi daha çok hakkindir, yoksa o laf ebelerinin, o çene kavaflarinin mi?' dedim..."

Rifat Inkaya'nin siirlerine ne oldugunu merak ediyor musunuz?

Orhan Veli'yi görebilmek için bir daha çaba göstermeyen Inkaya, 1950 yilinin kasim ayinda, Orhan Veli'nin öldügünü duydugu gece, bütün siirlerini yakar...

TARIHIN BEGENEREK ANDIGI INSAN

1942 yilinda Milli Egitim Bakanligi Yayin Müdürlügü Klasik Isler Danismanligi'nda klasik çevirilerin telif haklarini hesaplamakla görevlidir Vedat Günyol ve çevresinde bu hesaplamalardaki titizligiyle taninir. Bir gün Sabahattin Eyuboglu, yaninda ince, uzun genç bir adamla birlikte odasina girer. Ikisini tanistirdiktan sonra sorar: "Acaba Turcaret çevirisinde bir hata yapmis olabilir misiniz? Lütfen bir kez daha hesaplayin." Bütün islerini bir kenara birakan Vedat Günyol, hata olup

olmadigini bulmak için hesabi yeniden yapar. Bu sirada Sabahattin Eyuboglu yanindaki genç adamla birlikte odasina gider. Vedat Günyol hesabi tekrarladiktan sonra görür ki gerçekten hata yapmistir ama, ilk telifte eksiklik degil, birkaç liralik fazlalik vardir. Bunu bildirmek üzere Sabahattin Eyuboglu'nun odasina gider ve Alain Rene Lesage'nin Turcaret adli tiyatro oyununun çevirmeni, az önce tanistigi Orhan

Veli ile ilk sohbetini yapar...

Tanismadan sonraki dostluklari ve anilarini dinlemek üzere Maltepe Üniversitesi'nde Insan Haklari dersi veren Vedat Günyol'u bulduk. O'nun hakkinda ilk söyledikleri sunlar oldu:

"Orhan Veli'yi arada bir görürdüm.

Selamlasirdik. Çok efendi, çok saygili bir insandi. Hatta Orhan Veli efendilik ve incelik simgesiydi bence. Böyle ince, uzun bir adam; gayet terbiyeli. Yavsak Türk siirinin beline kazmayi vuran (yavsak da Arap-Acem karmasi bir sey degil) Türkçe'yi Yunus'un nefesinde, tazeliginde bulan ilk sairlerden biridir. Ama Orhan Veli, Melih Cevdet, Oktay

Rifat üçlüsünün en sairi, bence insani can evinden vuran dizeleriyle bütünlük içerisindeki

sair Oktay Rifat'tir."

Bir yazisinda Oktay Rifat'in kendi siir okulunu kurabildigini yazan Vedat Günyol'a; "bu kadar kisa olmasaydi yasami, Orhan Veli de kendi okulunu kurabilir miydi?" diye sordugumuzda çok net bir yanit aliyoruz: "Yüzde yüz kurardi tabii ki. Ömrü yetmedi. O temeli, o siir zekasi vardi Orhan Veli'nin. Hem Orhan Veli siire çok yenilik getirdi. Sairaneligi bir yana birakarak günlük yasami kaleme aldi. Siire nasiri soktu, o güne kadar olmayan seylerdi bunlar."

Kendisini, akici konusamayan ama, bir sey yazmaya baslayinca ilk cümlenin arkasindan

durmaksizin, hizla yazan biri olarak tanitan Vedat Günyol, Orhan Veli ile ilgili konusurken çok rahatti ve yerinde tespitler yapti: "Tarihin begenerek andigi insanlar daima dönüm noktalarinda bulunmalidirlar ki Orhan Veli de bu dönüm noktalarindan birindedir. Onlar bir gelenegi yikip yeni bir gelenek kurarlar. Daha dogrusu kurduklari sey içlerinden gelen yeni bir kayitlar sistemidir. Orhan Veli iste bu isi becerdi. Vezine, kafiyeye sirt çeviren rahat bir adam, siiri bir çesit düz yazi havasina sokan bir insan."

Destan Gibi adli kitabinda, Köy

Enstitüleri'nden bahseden Orhan Veli'nin

Arifiye!

Soför durdu, Enstitü Mektebi, dedi.

Süleyman Edip bey müdürün adi. Bir yol da burada duralim; Ellerinde nasir, yüzlerinde nur, Yarina ümitle yürüyenlere

Bir selam uçuralim.

misralari, elbet daha fazla konusturacakti

Vedat Günyol'u.

"1945 yilinda sagcilarin Köy Enstitüleri aleyhinde yazdiklari yazilardan dolayi 'nedir bu Köy Enstitüleri, bir ögrenelim yahu' diyen

Orhan Burian, gerekli yerlerden izinleri ve yanina beni alarak yola koyuldu. Orhan Burian çok merakli bir adamdi. O'nun sayesinde Köy Enstitülerinin ne oldugunu ögrendik. Bayildik. Anladik ki köylü uyandi mi bazi insanlara ekmek parasi (!) kalmayacak. Bizim gittigimiz

Arifiye Köy Enstitüsü'ne bizden önce Orhan

Veli de gitmis. O da kalmis orada ve bizim gibi

incelemis oralari. Hatta bir de siiri var; bilmem neyi göreceksin sakin sasirma"

Gemlige dogru

Denizi göreceksin;

Sakin sasirma.

dizelerini o kadar dogal ve o kadar güzel yorumlamisti ki O'ndan bir Orhan Veli siiri okumasini istemeden edemedik. Hiç düsünmeden ? siirini okudu:

Neden liman diyince

Hatirima direkler gelir

Ve açik deniz diyince yelken?

Mart diyince kedi,

Hak diyince isçi

Ve neden ihtiyar degirmenci

Allah'a inanir düsünmeden?

Ve rüzgarli havalarda

Yagmur igri yagar?

"Yani bizim halkimizin %99'u düsünmeden dört kitabin uydurdugu Allah kavramina inanir. Ve Orhan Veli bunu görmüs ne kadar önce, beni vurdu bu. Insanin dini aklidir bence. Aklin buyurdugu sey dinimdir benim. Orhan Veli'nin bu dizesi çok yüreklendirmisti beni. Hatta 1950 yilinda Yücel dergisinde yaptigimiz sorusturmaya verdigi yanitlar da

çok önemlidir."

Yücel dergisinin söz konusu sayisindaki sorular ve Orhan Veli'nin yanitlari söyledir:

S - Dinin de her toplumsal kurum gibi devrimlere ve tasfiyelere ugrayabilecegini kabul ediyor musunuz?

O.V. - Medeni memleketlerde, dinin inkilaplarla daha zararsiz bir hale gelebilecegine inaniyorum Bizim memleketimizde bunu mümkün görmedigim için, tasfiyeye ugramasini temenni ederim.

S - Ezan Arapça okunmus, Türkçe okunmus ya da hiç okunmamis sizce bir fark var mi?

O.V. - Suali böyle sorarsaniz fark yok. Fakat, Türkçe okunmakta olan ezani Arapça'ya çevirmenin bir manasi, çok kötü bir manasi var.

Orhan Veli bu kadarla kalmaz ve Yaprak dergisinde de bu yönde, mizahi elden birakmadigi yazilar yazar:

"Ilk Demokrat Parti hükümetinin ilk ele aldigi meselelerden biri de bu ezan meselesi oldu.

Sebebi meydanda: En mühim is buydu çünkü.

Bir hafta daha Türkçe ezan dinlemeye tahammülümüz kalmamisti. Ezan hemen

Arapça'ya çevrilmese hep birden ölecektik. Ne hayat pahaliliginin bir önemi vardi, ne elimizi kolumuzu baglayan kanunlarin. Ne köylünün kalkindirilmasini düsünmek gerekiyordu, ne okullari arttirmak, ne yurdu onarmak. Ilk üstünde durulacak is su, memleketi felakete götürmek üzere olan, ezan isiydi. Demokrat Parti'yi de hemen bu isi halletmesi için iktidara getirmistik zaten."

Orhan Veli'yi hatiplik konusunda "biraz tutuk" bulan Vedat Günyol, O'nun çevirmenligini ise "gayet güzeldi, basariliydi" diye nitelendiriyor. Mimiklerini ve hareketlerindeki detaylari sordugumuzda da su yaniti veriyor: "Ben O'nun yürüyüsünde, hareketlerinde korkunç

bir serbestlik, dogallik görüyordum. Hiç yapmacik bir hali yoktu. Çok nazik bir insandi. Birkaç kez de vapurda karsilastik. Eskiden vapurlarda ikinci mevki vardi. Vapurun ön tarafinda. O da oraya gelirdi. Kendini begenmis bir insan degildi ve bilinçli, yaptigini gayet iyi bilen biriydi. Günümüzde zor bulunur O'nun gibisi..."

ÜÇ BES SEKIZ YETMEZ!

'Tarlada Bir At Basi' Bakislarimi gazetedeki o resimden uzun zaman çekememis ve sonra da altindaki bu haber basligina demir atmistim. O zamana kadar da "ne güzel bir kilim deseni" diyerek çipami düsün denizimden çikaramamistim. Tipki 1947'de, Bursa Hapishanesinde, Nazim Hikmet'in kendisine gönderilen kitaplardan birisinin kapak resmine takilmasi gibi takilmistim ben de. Nazim, Bedri Rahmi Eyuboglu'nun çizdigi bu kapaga bir saat boyunca tipki bir sarki dinler, bir yazi okur gibi dalip gitmistir. Bir de kitabin içindeki siirleri okuyunca... Evet, siirleri okuduktan sonra günlerce kitabi kafasindan çikaramamistir. Resimle siirler O'nun düsün denizinde yosunla kaya, istiridyeyle inci gibi bütünlesmistir. Elbette ki Bedri Rahmi, kapaktaki bu resimde bütün hünerini

sakitmistir ama, Yenisi adli bu kitabin sairi Orhan Veli de ondan geri kalmamistir. Nazim kitabi "kaybetme" notuyla birlikte oglu Memet'e göndermistir. Aradan bir kaç ay geçer; Nazim resmi görmek, siirleri tekrar okumak ister. Bu mümkün olmayinca da bir siir yazar: Bir Siir Kitabinin Kapak Resmi.

Gazetedeki resmi görmemin üzerinden aylar geçti. Bu arada tekrar tekrar inceledigim bu atin 'basi' da bana bu yaziyi yazdirdi. Kilim zannettigim resim, gerçekte Avustralya'nin Melbourne kentindeki bir tarla imis. Victoria

Teknik Üniversitesi'nden Debbie Barrie'nin sanat ödevi olan bu atin basi, tam 12 hektarlik tahil tarlasini kaplamaktaymis. Eger Debbie'ye bu sanat (ve tahil) eserini olusturabilmek için neden iki ay ugrastigini sormaya cesaret edebilirsek, su yaniti aliriz :

"Ilkokul ögretmeni olmaya hak kazanabilmek için."

Bu korkunç yanitla düsün denizimde önce Melbourne kentine kadar yüzdüm, Debbie'yi bulup konusmak istiyordum. O'na soracagim o kadar çok soru vardi ki! Tam O'nu buldugum sirada tanismak, bu sorulari sormak için hamle yapacaktim ki aklima Ingilizce bilmedigim geldi. "Acaba Fransizca, Almanca ya da Italyanca biliyor mudur?" diye düsünmeme de gerek yoktu çünkü, bu dilleri de bilmiyordum. Yoksa O'nun Türkçe bilmesi mi gerekliydi? Pekala ya biliyorduysa? Bu daha korkunç olurdu sanirim. O, bir sinif ögretmeni olabilmek için bütün bunlari yapmisken; ben teknik ögretmen olabilmek için neler yapmistim? ('Yaptirmislardi' diyerek kendimi biraz temize çikarabilir miyim?)

Sinif ögretmeni olabilmek için aldigi egitimin standardini gösteren tarladaki o at basi, halime gülüyormusçasina çalisma masamdan bana bakiyor. Bu haldeyken hangi yüzle, kime ne sorabilirim?

"Hiç degilse 8 yil olsun" dedigimiz temel egitimi bir yana birakalim da önce bu sorunumuza, egitim sistemimizin içerigine bir bakalim. Alman sair Otto Wiemer'in kendi ülkesi için yaptigi 'Sonuç' tespitinin ülkemizde de geçerli olmadigini ispat edecek bir babayigit ariyorum, ölü ya da diri:

Her zaferde

Okulumuz tatil edilirdi

Çok zafer kazandik biz

Onun için biz

Az sey ögrendik.

Bizler de çok az sey ögrendik.

Elbette ki ögrenciler de suçlu ve egitim sistemimizden siyrilarak kendi kendini yetistiren ögrenciler de var. Fakat birinci dereceden cinayet sanigimiz egitim sistemimizdir.

Halbuki okul disi egitimlerle de çok sey ögrenebilenler var. Örnegin; Paulo Coelho'nun Simyaci romanindan birkaç paragraf

okuyalim. Simyaci'nin çobanlik yaptigi günlerde, O'nun kitap okudugunu gören bir kiz sorar:

"-Çobanlarin kitap okuyabildiklerini bilmiyordum.

Yanitlar çoban:

-Koyunlar kitaplardan daha ögreticidir."

Çobanin asil söylemek istedikleri bunlar degildir ve kitabin sol tarafindaki sayfa sayisi

arttikça, çobanin kiza okumayi nasil ögrendigini anlatisina sahit oluruz:

"16 yasina kadar papaz okuluna gitmisti. Ana babasi onun din adami olmasini istemislerdi; tipki koyunlari gibi, yalnizca su ve yiyecek için çalisan yoksul bir köylü ailesi için gurur kaynagiydi böyle bir sey. Latince, Ispanyolca ve din bilim okumustu. Ama daha küçüklügünden itibaren dünyayi tanimayi hayal etmisti, Tanriyi ya da insanin günahlarini ögrenmekten daha önemliydi böyle bir sey. Bir aksam, ailesini görmeye giderken, bütün cesaretini toparlayip babasina

rahip olmak istemedigini söyledi. Yolculuk etmek istiyordu."

Iste simyacinin asil egitim ve ögrenim serüveni bu yolculuga çikisiyla baslar. Neler mi ögrenmistir?

"Endülüs kirlarinda geçirdigi zaman içinde, izlemesi gerekli yolla ilgili isaretleri yeryüzünde ve gökyüzünde okumaya alismisti. Falanca kusun varligi yakinlarda bir yilan bulundugunun isaretiydi. Filanca çali ise çevrede su bulundugunun belirtisiydi. Bunlari ögrenmisti. Bunlari koyunlar ögretmisti ona."

Nasil mi becermistir?

"Bu hiç kuskusuz büyük bir sabir gerektiriyordu ama, sabir bir çobanin ögrendigi ilk erdemdir. Koyunlarin kendisine ögretmis oldugu dersleri bu yabanci dünyada uygulamaya koydugunu bir kez daha anladi."

Ancak çobanin (Simyaci'nin) ögrenme serüveni bitmiyordu. Mezara gidinceye dek devamli bir seyler ögrenecegini, henüz

ögrenememisse de koyunlar hakkinda çok önemli bir gözlem yapmistir:

"Su ve yiyecekten baska bir sey aramiyorlar. Galiba onlar ögretmiyorlar: Ben ögreniyorum."

Yine de koyunlari yabana atmaz ve sunu kabul eder:

"Koyunlar çok önemli baska bir sey ögretmislerdi: Yeryüzünde herkesin anladigi bir dil vardir ve kendisi, dükkani gelistirirken bu dilden yararlanmistir. Bu coskunun dilidir, arzu edilen ya da inanilan bir seyi gerçeklestirmek için sevgi ve tutkuyla yapilan

girisimlerin dilidir.Tanca artik onun için yabanci bir kent degildi. Burayi fethettigi gibi bütün dünyayi fethedebilecegini hissetti."

Bütün dünyayi neden fethetmek ister bu

çoban, biliyor musunuz? O'na göre "her sey yazili oldugu için her seyi bilebilirdik."

Elbette ki her sey yazili degildir, hatta bir zamanlar hiç bir sey yazili degildi. Aydinlar, mucitler, dahiler sayesinde yazildi ve yazilacak. Buna da verilebilecek en güzel

örnek Thomas Alva Edison'dur. Sadece üç ay okula giden, daha sonra annesi tarafindan egitilen Edison'un pek çok icada imza attigini biliyor ve yaniliyorsunuz.

Bes parasiz bir sekilde New York'taki Lows Gold Indikator Company'de çalisan arkadaslarinin odasinda yatip kalkarken, bir gün bu sirketin nakledici santralinin bozulmasi Edison'un hayatinin dönüm noktasi olur. Kimsenin tamir edemedigi santrali, Edison, iki saat gibi kisa bir zamanda tamir eder ve 300 dolar gibi yüksek bir ücretle ise alinir. Ilk icadi elektrikli kayit cihazini da bu sirkete 40.000 dolara satar. Bu parayla New York'ta bir dükkan açar ve burada baskalarinin

icatlarindaki aksakliklari da giderir. Aslinda Edison'un genelde yaptigi da budur.

Aydinlik girisimcileri, 'Sürekli Aydinlik Için Bir Dakika Karanlik' eylemi sirasinda gazetelere, Edison'a tesekkür eden ilanlar vermeden önce Meydan Larousse Ansiklopedisi'ne baksalardi O'nun için yazilan su satirlari okuyabileceklerdi:

"1878'de akkor flamanli ampulü seri halinde piyasaya sürdü. Her ne kadar bu da kendi bulusu degilse de ona ekonomik olan bir elektrik sistemi uyguladi."

Su bir kaç kelimeye dikkatinizi çekmek istiyorum:

"bu da kendi bulusu degilse de..."

Pek çok bulusu gibi fonografi da ondan önce birisi bulmustur. 1877'de Fransiz Bilimler

Akademisine sunulan rapordaki imzaya göre, gramofonun temeli olan fonografin mucidi Charles Cros adli Fransiz bilgin ve sairdir. 1842-1888 yillari arasinda yasayan, renkli fotograf çekme teknigini de bulan sair Çirozname adli siiriyle ünlüdür. 19 Mart 1946 tarihinde Tercüme dergisinde yayimlanan bu siirin altinda, çevirmen kelimesinin yanina

önce iki nokta üst üste konmus, onlarin yanina da Orhan Veli ismi kazinmistir.

Beyaz kocaman bir duvar - çiplak mi çiplak

Üzerinde bir merdiven - yüksek mi yüksek

Duvar dibinde bir çiroz - kuru mu kuru

...

Ben bu hikayeyi düzdüm - basit mi basit

Kudursun bazi adamlar - ciddi mi ciddi

Ve gülsün diye çocuklar - küçük mü küçük

Kimileri "temel egitim 8 yil olmali" derken ÇYDD gazete ilanlari ile bizleri uyariyor: “Dikkat; yakinda ülkemize 11 yillik temel

egitimden geçmis çöpçüler turist olarak gelecek."

Egitim sistemimizdeki bos vermisligimize çok basit (ayni zamanda çok aci) bir örnek verebilirim. Dünyanin en büyük ikinci harp okulu olmasi ile övündügümüz, Tuzla Deniz

Harp Okulu'nun oldukça büyük bir

kütüphanesi var ama, ortada ne bir kitap ne de bir okur bulunmakta. Görevliye sordugunuzda kitaplarin özel odalarda oldugunu (laf aramizda, hiç sevmem kitaplarin okuyucularin gözlerinden bile saklandigi kütüphaneleri), ögrencilerinse genelde bilgisayar kullanarak istedikleri, arastirdiklari bilgiye ulasabildiklerini ögreniyorsunuz. Ancak kütüphanenin girisindeki Atatürk'ün su sözünü okuyunca oraya hiç kimsenin girip-çikmadigini anliyorsunuz. "Egitimdir ki bir milleti ya özgür, sanli, yüksek bir toplum halinde yasatir ya da bir milleti esaret ve sefalete terk eder." Bir karis büyüklükteki harflerle duvara yazilan bu yazi, sadece Türk Dili'ni bilmedigimizin degil, ayni zamanda dogrusuna bakarak yanlisini yazmayi basardigimizin da bir belgesidir. Dogrusunu yazmak varken 'ki' baglacini 'egitimdir' kelimesine yapistiran ellerle, onu kontrol eden gözlerin sahiplerini cani gönülden kutluyor ve bu hatanin düzeltilmeyip, 'egitim sistemimizin utanç duvari aniti' olarak korunmasini öneriyorum...

Tuzla Harp Okulu’nu bir yana birakirsak 1995 yilinda Avrupa’da Yilin Müzesi ödülünü alan Bodrum Kalesi’ndeki Bodrum Sualti Müzesi de benzer ilgisizliklerden yakinmaktadir. Kale duvarlarinda yer alan tanitim panolarindaki benzer imla hatalari kalenin boyunu asmaktadir.

Edebiyat uzayinin Egitim yildizinda, (tipki Simyaci'nin koyunlardan bir seyler ögrendigi gibi) birileri de tasi kendine ögretmen seçer. Ursula K. Leguin'in En Uzak Sahil adli romaninin kahramani Arren anlatiyor:

" 'Enlad'da' dedi Arren bir süre düsündükten sonra, 'ögretmeni tastan olan çocugun hikayesini anlatirlar.'

'öyle mi?.. Ne ögrenmis peki?'

'Soru sormayi'. "

Soru sormak için bile bir seyler bilmek gerekir. Biz daha bunu ögretemiyoruz ki uzaya gidecek astronot yetistirelim. Rica minnet, bayragimizi götürecek birisini bulduk, nasil olsa bir gün dalgalanacak. Bos verelim bunun için astronotu ve "Hosça kal ay, elveda feza" diyelim. Aydan, fezadan bahsetmisken

'kainattan' da bahsedelim; Mathias Lubeck'in

Tanriyla Milli Egitim adli siiriyle:

"Çözülür" demis Faust "bu kainatin sirri,"

Ve bu yüzden çarpilmis Tanrinin cezasina;

Demek ki hikmetinden sual olmayan

Tanri

Razi degil milletin okuyup yazmasina.

Kizdiniz mi? Kizabilirsiniz elbette. 17. yüzyilda sair Nesimi'ye de birileri kizmis ve derisini yüzerek idam etmisler. Yedi parçaya bölünen cesedi ibret olsun diye; sairin sevildigi, siirlerinin okundugu yedi kente gömülmüstür. Ne mi yapmis Nesimi? Siir yazmis. Sunun gibi:

Gah giderim medreseye, ders okurum hak için

Gah giderim meyhaneye, demlenirim ask için

Sofular haram demisler askimin sarabina

Ben doldurur, ben içerim günah benim kime ne!...

Egitim sistemimize bu kadar tas attiktan sonra, "ah basim" diyerek, biraz üzerinize aliniyor ve "bizde de suç var ama, ne yapabiliriz?" diye soruyorsaniz, "Orhan Veli'nin çocukluk arkadasi, can dostu ve ne kadar az taninsa da çok önemli bir sair olan Halim Sefik'in ÇOCUK adli siirine kulak verin" diyebilirim:

Kalkinmada ilk sart egitim Egitim kitapla olur

Çocuk hepimizin akillisi Siz okursaniz o da okur

SAIRLERIN DÃœELLOSU

Eski çaglarda tanrinin bir takdiri olarak kabul edilen düello, daha sonra kan davasinin hafifletilmis sekli oldu. Ilk çaglarda, savaslardan önce, savas sirasinda ve daha sonra yapilan teke tek vurusmalarla ortaya çikan düello, daha ileriki yillarda, özellikle törelerle geleneklerin kanun yerine geçtigi; kanunlari bilen hakimlerin pek fazla olmadigi çaglarda anlasmazliklari çözmek için yapilmaya baslanir.

Düelloyu herkesin yapmasi imkansizdir. Ancak asiller ve hür insanlar düello yapabilirdi.

Düelloyu kaybeden, yenilgiye ugrayan taraf suçlu olarak kabul edilir ve ölmemisse cezalandirilirdi. Günümüzde de güçlünün hep hakli oldugu davalar vardir. Can Yücel'in ancak 7. yüzyilda yasanmasi gerektigi halde günümüzde de süren bu sistemi anlattigi Bir Çin Siiri konuyu daha iyi anlatir:

Davaci zengin, davali yoksulsa

Zenginden yana isler yasa

Davaci yoksul, davali zenginse

Davalida kalir yine nizali arsa

Davaci da davali da zenginse davada Özür diler çekilir aradan kadi

Davaci da davali da yoksulsa, bak Sade o zaman iste yerini bulur hak.

Her iki tarafin da kan bagisinda bulunmasi halinde, Paraguay'da düello yapmanin yasal

oldugu gibi bir lüzumsuz tafsilati araya sikistirdiktan sonra, edebiyata geçebiliriz...

Dünya edebiyatinda, Anton Çehov'un Düellosu, Düello Edebiyati'nin bas eserlerindendir. 19. Yüzyilda, Karadeniz kiyisinda yasayan memur Laevski, ilk gençlik yillarinin bosu bosuna geçtigini düsünse de bütün gününü içkiyle, kumarla, bos bogazlikla harcar. Alman asilli bir biyolog olan Von Koren ise Laevski'den nefret etmektedir. Aralarinda gerginligin arttigi bir gün Von Karen,

Laevski'yi düelloya davet eder. Düellodan

önceki gece kendisiyle iç hesaplasan Laevski, geçmisinin kayitsizliklar ve yalanlarla dolu oldugunu görür. Ertesi gün, düelloda ölen olmaz ama, ölüm düsüncesi Laevski'yi sarsmistir. Bu olaydan sonra da yepyeni bir insan olur. Artik isine baglidir, dürüsttür. Bir düellonun insan hayatini düzene koydugu da herhalde yalnizca edebiyatta gerçeklesmistir.

Ortaçag Avrupa Edebiyati'nda sik sik rastlanan düellolarin yani sira, edebiyatimizda da M. Sevket Esendal'in

Izzet, düello teklif et!

misrasi, düellonun rastlandigi birkaç misradan biridir.

Günümüzde yazarlarimiz - sairlerimiz kalemlerini bir kiliç gibi kullanarak birbirlerine saldirmayi huy edindiler. Hiç kimse tüfegin icadiyla bozulan mertligin, kilicin icadiyla mi icat olundugunu düsünmüyor.

Halbuki ne güzel düellolar yapar asiklarimiz. Etlerine batan tek seyse bir ignedir. Bazi harfleri kullanmadan yapilacak bir düello için dudak arasina konan bir igne...

Kimi zaman sairlerimiz de birbirlerini düelloya davet etmislerdir. Bunlardan biri, yakin zamanlarda Gebze'de yasanir. Halen

Gebze'nin 2. noteri olan Muammer Burdurlu, uzun zamandir beyaz esyaci olarak tanidigi Akgün Akova'nin ayni zamanda bir sair oldugunu, sans eseri ögrenince solugu Akova Ticaret'te alir.

Akgün Akova'yi düelloya davet eden Muammer Burdurlu, silahlari da seçmistir; ikisi de kendi siirlerini kullanacaklardir.

Düelloda kaybedeni halkin seçmesi için Gebze Meydani'nda Atatürk Heykeli'nin önünü düello için uygun bir alan oldugunu söyleyen Burdurlu, atesli konusmasini söyle sürdürür:

"Siz gençler, kargacik burgacik seyler karalamakla sair olundugunu zannediyorsunuz. Var mi hiç ölçünüz, var mi hiç kafiyeniz? Oysa ne güzeldir failatün, failün, failün..."

Bu düello gerçeklesmis midir? Akgün Akova'ya göre "Hayir!" Ne nasil kurtuldugunu anlatir

Akgün Akova, ne de kurtulmak için yaptiklarini...

Bu yüzden biz de baska bir düelloya kalemimizi uzatalim. Benzer bir düello, 1949 yilinda gerçeklesir. Yahya Kemal bazi genç sairleri Ankara'da Kerpiç Lokantasi'nda yemege davet eder. Yaprak dergisinin sairlerinin arasinda Orhan Veli, Oktay Rifat, Melih Cevdet, Sabahattin Eyuboglu ve Mahmut Dikerdem vardir. Bu tip toplantilarda çevresindeki sairlerden siirlerini okumasini isteyen Yahya Kemal, önce agir, melankolik ve aruz vezinli siirlerinden birini silah olarak çeker. Ondan sonra genç sairlerden ilk olarak Oktay Rifat söz alir. O'nun silahi da son zamanlarda yazdigi Yalanci Dolma siiridir:

Su zeytin yagli dolma Yemek degil rezalet

Rezalet rezalet rezalet

HÃœRRIYET MÃœSAVAT ADALET

Yahya Kemal böylesine bir düelloya girdigine bin pisman olmustur. Yemegin devaminda yaptiklarini Mahmut Dikerdem'in anilarindan okuyalim: "Kendisi ile alay edildigini zannetti. Bize arkasini döndü ve sürekli öksürdü. Bu gitmemizi istiyor anlamindaydi. Herkes teker teker ayrildi. Oktay Rifat'in hiç böyle bir niyeti yoktu ama..."

Bu olayi bilen Metin Eloglu, su iki dizeyi Oktay Rifat'i yüceltmek için yazar:

Adalet müsavat hürriyet demeye Sadece yürek ister.

Orhan Veli, o gece Kerpiç Lokantasi'ndaki masada siir okumamistir ama, yillar önce

Yahya Kemal'le benzer bir durumda

konusmuslardir. Bir gün Bogaz Vapuru'nda karsilasir sairler. (Bu olayin Park Otel'in balkonunda geçtigi de söylenir.) Ne de olsa vapur yolculugu, surdan burdan konusulduktan sonra "Yeni siirler var mi?" diye sorar Yahya Kemal. "Var!" diyen Orhan

Veli, Efsane adli siirini okur:

Bir zamanlardi bu gam hanede bir dem vardi

Gece sahilde sular fecre kadar

çaglardi

O çagiltiyla beraber dögünürken def ü cenk

Bir günes dalgalar üstünde dogar rengarenk

Mavi bir gökyüzü titrerdi güzel bir histe

Rindler mugbeçeler mest bütün mecliste

Ve o haletle bütün kahkahalar nagmelesir

Dilde Yahya Kemal'in sarkisi sehnamelesir

O gürültüyle sular çalkalanir çaglardi

Bir zamanlardi bu gamhanede bir dem vardi

Lakin artik o hayal alemi bir efsane

Ses sada yok bu degil sanki o devlethane

Orhan Veli'nin bu siiri Yahya Kemal, Refi Cevat Ulunay ve Kadircan Kafli gibi birçok

kisinin övgüsünü kazanmistir. Oysa O, bu siiri edebiyat temelinin, siir bilgisinin ne kadar güçlü oldugunu göstermek için yazmistir. Okumasi bitince "Siz biraz daha gayret etseniz bizi de geçeceksiniz" diyen Yahya Kemal'e "Aman efendim, biz bunu alay olsun diye yaziyoruz" yanitini verir.

Yanlis anlasilmasin; Orhan Veli, eski siiri bilir ve önemserdi. Bir gün, henüz Yahya Kemal yasarken (zaten Orhan Veli'den sonra ölmüstür) Kaynak Dergisi, yeni sairlere Yahya Kemal için ne düsündüklerini sormustur. O'nu göge çikaranlar oldugu gibi yerin dibine batirmaya çalisanlar da olmustur ama, Orhan Veli verdigi yanitlarla O'nun siirini anladigini göstermis, O'na olan saygisini, sevgisini, borcunu söylemistir. Buna karsilik Yahya

Kemal'in davranislarina anlam vermek imkansizdir. Örnegin; bir gün evine geldiginde kapisinda bir kagit bulur Sabahattin Eyuboglu:

Kapilar, pencereler savletime bigane:

Ses sada yok, bu degil sanki o devlethane.

Pürüzsüz bir el yazisiyla yazilan iki beyitin Orhan Veli'nin elinden

çiktigini

anlamakta zorlanmaz Sabahattin Eyuboglu çünkü, onlarca mektup almistir O'ndan. Bu iki beyiti okudugu Yahya Kemal ise; "Vay yezit, vay!" demekle kalmaz, kendisine Efsane siirini hatirlattigi için olsa gerek bir daha da duymak istemez bunlari. Eyuboglu'nun notlarindan sunlari da okuyabilirsiniz:

"O yillarda Orhan'in içinden zor çikilir rubai vezinleriyle yaptigi Hayyam çevirileri de üstadi bir hayli sasirtmisti."

Evet, Yahya Kemal Efsane siiri karsisinda hiç düsünmeden, kendince bir övgüde bulunmus ama, gerçegi görememistir. Yillar önce bir gün Orhan Veli'ye çevredeki apartmanlari göstererek:

"Köskleri var, halayiklari var. Fakat bizim duyduklarimizi duymuyorlar, bizim düsündüklerimizi düsünemiyorlar. Biz düsünüyoruz, düsünülmüs halde kendilerine anlatiyoruz, yine anlamiyorlar" diye suçladigi insanlarin konumuna düsmüstür.

Ilerleyen yillarda Orhan Veli'nin eski siire karsi olan sözleri, yazilari artar. Bunu eskiye bagli olanlari sarsarak saskina çevirmek ve yadirgatarak ilgilerini çekmek için yaptigini söyleyenler olsa da Yahya Kemal O'nu bu konuda söyle elestirir:

"Bu sair, okuyucuyu kendisine hayran birakmak degil, hayrette birakmak istedi. Halbuki hayret çabuk geçer, hayranliksa uzun müddet devam eder. Siirin gayesi hayret ettirmek degildir."

Görüldügü gibi bu söylediklerinde de yanilmistir Yahya Kemal. Çünkü Orhan Veli insanlari hayrete düsürmek istemisse bile bu hala devam etmektedir. Halbuki Yahya Kemal'den bir kaç dize bilen insan o kadar az ki...

Yahya Kemal'in bir begenip bir begenmemesi kafanizi karistirdiysa, iste bir konusmasi daha:

"Sizin kusakta hayran oldugum bir taraf var. Ben yillarca çabalayip bir türlü anlatamadigim siiri senin kusak kolayca anladi. Orhan Veli'den, Cahit Sitki'ya dek hemen hemen bütün kusak siirin hakikisiyle, sahtesini ayirmakta birlesiyor."

Bu laflari söyledigi Cahit Tanyol'un sahit oldugu bir olay da su sekildedir. Bir gün

kendisini ziyarete gittigi sirada O'nu, elinde Orhan Veli'nin bir kitabiyla bulur.

"Nesesi yerindeydi. 'Ver elini Edirne sehri.' (Kesan) Bu dizedeki rahatlik, onu büyülemis görünüyordu. Sonra: 'Dizi dizime deger bir tazenin' (Yolculuk) dizesindeki söyleyis tazeligine isaret etti. Ben, bunlarin kendisinden gelen siir zevkinin yeni kusaklardaki yansimasi oldugunu söyledim."

Daha sonradan Vazgeçemedigim adli bu kitabin ilk sayfalarina bakan Cahit Tanyol, Orhan Veli'nin imza ve ithafini görür: "En genç sairimize!..."

Orhan Veli'nin benzer yazilarinin sayisi hiç de azimsanamaz. 1 Mayis 1946'da Ülkü gazetesinde yazdigi Siir Mecliste yazisindan da Yahya Kemal'in Milletvekilligini ögreniyoruz:

"Istanbul Milletvekilligini Yahya Kemal kazandi. Buna sevinmek mi lazim bilmiyorum. Çünkü Yahya Kemal simdiye kadar birçok büyük mevkilerde bulundu. Bu mevkilerin en büyügü de Yahya Kemallik mevkii idi. Baki'nin bir misraini, 'Dervis kendi basina sultan olup gezer' misraini ihtimal onun kadar hiç kimse duymamistir. Ben Yahya Kemal namina degil, daha çok, milletvekilligi namina seviniyorum."

Yahya Kemal ise bir baska yazisinda Orhan Veli'yi "Dompsey'in karsisina tabancayla çikiyorsunuz" diye elestirir. Bu sözün yorumunu ve Orhan Veli'nin cevabini Sunay Akin'dan okuyalim:

"Birinci Yeni karsisinda eski siiri temsil eden <<Sairi Azam>> Yahya Kemal, kendini kasabanin serifi görüyor olacak ki, gücünü

kanitlamak için tabanca markalariyla söz düellosuna baslamis. Orhan Veli ise yanitini yillar sonra, 15.02.1950 tarihli Yaprak gazetesinde verir: 'Browning tabancasini kullanan aslinda biz degiliz. Büsbütün tersine, kurallardan vazgeçmeyenlerin çifte tabancalarla geldiklerini gördügümüz halde, ise elimizdeki tabancayi bir kenara birakmakla basliyoruz.'

Orhan Veli 12 yasindayken, evlerinde çalisan hizmetçi kizi Flober tabancasiyla korkutmak istemis ve agir yaralanmasina neden olmustur. Sairin, tabancayi 'bir kenara' birakmasini çok iyi anliyoruz. Ne de olsa, tabancayla saka olmaz!..."

(Sunay Akin'in aklina gelmeyen bir seyi de biz ekleyelim: 7.65mm.'lik otomatik tabancayi icat eden John Moses Browning degil; 19. yüzyilin önemli iki sairi, kari-koca Browning'ler bizim için önemlidir. Elizabeth Barrett ve Robert Browning çifti...)

Tüm bunlardan agzinin payini alan sair Yahya

Kemal, ancak Orhan Veli'nin ölümünden sonra düelloya devam etme cesaretini bulmus, Orhan Veli ile birlikte birçok degerli sair ve yazari asagilayarak yermeye çalismistir. Böylece 1956 yilinda Sermet Sami Uysal'la yaptigi konusmada da kendi seviyesini bir kez daha ortaya çikarmistir:

"Ahmet Hasim siirden ne anlar... Nazim Hikmet sair degildir... Halit Ziya hiçbir sey degildir... Sait Faik çok sisirildi... Oktay Rifat da, Orhan Veli de cahil ve geri kimselerdir..."

Kafasi karisik adam Yahya Kemal'in, 17.11.1950 Cuma günü ögle namazindan bir

saat önce tiras olup giyinirken, yanina gelen Cahit Tanyol'a "Iyi geldin Tanyol, Orhan'in cenazesine gidelim" derken de gidip gitmeme konusunda kararsizdir. Bakin hangi nedenlerden dolayi cenazeye gitmesinin dogru olmayacagini düsünüyor: "Tanyol, bu cenazeye gitmemiz dogru olur mu? Bu gençlerin siir anlayisi bizimkine muhalif. Hatta onun da önemi yok, fakat bunlar çikardiklari Yaprak adli bir gazetede birçok defalar aleyhimde bulundular. Simdi benim bu cenazeye gitmemi istismar ederler, sömürürler ve bundan bir nevi siginma manasi çikarabilirler. Belki de gazeteler Yahya Kemal de cenazede vardi, diye yazarlar. Ve bu onlarin siir anlayisi için reklam olabilir. Siiri bizim anladigimiz gibi düsünenlerin yolunu sasirtabiliriz. Oysa biliyorsun, ben bunlarin siirlerine inanamiyorum. Siir ne nükte ne de zihin oyunudur. Siirin tabiati realitedir. Siir mücerret soyut kavramlardan kaçar. Descartes, Kant, Hegel zihni spekülasyonda hiçbir sairin yetisemeyecegi mertebeye ulasmislardir."

Bu yazidaki son sözümü Yahya Kemal gibi düello sevenlere söylemeyi istiyordum; "unutmayin ki çektiginiz kiliç size kiliç olarak geri döner" diye ama, Bedri Rahmi

Eyuboglu'nun Istanbul Destani ile bitirmemek olmaz:

Istanbul deyince aklima

Yahya Kemal gelirdi bir eyyam

Simdi Orhan Veli gelir.

Deminden beri dilimin ucundasin

Orhan Veli

Deminden beri senin tadin senin tuzun

Senin siirin senin yüzün

Yarali bir güvercin misali Basimin üstünde dolanir durur

Gelir sessizce konar bu siirin bir yerine

Neresine mi arayan bulur

Erbabi bilir.

Deli eder insani bu sehir deli Kadehlerin çinlasin Orhan Veli

SALAH BIRSEL'IN GARIP YANI

1941 yilinin nisan ayinda Nisuaz'da tanisirlar,

Orhan Veli ile Salah Birsel.

O yillarda Istanbul'a geldigi zamanlarda mutlaka Nisuaz'a ugrardi Orhan Veli. Iste o günlerden birinde de Salah Birsel'le salonun sagindaki kasanin önündeki masada oturup konusurlar.

Salah Birsel, ilk gördügü zaman Orhan Veli'yi

"zeka gerisi" zanneder. Uzun mu uzun boyu, hallaç pamugu gibi atilmis yüzü, sarkik dudagi ve bobstil giyinisi yüzünden böyle düsünür ama, kisa bir süre sonra "kazin ayaginin öyle olmadigini", konustukça O'nun "yaldir yaldir bir zeka tasidigini" anlar.

Buna ragmen Orhan'a kizmasinin iki nedeni vardir; birisi "Orhan Veli, karsisindakine büyük bir deger veriyormus gibi davranirken, cümlelerin altina kendi propagandasini sokusturmaktan da hiç geri kalmiyordur." Hatta bu yüzden O'nun sözlerine kapilmamak gerektigini bile söyler. Diger neden de Orhan Veli'nin verdigi bahsistir. 30 kurusluk kahve için verdigi bahsisle kendisinin bir yili denklestirebilecegini düsünür. Ama kizmasinin nedenleri bunlar degil, Nisuaz'in piyasasini bozmus olmasidir. O'na göre Orhan'in böyle büyük bahsisler dagitmasinin nedeni "Para

ödeme zamanlarinda kasadaki kaknem karinin kulagina 'Artist' sözcügünü fislar, kahve ya da çayin yari parasini öderler. Kimi zaman da hiç bir sey içmeden çikip giderler."

Isin asli tanismadan önce de Orhan Veli'yi yakindan takip ederdi Salah Birsel. Örnegin, Nurullah Ataç'i "Orhan Veli'yi üne kavusturmak için elinden geleni ardina koymamakla" suçlar. Hatta Mehmet Ali Sel'in

Orhan Veli'nin takma adi oldugunu bilmedigini bile tespit eder. Hepsinden önemlisi Hay- kay'lari yillar önce baskasi da yazmistir. Fikret Adil'in çikardigi Artist dergisinde Mehmet Raif, Hayku ismiyle siirler yazmistir. Bu siirler hiç bir yanki uyandirmadigi için de Mehmet Raif baska hiç bir dergide görünmemistir. "Ataç da Mehmet Raif'in ardindan kosacak degil ya,

Orhan Veli'yi pehpehlemeyi daha kolay bulmus ve onu bu kez Haber gazetesinin 24 Aralik 1937 sayisinda asil siir yazan ozanlar katina çikarmistir."

Ataç'i dergileri yeterince izlememekle elestirecegine bu gibi basit çirkinliklerle elestirme hatasina düsen Salah Birsel, Orhan Veli'ye de ayni sekilde davranir: "Orhan Veli adini üne kavusturmak için geceyi gündüze katarak planlar düzer. Bu planlar kimi zaman

Kadiköy Halkevinde yaptigi konusma sirasinda masanin üstüne boylu boyunca uzanmak, kimi zaman da Ahmet Hamdi ile Sariyer'e kayik safasina çikmisken kayigi devirip denize düsmek biçiminde sonuç verir. Hele Orhan Veli bu ikinci türünden olanlarin gerçekle ilgisi olmamasina aldirmaz, sadece gazete sütunlarinda yer almasina dikkat eder.

Kisacasi, Orhan Veli gemisini yürütmeyi bilir. Istanbul'a her ayak bastiginda hemen Sevket

Rado, Vala Nureddin, Nizamettin Nazif gibi

fikra yazarlarini yoklar, kendisi üzerine bir yazi yazdirmadan onlarin yakasini birakmaz. Uydurma kayik safasi haberinde yanindaki kisinin herhangi biri degil de Ahmet Hamdi Tanpinar olarak gösterilmesi de Orhan Veli'nin planlari nedenli ince hesaplara dayandirdigini ortaya koyar."

Hangi tarafindan tutarsaniz tutun, tutarsiz olan bu söylemlerden, Salah Birsel'in Orhan

Veli'yi sevmedigini düsünenler çikabilir. 'Dogru' ya da 'yanlis' diyemesek de 'önem verirdi' diyebiliriz. Bunun en güzel kaniti 1941 yilinda Salah Birsel'e yazilmis bir mektupta görülür: "Mektubunuzu ve Orhan Veli'nin

Garip adli eserini aldim. Bugün benim için bayram oldu. Garip çok güzel. O benim kitabim oldu. Ve ben onu parasiz herkese dagitmak gibi bir his duyuyorum. Bir gün limanda veya istasyonda kucagimda bir yigin Garip oldugu halde beklesem. Ve yeni çikan yolculara bu sehrin insanlarini tanimalari için birer tane versem. Ondan herkeste olsa.

Bende oldugu gibi... Emin ol Salah, siirden hiçbir zaman, bugünkü kadar bahsetmedim. Ve beni bugün saat 4'te caddeden bir çocuk gibi kosarak, hatta ziplayarak geçtigimi görenler garip buldular. Evet artik ben Garip'im. Süleyman Efendi'yle akrabaligimiz anadan geliyor."

Salah Birsel'in Garip'i gönderdigi yani bu mektubu yazan kisi Rüstü Onur'dur. 1920'de dogan sair 18 yasinda ince hastaliga yakalanir. Hastanede, tifodan yatan Mediha Sessiz ile tanisir. 5.8.1942'de nisanlanirlar ama, 12 Kasim'da Mediha ölür. Zaten hasta olan Rüstü iyice

sarsilir ve 1 Aralik gecesi, henüz 22 yasindayken, cigerlerinden fazla kan gelmesi nedeniyle bogularak ölür. Rahatlik adli siirinde:

Beni rahat biraksa, Topragin altinda kertenkele Kabugun içinde kurt

Ve uyusam

Mavi bir deniz ortasinda basim.

diyen Rüstü Onur, Ortaköy Mezarligi'nda bogazin mavi sularina karsi, nisanlisinin yanina gömülür.

Orhan Veli'den daha kisa olan yasaminda yazdiklari O'nun ne kadar çagdas ve ileriyi gören bir insan oldugunu ortaya koyar.

Örnegin, 19.2.1940 tarihli bir mektubu söyledir: "Ben daracik kaliplar içinde kalacak degilim. Hem ben hece ile yazarken bile sekli unuttugum çok olmustur. Bugün öz sanat Cahit Sitki, Sabahattin Kudret, Cahit Saffet, Orhan Veli ve arkadaslari, hatta Ahmet Muhip gibi genç elemanlarin elinde olgunlasacaktir."

Sen adli siirinde de isim vermeden Orhan Veli'ye gönderme yapar Rüstü Onur:

Yagmur ol, bulut ol, sarki ol Yalniz esirgeme kendini bizden. Içinde yüzdügün denizden

Daha derindir gecemiz

Ve 22.6.1939 tarihli bir baska mektubunda da Necati Cumali'ya, Orhan Veli gibi yazmaya çalistigini anlatir:

"Mektubunuzda Orhan Veli'lerden bahsediyorsunuz. Evet onlari derin bir alaka ile takip ediyorum. Varlik'ta onlarin ilk yazilarini okumaya basladigim zaman bana bilmedigim iklimlerin kapisi açilmis oldu. Onlarin yazilarindaki samimiyeti ve onlarin yazilarindaki yeni tadi daha ziyade hayranlikla karsiliyorum. Birçok kisiler onlari basit buldular, fakat onlarin hepsi yanildiklarini anlayacaklardir. Ben de o yolda yazmak istedim. Birkaç parça da yazdim. Fakat tabii yazilarim onlarin ki gibi samimi olmadi. Senin de o yolda yazilmis birkaç siirini okudugumu saniyorum. Mamafih gene göndermeni isterim. Kemal (Uluser) de bir kaç tane yazmisti galiba."

Besiktas'ta Rüstü Onur

Manavligin

gururudur.

der Özdemir Asaf.

Ayni zamanda

Garipçilerin de gururudur Rüstü

Onur ve "O'nu bugün, siirleri - mektuplari - ardindan yazilanlari derleyen Salah Birsel'in sayesinde biliyoruz" dersek

yanilmis olmayiz. (Rüstü Onur, Hazirlayan: Salah Birsel, 1.Basim:1956 - Yeditepe Yayinlari, 2.Basim: 1992 - Karsi Yayinlari)

Orhan Veli 18.7.1946 tarihli Ülkü dergisinde, Muzaffer Tayyip Uslu'nun ölümünden sonra yazdigi yazida Rüstü Onur'u unutmaz: "Son yillarda Zonguldak üç büyük istidat yetistirdi.

Biri Rüstü Onur, biri Kemal Uluser, biri de

Muzaffer Tayip Uslu. Ne biçim kader üçü de arka arkaya öldüler."

Bence, Salah Birsel'in ömründe yaptigi en önemli is, bu kitaptir. Ve 1976 yilinda yayimladigi Ah Beyoglu Vah Beyoglu adli kitabindaki su düsüncesinin, yillar öncesinden onaylanmasidir: "Su da bir gerçek ki siirin ayagina köstek olan uyagi iyisinden atmak, siirin alanini alabildigine genisletmek bakimlarindan Orhan Veli, siirimize çok sey katmistir."

Benden size bu kadari Ölecegiz sairler ölecegiz

Orhan Veli gibi sokakta

Düsüp tükenecegiz.

Salah Birsel'in Bildiri adli siirine konuk olan Orhan Veli, O'nunla son kez Istiklal

Caddesi'nde, Galatasaray Lisesi'nin önünde karsilasir. Salah Birsel ile yanindaki Cahit Sitki'yi Lambo'ya sarap içmeye çagirir: "Cahit Sitki sevinerek kabul eder bu öneriyi. Birsel de onlardan ayrilmak istemedigi için Lambo'nun yolunu tutar. Orada da üçü birden kursun gibi agir bir sarabi, kusluk vakti midelerine indirirler. Bu Nisuaz döneminin son bulmaya basladigi yillardir. Orhan Veli de 1950 yilinda ölebilmek için son hazirliklarini yapmaktadir."

Salah Birsel de son hazirliklarini tamamlamis olmali ki aramizdan ayrildi. Hem de Orhan Veli'nin ölümünden sonra ancak alti yil oyalanan Cahit Sitki Taranci'nin Korkunç Güzel siirine hiç aldirmadan...

Bu el titremesi kadeh tutarken

Gençlikte nasil koyuyor insana

Orhan gibi vaktinde gitmek varken

Deger mi oyalanmana?

KAPIMIZA DAYANAN

KAMYON

Zaman makinesinin icadindan sonra, bana

"hangi zamana gitmek istersin?" diye soran olursa, hiç düsünmeden verecegim yanit; "21 Agustos 1942" olacaktir. Neden mi?

21.8.1942 Cumhuriyet Hani'nda;

Ne güzel bir geceydi!

Sabaha karsi yagmur yagdi. Günes dogdu, ufuk kana boyandi; Çorbam geldi, sicak sicak; Kamyon geldi kapimiza dayandi.

...

Orhan Veli ile birlikte Kesan adli siirinde bahsettigi geceyi yasayabilmek ve kamyon kapimiza dayanana kadar O'nunla birlikte konusabilmek için...

Ilk önce can dostu Oktay Rifat'in Yolcu adli siirini okuyacaktir Orhan Veli;

Hiç aklina gelmedi mi Sabah sabah gidecegim

Önce kamyon, sonra tren Susurluk yolundan

Ve bakisim aksam vakti aglamakli Iki yandan akan agaçlara

Ardindan da ekleyecektir; "yillar sonra Susurluk'ta bir kamyon kazasi olursa, bu siiri hatirla ve Oktay Rifat'in bu siirde neden kamyonla treni yan yana kullandigini düsün. <<Kamyon kazasi yerine tren kazasi olsaydi, neler ortaya çikardi?>> sonucuna ulasacaksin."

"Nedir hayat? Bir zaman! Nedir zaman? Bir kaza! Nedir kaza? Bir hayat, yeni bir hayat..." diye baslayip yine Orhan Pamuk'un Yeni Hayat'indan yaptigim alintiyla konusmaya devam edecegim; "Bana asil kurtulusunun, yeni hayata dogru ilk çikisinin trafik kazasiyla gerçeklestigini söylemisti... Dogru, kazalar çikistir, çikistir kazalar... Melek o çikis zamanindaki sihrin içinde görülür ve o zaman hayat dedigimiz kargasanin asil anlami gözlerimizin önünde belirir. O zaman döneriz evimize."

Kamyonlari anlatmaya devam edecektir Orhan

Veli, hem de Orhan Pamuk'a nazire yaparak;

Bak karsidaki Sessiz Ev'den biri bagiriyor;

<<Koridorun ucundaki pencereden kaymakamlik yapisinin arkasindaki bir evin duvari gözüküyor. Insani arkasinda ne oldugunu merak ettiren bu duvarin önünde bir kamyon durmus, arka tekerleklerini görüyorum. Sigarami bitirdim, yangin kovasina bastirip içeri girdim.>>"

Ben de sokaktan geçen ve büyük bir çipa tasiyan kamyonun kulagima fisildadiklarini açiklayacagim O'na; "Bu çipa benden denize selam götürüyor, sen de Yannis Ritsos'a selam söyle, çünkü O beni Graganda ile

ölümsüzlestirdi."

Duvara iseyen ölü gömücü unutuyor isemeyi

Basi havada, bakiyor, kulak kabartiyor, dinliyor,

Cebinde kendi anahtarini ariyor - bulamiyor

Ve birden bir kamyondan bir çipa indiriyorlar

Bes dalgiç götürüyor onu nöbetçi eczaneye

"Bes dalgicin ardindan o nöbetçi eczaneye sen de gir. Çünkü Akgün Akova'nin babasi bir trafik kazasi geçirmis. Çabuk ol, ne gerekliyse al ve Baba Bana Bagirma'ya yetis."

Sakallarini yüzlerinde

Yüzlerini sakallarinda unutan adamlarin

Ve isirgan tarlalarindaki parçalarinin Ugur Mumcu'yu biz yapan bombanin Hiç unutmadim.

Uzak yakin tüm tuzaklari baba Yolun ezdigi bir kamyonsun sen

"Eczaci Sunay Akin'in Harç isimli siirinin iyi gelecegini söyledi:"

Daha kamyonlar dolusu Kum elenir

Insaat önlerinde

Ayiklanir gibi

Bir cinayetin ayak izleri

"Cinayet izlerinin silinmesi kolaydir ama, üç harf üç ay hapse neden olabilir. Can Yücel'in

Oniki siiri bunu sana ögretir:"

Yilmaz'in seyrinden kapip getirdiler Siyasi Kogusa Garip Güzel'i

Hayvanina <deh> diyecegine, yanlislikla hükümete <...> demis...

Aksak ayagina emsal, sekerek anlattiklarindan anladigim kadari;

Halde arabacilara hasim giden kamyoncular Garip'in basini yemis;

Hemi kamyoncularin komisyoncusu aleyhindeki en birinci sahit

...

Bu sirada sokakta gürültüler artar. Orhan Veli ile birlikte pencereye kosariz. Adamin birisi çiglik çigliga bagirmaktadir.

"Kim bu?"

"Tanimiyor musun? O Kaptan. Ursula K. Leguin'in Mülksüzler romanindaki Kaptan."

Bu sirada "Kaptan bir sey diyemeden uzaklasti. Kizinca adamlarina ve kalabaliga daha sert davraniyordu. <yolu açin!> dedi. Duvara yaklasirken. <Kamyonlar geliyor, kaza çikmasin!>"

"Bir kamyon hiç kaza yapmak ister mi sence?" "Kamyonlar da istemez, baskalari da. Ama ne yaparsin ki vardir böyle tehlikeler. Bu yüzden Langston Hughes Yavrum siirini uyari olarak yazmistir. Yazmistir da Mersedes'iyle Bucak Bucak kaçanlar siir okumaz ki..."

Albert! Hey Albert!

O yolda oynama oglum. Kamyonlari görmüyor musun, Vizir vizir geçiyorlar

Biri çigneyi verir seni

Ölürsün yavrum

Albert, oynama o yolda oglum.

Orhan Veli'nin kendisinden sonra yazilanlari nasil bildigini merak edenlere not: Zaman makinesi bozuldugu için zamaniniza dönemiyorum. Sorunuzu elli sekiz yil sonra, karsilasabilirsek yanitlayabilecegim!...

KÜÇÜCÜK HATALAR

Agatha Christie'nin 11 kayip gününün Orhan Veli'yle birlikte geçirdigini iddia eden Deniz Kutlukan'in Nisan 1997 tarihli Negatif dergisindeki yazisini görünce sok oldum.

"Agatha Christie kocasi Archie'nin aldatmasi sonucu on bir gün ortaliktan kayboldu ve biz onun bilinmeyen bu on bir gününü nerede, kiminle ve nasil geçirdigini ortaya çikardik...

Bu tarihi bilgiyi siz okurlarimizla paylasmaktan gurur filan duyuyoruz. Agatha Christie, bu on bir günü Orhan Veli'yle birlikte geçirmis. Ve iki ünlünün iliskisi baslangiçta tamamen arkadaslik iliskisiymis. Ask sonradan gelmis...

Ve asklari sirasinda Orhan Veli tam 30 mektup göndermis Agatha'ya."

1926 yilinda benim bildigim kadariyla on gün boyunca ortalikta gözükmeyen ve kendisinden hiçbir haber alinamayan

Agatha Christie'nin arabasi bir göl kenarinda bulunur. Üstelik agaca çarpmis olan arabanin içindeki

bavullar etrafa dagilmistir. Yazarin gölde boguldugu düsünülmüsse de on gün sonra hiçbir sey olmamisçasina ortaya çikan yazar,

1976 yilinda 85 yasinda ölür ama, bu sir olan on gün ne yaptigini hiç bir zaman açiklamaz.

Orhan Veli'nin 1914'te dogdugunu bilmesem, 1926'da 12 yasinda oldugunu hesaplayamasam ben de bu sahane habere hemen inanacagim ama, ne yazik ki hayretler içerisinde yaziyi okumaya devam ettim:

"Orhan Veli, sairligi ve aksamciliginin yaninda siki bir polisiye okuruydu aslinda. Iste bu gizli kalmis yönünü yillar sonra ortaya Negatif çikardi. O yillarda ülkemizde polisiye roman pek popüler bir yazin türü olmadigindan sairimiz hep yabanci kaynaklara yönelmek zorunda kaliyor, yurt disina giden bir arkadasina büyük bir hassasiyetle verdigi siparislerin basinda hep dedektif romanlari geliyordu. Conan Doyle okuyarak baslamis saniriz bu islere.

O dönem sik sik yurtdisina giden bir arkadasi söyle diyor; 'Ne zaman garpa yolum düsse, elime bir liste tutusturur ve bunlari almadan gelme sakin derdi rahmetli. Ona yapabileceginiz en büyük kötülük henüz okumadigi bir polisiye öyküdeki katili söylemek olurdu...'

Orhan Veli'nin bu meraki Agatha Christie'nin kitaplariyla tanisinca gerçek bir tutku halini aldi. Arkadaslari Orhan Veli'nin bir dönem kendisine bir safari sapkasi aldigini ve ortalikta Hercules Poirot gibi pipo içerek dolastigini söylüyorlar. Tavirlari ve imajiyla gerçek bir dedektif görüntüsü çizerek Beyoglu meyhanelerinde boy gösterirmis kendisi. Onun bu merakini bilen arkadaslari kendisine Sair Poirot diye bir lakap takmislar. Raki

muhabbetlerinin sonlarina dogru herkes iyice kafayi buldugunda Orhan Veli ayaklanir ve Poirot'nun mühim monologlarini ezberinden okumaya baslarmis.

Orhan Veli Agatha Christie'ye olan hayranligi sonucu ona mektup yazmaya baslamis. Derin

bir hayranlikla kaleme aldigi bu mektuplarin çogu simdi kayip.

Fakat yine o dönemki bir arkadasinin anlattigina göre raki muhabbetlerinin sonlarina dogru bu mektuplar hep mevzu edilir ve arkadaslari Orhan Veli ile bu umutsuz aski yüzünden dalga geçerlermis. Ama Orhan

Veli hiçbir zaman ümitsizlige kapilmaz, onlarin degdirmelerine aldirmazmis.

Orhan Veli yaklasik üç yil boyunca Ingiltere'ye otuz kadar mektup yazmis. Tabii Agatha Christie'nin bu mektuplari fark etmesi biraz zaman almis. Günde yüzlerce mektup alan

Agatha bu mektuplar içinden Türkiye'den gelen özel bir tanesini fark edene kadar uzunca bir zaman geçmis. Fakat sonra Orhan Veli'nin duygu dolu, hisli mektuplarindan birini kesfedince, ki bir iddiaya göre zarfin içinde kuru ve sari bir gül varmis, o da cevap yazma geregi duymus.

Kafka ile Milena gibi mektuplar sayesinde bir arkadaslik dogmaya baslamis aralarinda. Orhan Veli ona siirlerini Ingilizce'ye çevirerek yazmis, Agatha da o sirada yazmakta oldugu yeni kitap hakkinda bilgilendiriyormus sairimizi.

Bu iki önemli edebiyatçi arasindaki arkadaslik yavas yavas aska dönüsmüs olmali ki Agatha bir ara Dogu Ekspresine atlayip Istanbul'a gelmis. Kendi hayat hikayesi içinde 11 günlük bir muamma olan bu günleri Istanbul'da,

Orhan Veli'yle birlikte geçirdigine dair saglam kaynaklar var elimizde. Görünen o ki Agatha,

Orhan Veli'nin yogun ve israrli davetlerine en sonunda karsilik vermeye karar vermis olmali. Aralarindaki mektup arkadasliginin nasil ve ne zaman bir aska dönüstügü belirsiz fakat

Beyoglu sokaklarinin ve meyhanelerinin bu iste parmagi oldugu rahatlikla söylenebilir.

Yine arkadaslarinin anlattiklarina göre Orhan Veli, Agatha'yi bir aksam Degüstasyon meyhanesine götürmüs ve raki içmeyi sevmeyen mektup-sevgilisine raki içirerek, onu sarhos etmis. Tabii sonra Agatha'yi

Degüstasyon'dan Pera Palas'a kadar tasimak zorunda kalmis. Gecenin geri kalaninin nasil geçtigi konusunda elimizde yeterli doküman yok, o yüzden kimsenin günahini alamayiz.

Orhan Veli'nin dostlari, onun on bir gün boyunca hayattan çok zevk alan, mutlu bir insan oldugundan söz ediyorlar. Agatha ile beraber Piyerloti'ye, Emirgan'a gitmisler. Onlari Sultanahmet'te nargile içerken gören bir görgü tanigi bile var. O yillarda Çorlulu Ali Pasa Medresesi'nde mangalcilik yapan bir tanigin agzindan dinliyoruz;

'Orhan Veli yaninda ecnebi bir bayanla gelince çok sasirdik. Zira genelde yalniz gelirdi. Beraber iki elmali nargile içtiler. Yanindaki bayanla bizim anlamadigimiz bir dilde uzun uzun konustular. Kirk yillik ahbap gibiydiler.' Edebiyat çevrelerinde hatiri sayilir bir saskinliga yol açacagina inandigimiz bu önemli bilgileri tarihin tozlu sayfalari arasindan çekip çikarmayi kendimize görev bildik. Bu iki önemli sahsiyet arasindaki askin bu güne kadar bilinmemesi, bu askin ne kadar özel ve anlamli oldugunu gösterir diye düsünüyoruz."

Bir solukta okunan yazi, soguk havada denize düsmüsçesine etkiliyor insani. 12 yasindaki Orhan Veli'yi düsünmeyi bir kenara birakiyorum, Fransizca degil de Ingilizce bilen bir sair Orhan Veli'yi hayal etmeye çalisiyorum. Kendisinden 23 yas büyük bir kadinla birlikte olamaz diyemedim. Ne de olsa kendisi, asklarindan bahsettigi Ask Resmigeçidi'nde yazmistir bunu:

Üçüncüsü Münevver Abla, benden büyük

Yazip yazip bahçesine attigim mektuplari

Gülmekten katilirdi, okudukça. Bense bugünmüs gibi utanirim O mektuplari hatirladikça.

Tüm bunlari düsünürken yazinin altindaki bit

kadar harflerle, bas asagi yazilan birkaç kelime dikkatimi çekiyor:

"Yukaridaki yazi bir nisan parodisidir. Ciddiye almayiniz"

Iste o zaman kafamda siir kaçkini simsekler çakti ve neden hiç tarih verilmedigini ya da 'bir arkadasin' isminin söylenmedigini anlayabildim... 'Parodi'yi hos buldugumu belirtmemin yani sira; yas ve yabanci dil bilgisi gibi bir iki ufak (!) detayi daha uygun olabilecek bir yazar yerine Orhan Veli'yi seçerek bana bu yaziyi yazmaya malzeme hazirlayan Deniz Kutlukan'a ve Negatif'in o dönemdeki yazi islerine tesekkürü bir borç bilirim.

Benzer hatalar ya da eksiklikler her zaman olmustur. Bir baska örnek Asim Bezirci'nin hazirladigi yasami, kisiligi, sanati, eserleri ile Orhan Veli'dedir. Kitabin hiçbir baskisinin

sonundaki kaynakçada, Orhan Veli'nin

çevirilerinin arasinda Milli Egitim Bakanligi yayinlari arasinda yayimlanan Jean Anouilh'un Antigone adli eseri bulunmamaktadir. Oysa ki Orhan Veli'nin iki basim yapan tek çevirisi budur ve üstelik Ankara'da Küçük Tiyatro'da

(açik saçik bulunan sahneleri çikarilarak da olsa) oynanmistir da... Bunun yani sira Moliere'den yaptigi çeviriler kimi baskida (Can Yayinlari ve Altin Kitaplar) iki, kiminde (Evrensel Yayinlari) üç çeviri gözükse de sadece 1979 tarihli dördüncü basimda (Gözlem Yayinlari) dogru rakam verilmistir.

Orhan Veli, Moliere'in dört eserini (Tartuffe,

Sicilyali Yahut Resimli Muhabbet, Versailles Tuluati ve Scapinin Dolaplari) Türkçe'ye çevirmistir.

Yine Asim Bezirci'nin incelemesindeki bir baska 'baskilar arasi ilginçlik' ise kitabin sonundaki 'Basinda Yankilar'dadir. Mehmed Kemal 7 Kasim 1972'de Baris Gazetesi'nde bu kitapla ilgili yazdigi yazida Asim Bezirci'nin bir yanlisini düzeltir:

"Sayin Bezirci izin verirse, bir noktayi açikliga kavusturmak istiyorum: Orhan'in 'Böyle havalarda istifa ettim... Evkaftaki memuriyetimden...' diye iki dizesi vardir.

Bezirci, 'Buradaki Evkaf sözü için bütün hayatini daire ile ev arasinda geçiren, bundan baska hayat bilmeyen küçük memuru anlatmaya en elverisli kelime idi' diyor. Çünkü Orhan, PTT'de çalisiyor, ordan istifa ediyor, evkaf sözcügünü kullaniyordu. Bunu açiklayacagim iste.

Orhan'in çalistigi PTT, Evkaf apartmaninda idi. Orhan, Evkaf'taki PTT'de çalistigi için oradan ayrildi. Bu sözü bunun için de söylemis olabilir. Bunu Sahap Sitki'dan ve Melih Cevdet'ten de sorabilir. Baska taniklar da

vardir saniyorum. Avukat Mennan Cemil, Resat Cemal Emek, Kemal Zeki

Gençosman...."

Ne var ki Asim Bezirci, Mehmed Kemal'in bu düzeltmesini Cem Yayinlari'nin baskisina koysa da sonraki baskilardan bu paragraflar nedense çikarilir. Böylece bu not da diger yayinevleri sayesinde küçücük hatalar listesine dahil edilir.

Memet Fuat'i da dikkati için kutlamak gerek. Varlik Yayinlari'nin hazirladigi Orhan Veli'nin Bütün Siirleri'nin sekizinci basiminda bir yanlis bulmus. Destan Gibi'nin birinci baskisiyla karsilastiran yazar, Yasar Nabi'ye bu yanlisi 'özel olarak' söyler. Dokuzuncu baskida bu yanlisin düzeltilmemis olmasi üzerine bir yazi yazar:

"Destan Gibi'nin birinci baskisina göre bu parçada iki yanlis var: 'Iskeleye yanassin' dizesi, 'Hele su Haliç vapuru'ndan sonra

gelecek; 'Ne de gurbet elde yalniz' dizesinin sonunda ise virgül degil, nokta olacak.

Kitabi bastan sona inceleyip de bulmus degilim bunlari. Sekizinci baskiyi karistirirken gözüme çarpan yanlislarin en önemlisi bu dize yanlisiydi, dokuzuncu baskida düzeltilmis mi diye baktim, düzeltilmemis. Bütün Siirleri'nin onuncu baskisini Orhan Veli'nin kendi yayimladigi ilk baskilarla karsilastirarak hazirlamak gerekiyor."

Yasar Nabi böylesi bir tepki karsisinda ne yapti bilmiyoruz ama, Bütün Siirleri'nin

onuncu basiminda bu yanlisin düzeltildigini görebilirsiniz.

Aile Dergisi'nin 1947 yilinin ilk sayisinda yaptigi ise bambaska bir yanlisliktir. Aileler

için yayimlanan bir dergide Denizi Özliyenler Için siirinin bazi misralari yer alamazmis, bu yüzden çikarilan misralar sunlardir:

Köpükler ki insanlarla

Zinalari ayip degil.

Ayni Aile dergisi, Orhan Veli'nin ölümünden sonra da (Ilkbahar 1951 sayisinda) iki siir yayimlar. Sevket Rado'nun siirlerle ilgili yaptigi açiklama daha sonradan unutulanlar denizinde dibe gömülerek balçik tarlasinda kaybolur. Böylece bu siir Orhan Veli'nin istemedigi sekilde yayimlanmaya baslar:

"Bu sayimizda Orhan Veli'nin en son yazdigi iki siirini nesrediyoruz. Orhan Veli bu siirleri bana ölmeden iki ay evvel getirmisti. Ikisinin

de yasamaya dair olusu simdi insanin yüregini sizlatiyor.

Arka sahifelerde göreceginiz bu siirleri, Aile dergisi üç ayda bir çiktigi için hemen nesredememistik. Orhan Veli siirleri biraktigindan bir ay sonra tekrar geldi. Yasamak adli siirinin son üç misraini

çikaracagini söyledi. Ben bu üç misrain, siirdeki en güzel misralar oldugunu söyledim.

-Evet, dedi, öyle ama lüzum yok. Ondan evvelki misralarda her sey anlatilmis oluyor. Son üç misra bir tekrardir; lüzumsuz

tafsilattir. Çikarirsak siir daha tamam, daha mükemmel olur.

Ben kendisine ayni fikirde olmadigimi tekrarlamakla beraber nesrederken çikaracagimi söyledim. Müsterih; çikti gitti.

Orhan Veli'nin siir anlayisi ve çalisma tarzi hakkinda bir fikir verir ümidiyle aramizda

cereyan eden konusmayi da, siirin sonunda ayri karakterlerde harflerle yazilan:

Yasamak kolay degil ya kardesler Ölmek de degil?

Kolay degil bu dünyadan ayrilmak

misralarini da aynen, ilk yazmis oldugu gibi

nesrediyorum. Sair hayatta olsaydi siirde bu son kisim bulunmiyacakti.

Bu sayida nesrettigimiz her iki siirin de Orhan Veli'nin en güzel siirlerinden oldugunu söylemege bilmem hacet var mi?

RUBAI

Ömrün o büyük sirrini gör bir bak da Bir tek kökü kalmis agacin toprakta Dünya ne kadar tatli ki binlerce kisi Kolsuz ve bacaksiz yasayip durmakta

YASAMAK

Biliyorum, kolay degil yasamak;

Gönül verip türkü söylemek yar üstüne;

Yildiz isiginda dolasip geceleri, Gündüzleri gün isiginda isinmak; Söyle bir firsat bulup, yarim gün, Yan gelebilmek Çamlica tepesine...

-Bin türlü mavi akar Bogaz'dan- Herseyi unutabilmek maviler içinde.

II

Biliyorum, kolay degil yasamak; Ama iste

Bir ölünün hala yatagi sicak, Birinin saati isliyor kolunda.

Yasamak kolay degil ya, kardesler, Ölmek de degil;

Kolay degil bu dünyadan ayrilmak"

Bu 'lüzumsuz tafsilat'lari unutmamak sartiyla bir kenara birakalim ve bir baska siire uzanalim:

Bir çocuk uzaklarda ve keçiler

Sazliklar arkasi bakarken ufka Sarabi iki sevgi arasi ver

Iki dost arasi Orhan'la Kafka

Iki dost arasi sarabi yudumlayan sair Oktay Rifat, 1988 yilinin nisan ayinda ölerek kötü bir saka yapmistir ama, arkasindan yazilanlara

bakacak olursak, bu küçücük hatalara ek yapma sansimiz dogar...

20 Nisan 1988 tarihli Cumhuriyet Gazetesi, ilk sayfadan duyurur sairin ölümünü. Bir de fotograf kullanirlar. Orhan Veli, Sinasi, Oktay Rifat ve Melih Cevdet'in yan yana oturduklari bu fotografin altinda bir siir ve siirin Oktay Rifat'in ölümü üzerine yazildigini açiklayan bir not yazilidir. Oysa bu siir, Melih Cevdet'in 1946 tarihinde yayimlanan Rahati Kaçan Agaç adli kitabindaki Fotograf siiridir ve son

misrada Oktay Rifat'in ölümü ardindan yazilmadigi açikça bellidir:

Dört kisi parkta çektirmisiz; Ben, Oktay, Orhan bir de Sinasi. Anlasilan sonbahar:

Kimimiz paltolu, kimimiz ceketli;

Yapraksiz arkamizdaki agaçlar. Henüz babasi ölmemis Oktay'in, Ben biyiksizim,

Orhan Süleyman Efendi'yi tanimamis.

Lakin ben hiç böyle mahzun olmadim. Ölümü hatirlatan ne var bu resimde? Halbuki hayattayiz hepimiz.

Ne sanssiz bir ölüm Oktay Rifat'in ölümü çünkü, ardindan yazilanlarda hep hata var. Iste 1 Mayis 1988 tarihli Nokta dergisi ve dergide yazilanlar:

"<<Bugünlerde Oktay'la ben / ayni kiza asigiz>> diyordu Orhan Veli bir siirinde. Oktay da bildigimiz Oktay Rifat. Nasil olmustu da ayni kiza asik olmuslardi bilinmez ama, bilinen bir sey, her aksam kizin evinin bulundugu sokaktan geçtikleri ve bir adam boyu pencerenin altina geldiklerinde, birbirlerinin omuzuna basarak pencereye yükseldikleri... Bir baska bilinen sey de, bu yükselmelerden birinde Orhan'in pencerede kizin babasiyla yüz yüze gelmesi ve atladigi

gibi Oktay Rifat'in omuzlarindan, arkasina bile bakmadan tüymesi...

Orhan her zaman oldugu gibi aceleciydi. 36 yasinda terk etti diger 'Garip'leri. Oktay

Rifat'la Melih Cevdet'in ise geçen zaman içerisinde 'Garip'liklerinden eser kalmadi. Ama Orhan Veli'nin arkasindan 'Son Yaprak'i nesreden Oktay Rifat, bir 'Son Yaprak' da kendisi için isterdi herhalde... Oysa Orhan

Veli'nin yanina gömülmesine bile izin vermediler...

Bir zamanlar 'Güzellemeler' söylemisti. 'Perçemli Sokak'ta 'Asagi Yukari' dolanarak. Sonra ayni sokagin 'Asik Merdivenleri'nde oyalandi. 'Bir Cigara Içimi.' Aradan yillar, yillar geçti. 'Koca Bir Yaz' boyunca 'Dilsiz ve Çiplak' hissetmeye basladi kendisini. Sonra yaz bitti,

'Elleri Var Özgürlügün' dedi bir gün ve 'Denize Dogru Konusma'lar yapmaya gitti...

Gidis o gidis..."

Nokta'nin yazari, bu yaziyi yazarken hangi kaynaklari kullandi bilmiyorum ama, benim elimdeki kaynaklara göre Orhan Veli'nin

Oktay'a Mektuplar ismiyle yayimladigi siirinin ikinci bölümü söyle:

Su anda disarida yagmur yagiyor

Ve bulutlar geçiyor aynadan Ve bugünlerde Melih'le ben

Ayni kizi seviyoruz.

Yani yazinin daha ilk cümlesinde çukura

düsmüs Nokta'nin sayin yazari... Ve çukurdan uydurmaya devam etmis...

Son Yaprak'i çikaranlardan biri olan Oktay Rifat, kendisi için de bir Son Yaprak istermis! Hiç sanmiyorum sairin böyle bir sey

isteyecegini, hem ne anlami kalir o zaman Yaprak'in Son olmasinin?

Bir de Orhan'in yanina gömülmesine izin verilmemesi meselesi var ki sairin Pembe Yali siirinin su dizelerini okuyanlar bunu da istemeyecegini düsünürler sanirim:

Rumelihisari'nda Orhan'in mezari

Ne gittim ne gördüm gitmek de istemem

Taze ekmek bir parça beyaz peynir

Simdi olsa suracikta raki içer

Denize mi bakar kim bilir.

Bu da yetmez derseniz, siirinin kapilarini Orhan Veli için sonuna kadar açan sairin;

Gel gel kardesim Orhan

Benim ellerimi al

Benim gözlerimi kullan

diyen sairin Karacaahmet adli siirini de

okutayim sizlere, benim yerime sakaginiza dayayacaginiz bir silahin zoruyla:

Aksamlari parka çikmakti En büyük eglencesi

Sair Orhan Veli'yi

Melih Cevdet'i severdi hayatinda Agaçlardan kavagi severdi Yildizlari da severdi

Ve en rahat

Anasinin serdigi dösekte uyurdu Simdi burada yatiyor

NOT: Kim bilir bu kitapta, bu yaziya

eklenebilecek ne gibi 'Küçücük Hatalar' yapildi?

NASIL ÖLMEK ISTERSINIZ?

Bu soruya "yatakta, aci çekerek ölmeyeyim de" diyenler çogunluktadir, sayi olarak onlari

"uykuda öleyim" diyenler izliyordur bence.

Peki baska sekillerde ölmek isteyenler yok mu? Örnegin bir arkadasimin ölüm üzerine söyle bir kurgusu var: "Kumsalda olmaliyim.

Üzerimde de çok ince, hatta tülden bir elbise olmali. Adim adim denize dogru yürümeliyim. Sular bileklerimden diz kapagima yükselmeli, sonra baldirlarimda, kalçalarimda hissetmeliyim, böylece suyun seviyesi de yavas yavas yükselir. Derken sirtim, gögüslerim, omuzlarim... Ama durmamaliyim. Boynumdaki suyun soguklugu beni etkilememeli. Hatta yavas yavas agzima dolarken denizin o tuzlu suyu, son bir kez burnumdan nefes almaliyim. Bu arada saçlarim denizle birlikte dalgalanmaya baslamali. Artik burnum da sular altinda kalmali, derken gözlerim (ama kapanmadan) ve sonunda tamamen dalgalarin altinda yürümeliyim. Suyun kaldirma kuvveti, vücudumda pek oksijen kalmadigi için beni etkilemeyecektir ve ben cigerlerimdeki son havayi harcayana kadar durmadan, ayni tempoyla yürümeliyim. Agzim ve burnumdan çikan son kabarciklari ve kaldiysa deniz derinliklerinin güzelliklerini algilamaliyim. Bari gördügüm son seyler güzel olsun. Eh! bir yerde canim tükenecek elbette. O an sanki yolda tökezlemisim gibi düsmeliyim Belki mercanlarin belki de yosunlarin arasina yumusak bir inis yaparim. Son istegim; bu düsüs sirt üstü olsun ve yine gözlerim açik kalsin ki böylece cenazeme gelenleri görebileyim. Pek cinslerini bilmesem de bu

baliklari merhabalamali ve öldügümde de dalgalari hissetmeliyim. Hatta üzerimdeki o tülden elbise de beni yavas yavas terk etmeli.

Bir ben kalmaliyim.. Belki yosunlar, mercanlar sarar bedenimi..."

Ne kadar çilgin bir ölüm sekli, çilgin oldugu kadar da imkansiz. Kisi intihara ne kadar kararli olursa olsun, bu sekildekini beceremez. Ama kurgunun güzelligi de su götürmez...

Pekala giyotinde ölmek isteyen var midir acaba? Hani XVI. yüzyilda Güney Fransa ve Italya'da iskence araci olarak kullanilan giyotinle ölmek! Birrr... Ne kadar soguk bir ölüm. Ya çarmiha gerilmek? Sanirim çarmih da giyotinden geri kalmiyor igrençlikte. Çarmihin asli özellikle kiliselerde görüldügü gibi (yani alt çubugu uzun bir arti seklinde) degil, 'T' seklindedir. Gerçek çarmihlar oldukça küçük, hatta hemen hemen bir insan boyundadir. Çarmih yerdeyken, kurban bunun üzerine yatirilarak eller bileklerden çivilenir. Çünkü bileklerdeki kemikler; kurbanin, kolunu çivilerden kurtarmasini imkansizlastirir. Daha sonra bacaklar hafifçe bükülerek ayaklar bir

tarafa bakacak duruma getirilir ve kurban bileklerden asili sekilde birakilir.

Bu durumda ölüm nedeninin ne olabilecegini hiç düsündünüz mü? Genelde on dakika içerisinde gerçeklesen ölümler ender olarak kan kaybi, kalp krizi, sok veya su kaybi yüzünden gerçeklesir. Bu tip ölümlerin gerçeklesmesi için kurbanin kendini ayaklari ile yukari itmesi ya da elleri ile çekmesi gerekir. Ama bu da ona müthis bir aci verir. Öyleyse ölümün asil nedeni nedir? Inanmasi zor ama, bunun için çok arastirma yapilmis. Çarmiha gerilmeye tanik olanlarin izlenimleri bile dinlenmis. Sonunda ölüm nedeninin cigerlerin asiri genislemesi ile nefes almanin

zorlasmasi oldugu anlasilmis. Yani solunumun durmasi ile ölüm gerçeklesiyor. Antik çaglarda bu isin uzmanlari (!) kurbanlarin feci

sekillerde ölmelerine neden olacak düzenlemeler de yaparlarmis...

Bunca detayli anlatimdan sonra tekrar soruyorum: "Çarmiha gerilerek ölmeyi ister misiniz?" "Kim ister ki?" derseniz çok yanilmis olursunuz. Çünkü gerçek üstücülügün öncülerinden, Fransiz sair - yazar Max Jacob bu sekilde ölmek istiyor. 1876'da dogan Max Jacob 1944'te Almanlar tarafindan tutuklandi ve götürüldügü Drancy Kampi'nda öldü. Her ne kadar çarmihta ölmek istediyse bile, biraz yakin bir sekilde olur ölümü. Çarmihtaki ölüm nedeninin cigerlerin asiri genislemesi oldugunu söylemistik. Max Jacob ise akciger kanamasindan ölmüstür.

Max Jacob'un çarmihta ölmek istedigini N. Ilhan Berk'in çevirdigi Camichi siirinden ögreniyoruz.

Giyotinle ölüm cezasi bugün

Krallar hariç istenmiyor.

Bu satirlari yazan sana Ölümüm çarmihta olsun diyor.

Max Jacob'tan sonra biraz düsünmek

gerekiyor: "Sairler nasil ölmek isterler?" diye...

Sabahattin Ali geliyor ilk olarak aklimiza. Istek siirinde;

Görünmez kollar boynumda,

Yarin hayali koynumda,

Sicak bir kursun beynimde,

Bir agaç dibinde yatsam...

Sabahattin Ali; 2 Nisan 1948'de Üsküp merasi mevkiinde bir agaç dibinde oturmus, kitap okuyarak dinlenirken, Ali Ertekin tarafindan öldürülmüstür. Daha dogrusu Ali Ertekin suçu üstlenmistir ama, bu konuda süpheler vardir. Nasil olursa olsun, Sabahattin Ali ölmüs ve

"benim meskenim daglardir" dizesiyle Istek siirindeki 'kehanetleri' gerçeklesmistir.

Mehmet Ali Sel imzali Intihar siirinde de

Orhan Veli, ölüm sekli üzerine sunlari söylüyor;

Kimse duymadan ölmeliyim agzimin kenarinda

bir parça kan bulunmali. Beni tanimayanlar

"Mutlak birini seviyordu" demeliler.

Taniyanlarsa, "Zavalli, demeli,

Çok sefalet çekti..." Fakat hakiki sebep

Bunlardan hiçbiri olmamali.

Orhan Veli bu siirinde neden intihar etmek

istedigini açiklamasa da 14 sene sonra, Nisan 1951'de yayimlanan Yasamak-II siirinde

Kolay degil bu dünyadan ayrilmak

diyerek yasama bagliligini dile getirmistir.

Montaigne "ölümden niye korkayim ki, ben varken o yok, o oldugunda da ben olmayacagim" diyor. Nazim Hikmet de 15 Agustos 1959 tarihli isimsiz bir siirinde bunu onaylarcasina ölümden korkmadigini söyleyerek ekliyor:

Ölmek arima gidiyor

onuruma yediremiyorum ölmegi

Yine de Lidi Vana siirinde neler yüzünden ölebilecegini de yaziyor:

Birakin doktor,

Yürek bu

bakin nasil çarpiyor Çatliyacaksa öfkeden kederden

sevinçten

Varsin çatlasin.

Jacques Prevert de Çesitli siirinde ölüm nedeni ile zamanini tahmin ediyor:

Esek, kral ve ben

Sabaha sag çikmayacagiz.

Esek açliktan

Kral iç sikintisindan

Bense ask atesinden

Aylardan Mayis.

Mayis ayinda dogan, ismi lazim degil genç sairlerimizden biri de (ki sansa bakin bu yaziyi hazirlayan da o) mayis ayinda ölmeyi istiyor:

Çilginliksa eger

ölmeyi istemek, dogum günlerimde çilginim iste...

Herkes ölümden bahseder ama, sadece sair

inceligindeki insanlar ölümü için böyle fikirler üretebilirler. Iste birkaç sair ve dizeleri daha...

Necati Cumali, Güzel Ölüm siirinde;

Ne güzel ölüyor çiçek öyle isterdim ölmek.

Rüstü Onur Denize Serenad siirinde;

Sende yasamaliyim deniz,

Asi ve hür

Sende ölmeliyim

Bulutlara bakarak.

Macar sair Sandor Petofi ise Bir Düsünce Bana Aci Veriyor adli siirinde, yastikta, yastiklarin arasinda ya da bos bir odadaki bir mum gibi sessiz sedasiz ölmeyi istemedigini söyleyerek ekliyor:

Yildirimin vurup geçtigi,

Yahut, firtinanin kökünden söktügü Bir agaç olayim.

Yeri gögü sarsan gök gürültüsünün Tepeden vadiye yuvarladigi

Bir kaya olayim...

Öyle ya da böyle herkes gibi sairler de ölümü düsünüyor ve yaziyor. Bir de ölümü yasaklayanlar var. Cemal Süreya Tek Yasak

siirinde

Özgürlügün geldigi gün o gün ölmek yasak!

derken Can Yücel, ölümün çok oldugunu, ortaligi kirip geçtigini, dostlara, gençlere kafayi taktigini söyledigi Bir Formül siirini ölüme yaptigi bir teklifle bitiriyor:

Ne dersin tam maasla emeklilige?

Issizlik sigortasi da veririm istersen...

Tüm bunlara ragmen, Orhon Murat Ariburnu 'önce sairler ölsün' diyor Yetmez mi? siirinde ama, iyi bir de nedeni var;

Önce ozanlar ölsün

Sonra hiç kimse

Varsin ozansiz kalsin dünya. Barisi

Insanligi

Sevgiyi

Yarattilar ya!

Iste böyle... Her seye ragmen sizler bir de Özdemir Asaf'a kulak verin. Bakin Kizdim da Yazdim'da neler yazmis:

Unutmayin ki

yasam

öldüresiye güzel degildir.

Aaaa! DENIZ

1975 yilinin Eylül ayinda Varlik Dergisi'nde yayimlanan 'Son Konuguma Mektup' baslikli yazi, "Can Alicima" diye baslar ve su cümlelerle biter; "Biraz daha iyi yasayabilmek için, bunca güzelim bu yeryüzü ugruna bile, sana bir kirpi olsun bile ödün verdim mi? Yasamayi hak etmeye çalistigim gibi, ölümü de hak etmek istiyorum. Bu hakki bana tani!

Çünkü bu sonsuz güzellikler açan güzelim dünyaya, ben de gücümce güzellikler katmaya

çalistim. Bir güzel ada, atlasta görülmeyecek denli küçük diye yok sayilabilir mi? Benim katkim da atlasta görülmeyecek denli küçücük olsa da var. Ne mi yaptim? Ortaçag simyacilari tasi altina çeviremedi. Ama ben bir simyaciyim, göz yaslarimi gülmeceye çevirerek dünyaya sundum. Saygiyla, gel bekliyorum."

Bu çagriyi yapan Aziz Nesin, 18 sene sonra, 2 Temmuz 1993'te, Sivas'ta, Pir Sultan Abdal

Kültür Senlikleri'nde yaptigi konusmadan sonra Madimak Oteli'nde yakilmak istenir. 37 aydinin ölümüne neden olan yangindan sans eseri kurtulan Aziz Nesin, Rifat Ilgaz gibi bu aciyi uzun süre tasiyamaz yüreginde. Türkiye tarihinin en alevli günlerinden biri olan

Madimak yangininin ikinci yilinda, 5 Temmuz 1995'te, hem de Sivas Acisi adli siir kitabinin yayimlandigi sirada son konugunu agirlar.

Sivas Acisi kitabinda yer alan O Andan Önce adli siirinde;

Dilerim o anda

Dayanilmaz agrilarim sancilarim olmasin

Ve o andan bir an önce

Bu yaridan çok görmeyen gözlerimle Bir genç sairin ilk kitabini

Okumaya çalisiyor olmaliyim

Hem de notlar alarak kiyisina her siirin

dileginde bulunan Aziz Nesin, ölümünden bir kaç saat önce Çesme'de bir imza günü yapmistir. Yazin en sicak günlerinden birinde, kitabini imzalatmaya gelenlerin arasinda mutlaka bir genç sair de vardir. Ve ilk kitabini vermistir O da, büyük bir sikilganlikla... Ithafa yazacagi cümleyi saatlerce düsünüp imzalamistir... Yüregi böyle bir azizlik yapmadan önce de mutlaka o kitaptan misralar okumustur Aziz Nesin...

9 Temmuz 1995 Pazar günü, bir radyoda yaptigim kitap programinda, ilk kez kitap disinda bir konusma yapmis, Aziz Nesin'in 4. Pir Sultan Abdal Kültür Senlikleri'ndeki konusmasinin tam metnini okuyarak ayni suça ortak oldugumu duyurmustum. Uzun olan bu konusmanin ortasinda verdigim arada, tamamen sans eseri çalinan sarki da "Seni Simdiden Özledim" olmustu...

Yazarligi kadar cimriligi (yoksa tutumlulugu mu demeli?) ile taninan Aziz Nesin, okuyucularina karsi hiç de cimri degildi. Her zaman çagirildigi söylesi ve imza günlerine gitmeye çalisirdi. Bu yolculuklarda genelde arkadaslari O'na eslik ederdi. Iste yine böyle bir yolculuk sirasinda,

Müjdat Gezen'in kullandigi araba ile

Bursa'ya gitmektedirler. Gemlik Körfezi'ne yaklastiklari sirada Müjdat Gezen su uyariyi yapar:

-Önümüzdeki tepeyi asinca denizi

göreceksin. Sakin sasirma.

Buna ragmen tepeyi geçince büyük bir saskinlik kaplar Aziz Nesin'i. Hatta sag elinin parmagini ön cama çarpar, denizi gösterip "Aaaa! Deniz..." diye bagirirken.

1942 yilinda yazdigi siirle Müjdat Gezen'i

uyaran kisi de Orhan Veli'den baskasi degildir...

Gemlige dogru

Denizi göreceksin;

Sakin sasirma.

SEY

Hayati hakkinda çok "sey" bilmedigimiz Ömer Hayyam'in sairligi ile yetinip, diger

çalismalarini bir kenara birakmamiz, kendimize yapabilecegimiz büyük haksizliklardan biridir. Hayyam'in yasadigi 11. yüzyilin tüm bilgilerini ögrendigi söylenir. Fikih, ilahiyat, kiraat, edebiyat, tarih, fizik, matematik ve astronomi egitimi vermistir. Siir

disinda da fizik, metafizik, astronomi ve matematik konularinda eserleri vardir.

Semerkant'ta cebir üzerine çalisirken, denklemlerdeki bilinmeyen sayilara Arapça "sey" dedigi ve bu sözcügün Ispanyolca'da "xey" olarak yazildigi söylenir. Zamanla X biçimine dönüsen ve tüm dünyada bilinmeyen sayilari göstermekte kullanilan bu harfin "ney"

kaynakli oldugu sorusunun tek kelimelik bir yaniti vardir; "Hayyam"

Orhan Veli'nin de Hayyam'dan yaptigi dört rubai çevirisi oldugunu söyleyerek, Sabahattin Eyuboglu'nun Yahya Kemal'den bahsederken söyledigi; "O yillarda Orhan'in içinden zor çikilir rubai vezinleriyle yaptigi Hayyam çevirileri de üstadi bir hayli sasirtmisti" lafiyla birlikte, Eyuboglu'nun bir çevirisini araya sikistiralim:

Haram, aci, kötü derler canim saraba:

Oysa ne hos sey, hele bir güzel sunarsa;

Için bakin; hem dogrusunu isterseniz, Haram dedikleri her sey hos galiba!

Ortaokulda, din ögretmenimiz, girdigi ilk derste, sadece din dersi yapmayacagini, gördügü yanlislarimizi da düzeltmeye çalisacagini söylemisti. Ilk ve son olarak yaptigi tespit de 'sey' oldu.

Hemen hemen hepimiz konusurken 'sey' kelimesini çok kullaniyormusuz. 'Sey'in

kullanildigi her yerde 'nesne'yi rahatlikla kullanabilirmisiz. O zamanki aklimla buna karsi bir tez ileri sürememis ve alisamamissam da sunu düsünebiliyordum: “Ögretmenimiz derse gireli on dakika olmus, siniftan da hiç kimse konusmamisti; öyleyse bu tespit nasil yapilmisti?”

Üniversitede okurken sahneledigimiz Ionesco’nun Ders ve Evlenecek Genç Kiz adli oyunlari ile Adana’ya gitmis, Çukurova Üniversitesi senliklerine katilmistik. Oyunun son provasinda ve oyun sirasinda sahne arkasinda çalisan arkadaslarimizdan Izlen Sen’i farkinda olmadan hepimiz 'Sey' diye çagiriyorduk. Nedenini bilmiyorduk ama, hepimiz 'Sey asagi, Sey yukari...' seslenip duruyorduk. Basta buna bozulan Izlen’in

lakabi 'Sey' olmustu. Pekala O’na 'Nesne' deseydik?

Izlen'in düstügü duruma ölümünden sonra Orhan Veli de düsmüstür. Asaf Halet Çelebi'ye

düsünceleri sorulunca, ölümün de saskinligindan olsa gerek "sey" der:

"Söylenecek çok söz var. Zihnim çok perisan. Muhakkak ki büyük bir sey kaybettik. Iyi ve kötü hükmünü vermeden önce sunu teslim etmeliyiz ki, Orhan Veli büyük bi hamle yapmisti. Ben O'nu temiz, çok terbiyeli, iyi bir insan olarak tanimistim. Evvela ben iyi bir dost kaybettim."

Bir sey varsa bir sey vardir Bir sey yoksa bir sey yoktur Çok sey varsa bir sey yoktur Çok sey yoksa bir sey vardir

Gel de Özdemir Asaf’in isimsiz bu siirinde

gerekli degisimleri yap! Ya da su soruda sormak istedigimiz seyi baska sekilde sor!

“Siz biliyor musunuz, Orhan Veli’nin kaç tane

‘bir sey’li siiri var?”

Dogru yanit 9; “Lütfen hizlanarak okuyun” notunun ardindan bu isimleri siralayalim: Sanolu Siir, Cimbizli Siir, Kumrulu Siir, Zilli

Siir, Pirpirli Siir, Pireli Siir, Kuyruklu Siir, Gelirli Siir, Delikli Siir.

Bu seyli siirlerden biriyle ilgili küçük bir hikayeyi buraya ilistirerek yaziyi biraz daha katlanilir kilalim: Bir aksam yemeginde masasindaki hanima Cimbizli Siiri okur Sait

Faik:

Ne atom bombasi,

Ne Londra Konferansi;

Bir elinde cimbiz,

Bir elinde ayna;

Umurunda mi dünya!

Neden üzerine alindi bilinmez ama, siire içerleyen hanim, elindeki votka bardagini masaya birakarak aninda su siiri yazar:

Ne elinde nasir

Ne basinda çoluk çocuk

Bir elinde yirmi dokuzluk

Iki ayaginda nasir Umurunda mi Orhan Veli?

1955 yilinda Budapeste’deki Kent Radyosu’nda konusma yapan Nazim Hikmet, Orhan Veli’den siirler okur. Sere Serpe, Delikli Siir, Vatan Için, Cevap siirlerinden sonra araya girin spikere “Bir tane daha okuyayim. Doyum olmuyor ki...” der ve Gelirli Siir’i okur. En iyisi biz de bu siiri yazarak yazidan ayrilalim.

Istanbul’dan ayva da gelir, nar gelir, Döndüm baktim, bir edali yar gelir, Gelir desen dar gelir;

Gün asiri alacaklilar gelir.

Anam anam, Dayanamam,

Bu is bana zor gelir.

TARTUFFE

Bir dönem çeviri yaparak para kazanan Orhan

Veli, Milli Egitim Bakanligi Dünya Edebiyatindan Tercümeler dizisinde Fransizca'dan çeviriler yapar. Fakat "Resat Semsettin vekil olunca, Maarifte antidemokratik bir hava esmeye basladi.

Bunun üzerine istifa etmek mecburiyetinde" kalir.

Milli Birlik adli gazete birinci sayfasinda Orhan Veli'nin yarim yamalak bildigi dillerden çeviriler yaptigini yazar. Buna karsilik Orhan Veli cevap verme hakkini kullanarak bir yazi yazar. 1 Nisan 1947 tarihli gazetedeki tekzibi

söyledir:

"Olabilir o dilleri hiç de bilmeyebilirim.

Kelimeleri ögrenmek için lügate bakarim, cümle teskillerini anlamak için ötekine berikine sorarim, ama gene de tercüme ederim. Tenkid etmek isteyenler alirlar o tercümeleri, asillariyla karsilastirirlar, yanlislari bulurlar, kötü yerleri varsa tespit ederler, gösterirler. Ellerinden gelirse daha iyisini yaparlar. Tenkid eseri tenkidle olur; hiç tanimadigi bir sahsin hiç bilmedigi hususiyetlerini ileri sürmekle degil. Herhangi bir dili çok iyi bilir diye taninmis bir zatin tercüme ettigi bir eser yanlislarla dolu olsa bu eseri, o zat dili çok iyi bilir diye hos mu görecegiz?"

Bundan baska, bir ders kitabina siirinin alinmis olmasindan tutun da bir baska kitabinda açik saçik siirlerin olmasina kadar getirilen elestirilere güzel yanitlar siralar Orhan Veli. Ders kitaplarina girmenin kendisi için hos bir sey olmadigini, ders kitabindaki yazisinin ögrenci için ne kadar sevimsiz bir sey oldugunu kendi ögrencilik yillarindan

bildigini söyleyerek ekler: "Yazilarimi okuyacak olanlarin onlari bir zorlamayla degil, arzu ile okumalarini isterim." Açiklik, saçiklik konusunu ise açik-seçik yanitlar: "Bu kitabi çocuklara okutmalari sart degil. Sanat meselesi ile ahlak meselesinin birbirinden ayri seyler oldugunu ögrenememis bir Türkçe ögretmeninin kitabimi degil okutmak, eline bile almasina gönlüm razi olmaz. Ne okusun, ne de okutsun. Yalniz, hocanin talebelerine okutacagi kitaplari seçmekte hayli güçlük çekecegini saniyorum. Ask-i Memnu'da bazi sahneler vardir. Eserin kahramani olan genç kadin ayna karsisinda soyunup çiplak vücudunu seyreder. Bu sahne sayfalarca anlatilir. Bir baska yerinde de romanci, kadinlarin kendi aralarindaki muasakalarini tasvir eder. Peki, ne olacak simdi? Mektep kitabina Halit Ziya'dan parçalar alamayacagiz, çocuklara onun kitaplarini okutamayacagiz demek. Iyi ama, gürültüye giden yalniz Halit Ziya mi? Öbür edebiyatçilarimizda da böyle seyler yok mu? O halde onlari da okutmamak lazim. Mesela bastan basa erkek askiyla dolu olan Divan siirimizin adini bile anmamaliyiz. Iyi! Kitap okutmamak için yeni bir çare bulundu demektir."

Nahit Hanim;

"Çeviri yapmayi bazen sevmezdi. Acele ya da belli bir tarihte yetistirmek zorunda kaldi mi sevmezdi. O en çok sözleri, sözcükleri, kelimeleri ve dilini severdi... Siirlerinde olsun, çevirilerinde ya da düzyazida olsun dil çok önemliydi O'nun için. Klasik, saglam bir dil bilgisi vardi. Kelime seçiminde çok titizdi. Yalniz yazarken degil, konusurken de öyle. En çok yasayan dili, herkesin anladigi dili sever ve kullanirdi. Deyimlerle söylemeyi çok iyi bilir ve çok severdi. Müthis bir hafizasi vardi.

Yaptigi çeviriler arasinda en çok Musset'yi

çevirmekten hoslandi."

dese de Moliere'in dört oyununu (Tartuffe,

Sicilyali Yahut Resimli Muhabbet, Versailles Tuluati ve Scapin'in Dolaplari) Türkçe'ye çevirdiginden yola çikarak Moliere'in de O'nun hayatinda özel bir yeri oldugunu ekleyebiliriz. Hele hele Tartuffe'ün... Mayis 1953 tarihli

Türk Yiyatrosu Dergisi'ndeki, Tartuffe'ün

Molyer'in Hayatindaki Yeri adli yazi biraz da

Tartuffe ve Moliere'in Orhan Veli'nin hayatindaki yeri olarak görebiliriz. Asagidaki yazi, Adam Yayinlari'ndan çikan Orhan Veli'nin Bütün Yazilari adli kitaba alinmamistir. Bir dahaki baskiya eklenmesini ümit ederek o satirlara geçmeden önce, biraz önceki tekzibin son paragrafini da sizlere okutmak istiyorum:

"Yazinizin bir yerinde de benim büyüklerle dost oldugumdan bahsediyorsunuz. Bunu söylemekle de çok ayip ediyorsunuz. Ben büyük adam diye kimse tanimiyorum. Bir yurttas olmak sifatiyla herkes kadar ben de büyügüm. Cumhuriyetle idare edilen bir memlekette, üstelik halkçi bir memlekette,

herkesin birbiriyle esit oldugunu unutmamanizi rica ederim."

TARTUFFE'ÃœN MOLYER'IN HAYATINDAKI

YERI

Moliere'in hayatini üçe ayirirlar: Birinci devre, gençlik devresi. Paris'te geçer (1622-1645).

Fikri terbiyesi bakimindan en mühim mesele budur. Ilk klasik tahsilini Clermont kolejinde

(bugünkü Lycee Louis-le Grand), Cizvit papazlarinin yaninda yapan genç Poquelin sonradan Gassendi'den felsefe dersleri alir. Bu iki zit tesir, bir taraftan Cizvit papazlarinin mistik terbiyesi, öbür taraftan Gassendi'nin maddeci, epikürcü filozofisi Moliere'in kafasinda birtakim muvazenesizlikler, birtakim süpheler uyandirir. Bunlar bir adamin hayatindan bahsederken söylenen beylik sözlerden degildir. Onu bir nevi imansizliga götürecek olan o süpheyi Fransiz edebiyati

tarihiyle ugrasanlar, Tartuffe piyesinin Moliere'in ruhundaki ilk tohumlari sayiyorlar. Bu devrenin Moliere'in yetismesinde hissesi olan öteki tesirlerini -belki de bunlar daha

esaslaridir- Tartuffe bahsiyle alakali görmedigim için geçiyorum.

Ikinci devrede Moliere'in hayati tasrada geçer

(1645-1658). Bunu sönük bir devre sayiyorlar. Kralin huzurunda bir temsil verip, ondan heyeti ile beraber, Petit-Bourbon salonunda yerlesme müsaadesini alir. Çabuk göze giren kumpanyasina az zaman sonra

Troupe de Monsieur ismini verirler. Ama Moliere'in ilk büyük muvaffakiyeti 1659 senesinde Gülünç Kibarlar komedyasini oynamak suretiyle kazandigi muvaffakiyetidir. Burada sanatkar hakiki sahsiyetini, hakiki

yolunu bulmus, dehasinin ilk alametlerini burada göstermistir.

Bunu takip eden senelerdeki birkaç muvaffakiyeti ona da, Racine'le Corneille gibi, birçok düsman kazandirir. Bununla beraber kralin himayesine mazhar olmustur. Kral onu 1661'de sarayda kurulan tiyatronun basina geçirir, 1622'de Madeleine'in kizi Armande Bejart'la evlendirir, çocugunu manevi evlatliga kabul eder, emrine bir daire ayirir,

Versailles'da Chambord'da, Saint-Germain'de verilecek temsillerin idaresi isini ona birakir. Moliere sanatinin en yüksek merhalesine bu senelerde yükselmistir. Bu siralarda yazdigi

Tartuffe (1664), komedinin hiçbir zaman erisemedigi bir mükemmeliyet derecesindedir. Buna ragmen büyük gürültülere sebep olur. Onu dine hücum etmekle suçlandirirlar. Kral, Moliere hakkindaki bütün iyi düsüncelerine ragmen, bu piyesin temsilinin yasak edilmesine karsi duramaz. Yasak bes sene sürer. Mücadele ile geçen bu bes sene içinde Moliere bes mükemmel eser daha yaratir:

Don Juan (1665), Adamcil, Zoraki Hekim

(1666), Amphitryon (1668), Cimri (1668).

Büyük müsaadeden sonra Moliere sadece eglenceli piyesler, farslar, pastoraller, baleler yazar. Ömrünün sonuna dogru meydana getirdigi iki büyük eser, Bilgiç Kadinlar (1672) ile Hastalik Hastasi (1673) müstesna, bütün komedileri bu müsaadenin verdigi sevinçle meydana getirilmis hafif eserlerdir.

TARTUFFE MÜCADELESI: Tartuffe'ün ayri bir eser kadar güzel olan mukaddemesinde

Moliere söyle der:

"Iste hakkinda çok dedikodu edilmis bir komedi. Uzun zaman takibata ugradi. Bu eserde oynattigim sahsiyetler pekala gösterdiler ki kendilerini Fransa'nin en kuvvetli insanlaridirlar. Simdiye kadar bütün musallat olduklarimdan ziyade. Markiler olsun, precieuse'lerle boynuzlular olsun, tefe konmaya az çok tahammül ettiler; herkesle beraber, onlar da isin alayindaymis gibi göründüler, ama yobazlar, asla. Ilkin bir korktular, nasil olurmus da cesaret edip onlarla alay edermisim, pek akillari almadi, bunca namuslu insanin mensup oldugu bir yolu nasil kepaze edermisim. Öyle bir cinayetmis ki yaptigim, dünyada affedemezlermis. Hepsi bir olup ayaklandilar.

Piyesi dostlarimin reylerine arz ettim. Ötekinin berikinin tenkitlerini topladim. Yapabildigim bütün tashihler, kralla kraliçenin hükümleri, piyesime huzurlariyla seref veren sayin prenslerin, muhterem nazirlarin takdirleri, eserimi faydali bulan birçoklari kamil adamin sahadeti, hiçbiri, hiçbiri kar etmedi."

Ilk üç perde birinci defa olarak, 12 Mayis

1664'de, Versailles'da, Ondördüncü Louis'nin

Matmazel de La Valliere serefine verdigi büyük müsamerede oynanmisti. O kadar göze batti, bir takim insanlari o kadar kuskulandirdi ki kral eserin halka gösterilmesini yasak etmek zorunda kaldi. Bu hadise üzerine Moliere'in düsmanlari ayaklandilar. Saint-Barthelemy rahibi Pierre Roulle, Ondördüncü Louis için bir methiye nesretti. Orada kraldan 'Ondördüncü Louis, krallar krali' diye bahsediyor, Moliere'e de siddetle saldiriyordu. Onu 'insan kiligina girmis seytan' diye anlattiktan sonra diri diri yakilmasini istiyordu. Iste o zaman Moliere krala bir ariza gönderdi. Ayni üç perde, ikinci defa olarak, 25 Eylül 1664'de Villers-

Cotteret'de saray erkanina tekrar edildi.

Netice yine menfi idi.. Moliere, bu sefer, sagda solda, kendisini koruyacak baska adamlar aradi. Cardinal Chigi'nin müsaadesiyle 29 ikincitesrin 1664 ve 8 ikincitesrin 1665 tarihlerinde eseri tamam, yani bes perde olarak, Paris civarindaki Raincy satosunda, hamisi Prince de Conde'nin huzurunda oynadi.

TARTUFFE SAHNEDE: Tartuffe, meshur müsaadeden sonra, sarayda ve ekabirin huzurunda, üstüste yirmi sekiz defa oynandi. Müellifinin sagligindaki temsil adedi yetmis yedidir. Moliere'e en çok para kazandiran piyeslerinden biri de budur. 1680'den 1932'ye kadar yalniz Comedie-Française sahnesinde

2256 defa oynanmistir. Bütün dünyada en çok temsil edilmis piyeslerin ön safinda gelir. Isimlerini tarihe sadece Tartuffe oynayarak geçirmis sanatkarlar vardir.

Tartuffe'ün, zamaninda bu kadar gürültüye sebebiyet veren bir piyes olmasinin sebebi,

Moliere'in ondan evvelki komedilerindeki alaylari, hicivleri yüzünden basina bela kesilen düsmanlaridir. Bu düsmalar kralin mütemadi lütuflarina mütemadi sefaatlerine mazhar olan Moliere'e pek el uzatamiyorlardi. Böyle bir

piyesi firsat bildiler. Menfaatleri din dalaverelerine bagli bir takim insani, Moliere aleyhine ayaklandirdilar. 'Din tehlikede' diyorlardi. Allahin büyüklügünü ve kilisenin serefini muhafazaya memur 'Compagnie du

Saint-Sacremnet' adli gizli cemiyet

Tartuffe'den bir tek satir bile okumamis binlerce insani Tartuffe aleyhtari yapti. Isin kötüsü, bunlarin içinde Bossuet gibi

Bourdaloue gibi akli basinda sanilan adamlar da vardi. Bourdaloue, 'Sermon sur I'hypocrisie - Riyakarlik üstüne vaiz' adli eserinde Moliere'i insanlari hak yolundan ayirmak cürmiyle suçlandiriyordu; diyordu ki: 'Moliere, dinsizligi degil, onu bahane ederek dini kötülüyor'.

Oysaki, Moliere, büsbütün tersine, insanlarin kötü niyetlerinin en temiz hisleri bile nasil berbat ettigini göstermek istemisti. Zaten Moliere'in kasti su bu insana degildi. Sahsiyetlerde tecelli eden adetlere, daha dogrusu kusurlara idi.

SIMDIKI GENÇLER DAYAKLIK

O dumanli gençlik çagi duman misali erir biter.

Haldun Taner

22 Kasim 1997 tarihli gazetelerde vardi bu baslik. Bu tespiti yapip, dile getiren “zat-i muhterem” de Nusret Demiral’dan baskasi degildir. Habere göre bir yil önce yazmaya basladigi anilarini iki yil sonra tamamlayabilecek olan yazar (!) anilarinda gençlere çok yer vermis: “Simdiki gençler çok fanatik, Bassavciya çakmak firlatiyorlar, bunlari kontrol etmek için dayak gerekli” diyen Demiral bir seyin firlatilmasina mi, yoksa firlatilan seyin çakmak olmasina mi bu kadar kizdi anlayamadim. Çünkü bir kaç gramlik çakmagin çarptigi yerde pek hasar birakmayacagini, ayrica çakmagin yanar vaziyette atilamayacagini düsünüyor ve bu ülkede genç sayamayacagimiz ve ‘insan’ diyemeyecegimiz kisilerin, yanan mesaleler firlatarak 37 genç insani nasil yaktiklarini hatirliyorum. Çakmak firlatan gençlere dayak cezasi veren bu zihniyetin, 37 genç insani yakanlari 'tahrik

edildiler' gerekçesiyle savunmalarini ise algilayamiyorum.

Demiral günümüz gençlerini 1970 yilinin gençleri ile karsilastiriyor. Hem de en meshurlariyla: "1971-1972 yillarinda Deniz Gezmisler’i sorgularken, ifadesini almak için hastaneye gittigim Yusuf Aslan,

hasta yatagindan kalkarak elimi öptü. Simdiki gençler çok fanatik, ellerine geçse bizi bogarlar."

Yusuf adina sizden özür dilerim ama, O’nun yaptigini da hastaligina verin!..

Kendi gençligini hatirlamayanlara, herkesin bir

zamanlar genç oldugunu, Jacques Prevert’in Yazma Ödevi siiri ile hatirlatmaya çalisalim:

Napoleon çok gençken çok cilizdi. Topçu subayiydi

Imparator oldu sonradan

O zaman bir göbek bir çok da memleket edindi

Öldügü gün Göbegi vardi yine

Ama bir hayli küçülmüstü.

"Büyük bir göbekle çok memleket ve çok düsman edinmeyi ya da küçücük kalacak kadar yasli olmayi, genç ve ciliz olmaya tercih

eder misiniz?" diye sormak istiyorum Resul

Riza’ya:

Gençlik vefasiz çikti, yaslilik vefali

O ki ömrümün son gününe dek benden ayrilmayacak

diyen Resul Riza’nin siirinde bir misra daha var ki sairin asil söylemek istedigini ortaya koyar:

Iyi mi yani?

Genç yasta ölmeyi önemsemeyenler için problem degil elbet ama, Özdemir Asaf genç

ölmeyi istemeyenlerden, nedeni ise çok basit;

Ölebilirim genç yasimda

En güzel siirlerimi söylemeden götürebilirim.

Ölümle hep burun buruna yasayan, 57 yasinda bile

ölmekten korkmuyorum,

ölmek arima gidiyor,

onuruma yediremiyorum ölmegi

diyen sairimiz Nazim Hikmet, gençligiyle ilgili düsüncesini su dizeleriyle dile getirir:

Geldiler gençligimden

bir yerlerde unuttugum gençligimden bir yerlerde doyamadan...

Bu kadarla da kalmaz Nazim ve gençlikten

üstün tutabilecegi çok az sey oldugunu açiklar:

Kapiyi çaliyorum

Bu evde ben de senet verecegim seytana,

Ben de kanimla imzaladim senedi. Ne altin istiyorum ondan,

ne bilim ne gençlik, Hasretlik cana yetti, pes!

Beni Istanbul’uma götürsün bir saatlik...

Istanbul’a en az Nazim kadar düskün olan bir baska sairimiz de gençlige duyarliligini bir yazisinda kaleme alir. 1946 tarihli yazida, Ibrahim Alaaddin Gövsa’nin hazirladigi Türk Meshurlari Ansiklopedisi adli 'ilim eseri'nde

gençlere yer verilmediginden yakinirken sunu

örnek verir:

"Bazi kimseler, bir zamanlar siirimizi yozlasmaya götüren yeni akimlarin önüne geçilmesini, genç sairlerin kanun kuvvetiyle susturulmasini istiyorlardi. Sanat, nihayet, ölçüye vurulamayan bir çabadir. Bir sanat eserini anlayip anlamadigimizi kesin olarak bilemeyiz. Gel gelelim ilim öyle degildir. Ilmin kiymet hükmüne, kendincelige tahammülü yoktur. Bunu kendileri de bilirler. Kendi metotlariyla hareket edecek olsak, ilk olarak

Türk Meshurlari Ansiklopedisi cinsinden kitaplari toplatir, Ibrahim Alaaddin Gövsa gibi ilim adamlarini mahkum ederiz. Hiç kimsenin

Türk gençligine yanlis bilgiler ögretmeye hakki yoktur."

Saldirmak kolaydir ve Demiral gençlige saldirida yalniz degildir. Örnegin; Platon gençligi 'ruhsal sarhosluk' olarak tanimlarken, Aristo

'vurdumduymaz yaratiklar' der. Bu duyarsiz insanlara ve yasamini gençlere

adadigi halde mezar tasina gençleri kinayan yazilar yazdirtan Sokrates’e Can Yücel’in duyarliligiyla seslenelim:

Ölüm bu ara çok oldun sen

Ortaligi kirip geçirdin

Dostlara taktin, gençlere taktin kancayi...

Kendim için söylemiyorum, yanlis anlama, bak!

Nasil olsa benim miyadim doldu, Ama sen de bokunu çikarma isin! Bir süre ara ver bu is güzarliga!

Tek dur biraz!

Ne dersin tam maasla emeklilige?

Issizlik sigortasi da veririm istersen...

Can Yücel bir de Siirimizin Öfkeli Gencine Portresiyle Bir Portre çizer, su siiriyle

Çamlica'dan indi Beyoglu'na

(Annesinden tevarüs Istanbul lehçesiylen

ve horladigi babasinin bahçivan, karakol, çiçekleriyle)

Alip zamkinos yeleginin delik cebine Kisikliyi, Sultantepe'yi, Icadiye'yi Yani tekmil Üsküdar'i,

Alli dalli bir heybe gibi vurup sirtina -Ve hayret o dur ki, Bogaz'i da geçip Orhan Veli'nin tek atli arabasiynan- Indi siirimize

O Eloglu degil, itogluyit O kil pranga kizil çünki

O Çingene Baron

Eloglu olmayan bu öfkeli genç sair Metin Eloglu'dur ki kendisinden bir yas küçük olmakla 'genç' sifatini vermistir Can Yücel O'na ama, Fethi Giray 1951 yilinda yazdigi bir yazida Metin Eloglu'na 'genç' demeyi daha çok hak eden birisinden bahseder:

"Rahmetli Orhan Veli ile birlikte Eloglu'nun ilk siirlerinden birini okudugumuz zaman, Orhan, kendine mahsus bir anlayis içinde 'Is var bu delikanlida' demisti. Sonradan Metin'in siirleri Yaprak dergisinde yayimlaninca, Orhan'in bu sözlerindeki isabeti ögrenmis oldum."

Can Yücel'in "Orhan Veli'nin tek atli arabasi" dedigi de Yaprak dergisi olsa gerek. Kendisinden 13 yas küçük saire 'genç' demeyi

hak eden Orhan Veli; benzer seyleri Mehmed Kemal'e de söylemistir:

"15 Subat 1949'da Metin Eloglu, Orhan Veli'nin Yaprak'inda Zehra ile Güzel Niyazi'yi yazdiginda ilgimi çekmemisti. Yepyeni, gicir gicir bir ad giriyordu siirimize... Orhan sordu: 'Nasil buldun?' Ben o zaman Orhan'in siirini de, Metin'in siirini de, benzerlerini de ayni kaba koyuyordum. 'Size benziyor..' dedim.

'Degil.. Degil... Daha dikkatli oku.. Göreceksin neler getirecek siirimize. Gelisecek yepyeni bir sair olacak...' Orhan hakli çikti."

Issizlik sigortasini kabul etmeyen ölüm; her ölümün erken oldugu su dünyada, sairlere de 'genç' yaslarindayken takar kancasini. Biz yine de mezar taslarini bir kenara birakalim, nefesimizi bir baska sairin siirinde tüketelim:

Geçiyorum gençligimizin sokaklarindan

Bir sokak ariyorum adimi tasiyacak.

Izzet Sarayliç’tir bu sair ve bir de dilegi vardir ilerleyen misralar da:

Adimi tasiyacak bu sokakta hiç bir zaman

hiç kimse

kötü bir gün görmesin, kaza geçirmesin, ölmesin.

Demiral gibilerinin gençlere bu kadar öfke duymalarinin nedeni gençlerin yaptiklari tespitlerdir diyebiliriz. Buna en güzel örnek

Akgün Akova’nin Baba Bana Bagirma’sidir:

Tam zamani simdi memleketi bu hale

senin oy verdigin partiler getirdi baba!

Istanbul’a en az Nazim kadar düskün olan genç sairimiz elbette ki (biraz önce de adi geçen) Orhan Veli'dir ve O'nun ölümünün

ardindan bakin Neyzen Tevfik neler söylemistir:

"Hiç beklenmeyen bir ölüm. Benim izdirap arkadasim oglum Orhan Veli'yi çok severdim. Çok degerliydi. Varligi edebiyatimiz ve gençlik için gerekli olan bir insandi. Düsünce

ürünlerini henüz tamamen vermeden öldü.

Degerli aydinlarimiz tarafindan O'nun degeri belirtilmelidir.

O'na sevgisi olanlara sabir dilerim. Gençlik için gerekliydi ve kayiptir dedim. Açiklayayim. Gençlik derken kafa gençligi ve Orhan Veli kafasi ayarinda olanlari kastediyorum.

Yaprak'indan yararlandigimiz verimli bir dal ansizin kirildi, düstü topraga, doganin ta koynuna girdi. O dali, meyvalari yeryüzünde ve insanligin elindedir. Bosuna O'nu kurutmaga tesebbüs edenler bulunsa da ümidimiz ve tesellimiz dali kirik agaçtadir. Çünkü agacin kökleri çok saglam ve kuvvetli."

“Yasi kirki geçti. Geçti ya, on bes yildan fazla bir zamandan beri adi genç hikayeci diye anilir. Bizim de, hala, genç sair diye anildigimiz gibi.”

Orhan Veli'nin yazdigi bu genç yazar ise Sait Faik’tir ve Orhan Veli yazisini Sait Faik’i tanimlayarak bitirir:

"Sait Faik ne genç bir hikayecidir, ne ihtiyar.

Bence O, kirkini asmis bir mahalle çocugudur."

BURUNSUZ GALIP ILE MONTÖR

SABRI

Ingilizce'nin yani sira teknik Ingilizce de bildigi için o yillarda el üstünde tutulan Galip makine mühendisligine kadar gidememis, hayata atilmistir. Orhan Veli'nin asker arkadasidir ve bu sirada Kürt Mehmet meyhanesinin adini sik sik duymustur. Ankara'da is bulduktan sonra solugu burada alir. Mehmed Kemal'e göre sessizce gelir, masalarin ucuna ilisir, gözleri ve sessizligiyle dinlerdi. Hatta lafa karismadigi için de dinlemedigi sanilirdi. Bütün özelligi Orhan Veli'nin arkadasi olmaktan ibaretti.

Birisine "Galip?" diye sorulsa "hangi Galip?" denirdi. "Orhan'in arkadasi" olarak anilirdi. Zamanla isimler aranir O'na. Amerikan Galip, Sarhos Galip, Burunsuz Galip... Burunsuz Galip asagi Burunsuz Galip yukari olur sonunda.

Kendisinden arkadaslari hakkinda bilgi isteyen polise "ben namussuz muyum? Ben arkadaslarimi satar miyim?" diyen Burunsuz Galip polis tarafindan fislenir ve Komünist

Galip olur. Bu yüzden is bulamayacak hale gelir.

Arkadasi Burunsuz Galip'i siirlendirmeyen Orhan Veli, siirlerinde sik sik halktan insanlara rol verir. Örnegin:

Kimimiz Ahmet Bey,

Kimimiz Ahmet Efendi;

Ya Ahmet Agayla Ahmet Beyefendi?

ya da:

Ne tuhaftir Ali Riza ile

Ahmedin hikayesi! Biri köyde oturur,

Biri sehirde

Ve her sabah

Sehirdeki köye gider, Köydeki sehire.

Bir de Montör Sabri vardir. Melih Cevdet bu siir için sunlari söylüyor:

"Orhan Veli, fakir fukara ile, boyacilarla, garsonlarla, isçilerle gerçekten dostluk ederdi. Harpten önce bir gün fakir bir isçi ile tanismistik: Montör Sabri. Sarhostu, koltugunda iki okka ekmek vardi. Boyuna evine geç kaldigindan bahsediyor, ama bir türlü evinin yolunu tutamiyordu. Ertesi gün Orhan 'Montör Sabri' siirini yazdi. Geçen yil Orhan'i bir lokantada gördüm. Yaninda ayagi kesik bir adam vardi. Tatli bir muhabbete dalmislardi. Orhan beni görünce Montör Sabri'yi tanimadin mi? dedi."

Mehmet Kemal de anilarina alir Montör

Sabri'yi ama, bu da Orhan Veli'nin

siiri sayesindedir:

"Montör Sabri'yi o yillarda Kürdün

Meyhanesi'ne giden bütün sanatçilar tanirdi.

Orta boylu, kumrala çalan saçli, göçmen görünümünde bir isçiydi. Imalat-i Harbiye fabrikalarinda montördü. Meyhaneye gelir, geç saatlere kadar içer, sarhos olur

giderdi. Bazen de yine barlarin bulundugu caddede geç saatlerde koltugunun altinda eve götürecegi nevalesi ya da ekmegiyle görünürdü. Montör Sabri'yi hepimiz tanirdik ama, siirini adiyla saniyla Orhan Veli yazdi."

Iste Montör Sabri:

Montör Sabri ile Daima geceleyin Ve daima sokakta

Ve daima sarhos konusuruz.

O her seferinde,

<<Eve geç kaldim>> diyor.

Ve her seferinde Kolunda iki okka ekmek.

ÖNEMLI OLAN BOYU DEGIL

Bu basligin altinda, Warner Bros'un kadin artistlerinin dedikodularini yazmaya baslamama sasirmayin. Alexis Smith, Katharine Aldrige ve Georgia Carrol adli üç kadin artist 'Uzun Boylu Kizlar Kulübü'nü kurmuslardir. Bu kulübe, boyu 1.75'ten asagi olanlar kabul edilmezken, amaçlari da uzun boylu olanlari, uzun boylu olmanin kusurlarindan kurtulmalarina yardim etmektir.

Suzanno Tamaro'nun Anima Mundi adli

kitabindan birkaç satir okumadan önce bu kulübün 1942 yilinda kuruldugunu belirteyim.

"Ne var ki, kendimi ne kadar zorlarsam zorlayayim, aklima bir sey gelmiyor. Ne bir davranis, ne bir cümle, ne de gülümseme.

Yalnizca onun kano gibi kullandigim kocaman ayakkabilari geliyordu aklima."

Yazar ilerleyen sayfalarda bu kisiyi biraz daha tarif ederek, kim oldugunu açiklar: "Babam bir metre seksen bes santim boyundaydi, kilosu da doksan kadardi. Kocaman ayakkabilar

giyerdi, çamasir sopasi küregim olurdu, böyle gezerdim odanin içinde."

Tipki yegenimin iki yasindayken, kirk bes numara ayakkabilarimla oynamasi gibi. Zaten bu satirlar da bana o görüntüleri hatirlatti. Eh! boyumun bir metre doksan iki santimetre oldugunu yazarak övünüyorsam da bir siirimdeki

Basketbol antrenmanindan sonra Topluca ayni otobüse bindik. Otobüsün boy ortalamasini yükselttik.

misralarinin yalan oldugunu, hiç bir zaman antrenman yapacak kadar profesyonelce basketbol oynamadigimi da itiraf etmeliyim.

"Önemli olan siirin ya da sairin boyu degil, siirin ve sairin islevidir" diyorsunuzdur. Katiliyorum ama, izin verirseniz baslamisken sairlerimizin boylarindan bahsedelim biraz.

Yazilarimizin olmazsa olmaz konugu Orhan Veli ile baslayalim, mizah yazari olan kardesi Adnan Veli'nin yazdiklariyla: "Küçüklükten beri

zayif, çelimsiz bir bünyesi vardi. Öldügü vakit 1.82 boyunda, 62 kilo agirliginda idi."

Orhan Veli kadar taninmasa da ayni kulvarda siir kostururdu Rüstü Onur. 1942 yilinda, henüz 22 yasindayken siir pistlerine veda eden sair için Salah Birsel'in yazdigi 'saygi'

yazisina kalem uzatalim: "Uzun boyluydu. Esmer, yagiz bir yüzü vardi."

"Boyu uzun, siirleri kisa" bir sairimiz vardir. Sunay Akin'a böyle takilir Akgün Akova. Sunay ise boyu kisa, siirleri uzun olan Akgün'ü söyle anlatir: "Akgün Akova'nin yolu bir gün Eyfel Kulesi'ne düser. Kulenin asansöründen asagiya inerken iki uzun boylu Fransiz sevgilinin durmaksizin öpüstügünü görünce 'Kiss, Kiss' güler. Sairimizi güldüren uzun boylu iki sevgilinin öpüsmesi degil, asansör kabininin Japonlarla dolu olmasidir!... Akgün Akova'nin boyunun Japonlardan pek de uzun olmadigini söyleyerek olayi gözünüzün önünde canlandirmanizi diliyorum!..."

Akgün'e telefon ederek, boyunun ne kadar oldugunu sordum. Bir metre yetmis santim oldugunu söyledikten sonra ekledi: "Sairlerin boylarini arastiracagina, örnegin ilk cinsel deneyimlerini arastir. Daha çok ilgi toplarsin..."

Haksiz sayilmaz ama, biz bu konuyu bir baska yazi konusu olarak kenara not ederek yolumuza devam edelim. Kirik Kibrit siirinde,

Her kapi esiginde

Çocuk mezari diye takildiginiz 45 numara ayakkabilarimla Içinde etleri çürüyen

Bir çocuk cesedi tasidigimi nasil da bildiniz.

diyen Sunay Akin, boyunun uzun oldugunu Dag Yolu siirinde de vurgular:

Benden kisadir boyun

Bir köy otobüsünün,

Daga tirmanmasi,

Gibi uzanirsin

Dudaklarima

Katilmaz oldu nicedir yolumun

Tozu dumana

Siiriyle büyük oldugu gibi boyuyla da büyüktür

Nazim Hikmet. Bunu Cenaze Merasimim adli siirinden anlayabiliyoruz:

Bizim avludan mi kalkacak cenazem?

Nasil indireceksiniz beni üçüncü kattan?

Asansöre sigmaz tabut,

Merdivenlerse daracik.

Moskova'ya gittiginde

O'nun evini gezen Oktay Akbal, bu konuda

su açiklamayi yapar:

"Merdivenler o kadar daracik degil. Niye O'na öyle gelmis? Zaten tabutunu burdan indirmisler, asansöre sokmamislar. Herkesin

oturdugu bir apartman kati iste. Dili olsa anlatsa!"

Ilhan Berk, Kül adli kitabinda kendini söyle tanitiyor: "Ilhan Berk, 1918, Manisa, boy 1.70, göz: kara, renk: bugday." Bununla kalmaz sairimiz ve Cihat Burak, Ece Ayhan ve Sait Faik için sunlari söyler: "Cihat Burak: Sisman midir? Sakir Agalar, Zekai Efendiler, Arif Beyler sismanligindadir. Boyu? Boyu yoktur ya da bütün 1915 dogumlu Aksaraylilar gibi bir insan boyundadir. Ece Ayhan; uzun boylu mudur? Degildir. Bir Malta Yahudi'si boyundadir ve saçlarini hiç uzatmamistir. Sait

Faik; sözcüklerle ayaga kalktiginda uzun boyludur."

Mina Urgan ise, Bir Dinozorun Anilari adli kitabinda tanidigi pek çok sair ve yazar hakkinda bilgi verir bize. Iste bunlardan biri: "Cahit Sitki, neredeyse benim boyumda, ufak tefek bir adamdi. Hiç biçimsiz degildi; ufak boyuttaydi sadece. Bir Çinlininkiler gibi çekik gözleri vardi."

"Istanbul diyince aklima stadyum gelir" diyen Bedri Rahmi Eyuboglu'nu utandirmak istemeyen sairlerimizin bir futbol takimi vardir ve hali saha maçlarinda önlerine geleni yenmektedirler. Halbuki bir basket takimi kursalardi Rüya Takim 3'ü bile zorlayabilirlerdi.

Ignelemeleriyle uzun bilinen Süleyman Nazif, Trabzon Valiliginde Bekir Sami Bey'e rakip olur. Kendisine Sami Bay'i, soranlara su

cevabi verir: "O, uzun boylularin en akillisidir."

1955 yilinda Akbaba Mizah Yayinlari tarafindan yayimlanan Meshurlarin Nükteleri adli kitaptaki bu fikrayi okurken, telefonum

çaldi. "Alo"ma karsilik veren tanidik bir sesti ve siir okumaya baslamisti:

Sairlerden

Benim kadar uzunu yok

Bakiyor görüyorum Isterdim sairlik gücümün Biraz daha az olmasini

Biraz daha uzun Biraz daha çok

Biraz daha anlayis

Beklemek istemek için

R özürlü bu sesin sahibini, Can Yücel'in

Cenaze Dönüsü siirinde görürüz:

Anlasildi bu

R'lerin intikami

Onlar yuttu Özdemir Asaf'i.

BIR IS VAR BU KAZALARDA

Orhan Veli, ömrü boyunca kazalardan bir türlü kurtulamaz. 5 yasindayken dadisinin kizarttigi köftelerden asirmaya çalisir ama, çatal kayar ve kolu tavanin içine girerek yanar. Uzun bir tedaviyle iyilesir. 7 yasinda sünnet olmasini kazadan saymazsak bile 9 yasinda agir bir kizamik hastaligi geçirir. 12 yasinda Beykoz çayirinda oyun oynarken diz kapagini dikenli tele takinca agir sekilde yaralanir. 13 yasindayken, yirmi yasindaki hizmetçileri Fatma'yi Flober tabancasiyla korkutmak ister, tabancayi seytan doldurmustur ve genç kiz agir sekilde yaralanir.

17 yasinda yakalandigi kizil hastaligi, çocukluk ve gençlik yillarindaki ufak tefek siyriklar, kesikler 1939’daki trafik kazasinin yaninda hiçbir sey sayilmaz. 25 yasindadir ve en yakin arkadaslarindan Melih Cevdet’in kullandigi araba, Ankara’da Çubuk Baraji tepesinden

asagi yuvarlanmistir. Yirmi gün komada

Numune Hastanesi'nde yatar.

29 yasindayken attan düser. Bir kaç günde iyilesir.

Bir baska kazada ise yalniz degildir. Ahmet Hamdi Tanpinar ile Sariyer’de kayik sefasi yaparken, kayik devrilir, denize düserler.

O’nun kayigi bilerek devirdigini, amacinin "haber olmak" oldugunu iddia eden kalemler bulunsa da, onlar hiç kayiga binmemislerdir. Binselerdi; sandaldaki arkadasina belli etmeden (hatta belli ederek de) sandali devirmenin ne kadar zor oldugunu ögrenmis olurlardi.

Papirüs dergisi Ocak 1967 tarihli sayisini Orhan Veli özel sayisi yapmis ve Orhan Veli'nin kime gönderdigini yazmadiklari üç mektup yayimlamislardir. Iste bunlardan 15.7.1947 tarihli olani:

"Senin duydugun gibi ben denize sarhoslukla düsmüs degilim. Bir aksam Büyükdere rihtimindan Ahmet Hamdi bey, Fuat Ömer, karisi, kiz kardesi, bir de ben kayiga biniyorduk. Tekne, ufacik bir tekne; hepimiz bindik. Son olarak Meziyet Hanim binecekti. Kayigin tam kenarina basti. Deniz seviyesiyle bir olan kenardan su dolmaya basladi. Kayik da hemen batti. Yalniz ben degil, hepimiz suya döküldük. Son günlerde gazetelerin bahsettigi hadise iste budur. Sen bu hadiseyi isin biraz da eglenceli tarafini düsünelim diyerek hatirliyorsun. Bilmem ki pek mi eglenceli. Herhalde görülecek bir tarafi da var. Hamdi bey o sirada bas üstünde yatmis, yildizlari seyrediyordu. Ben telasla 'Hocam batiyoruz' deyince, o, yattigi yerden 'Aman! ben yüzme bilmem, beni kurtarin!' diye bagirmaya basladi. Isin asil kötüsü Hamdi bey

o gece Istanbul'a dönmek mecburiyetindeydi. Halbuki hepimiz denizden sirilsiklam çiktik.

Elbiselerimiz de ertesi gün olmadan kurumadi."

Hayatinin en önemli kazasi ise 10 Kasim 1950’de gerçeklesir.

Ankara’da, gece evine giderken, belediyenin açtigi bir çukura düser. Çukurdan çiktiktan sonra büyük bir hata yaparak olayi önemsemez. Istanbul’a gelir. 14 Kasim'da, bir arkadasinin evindeyken fenalasir. Hastaneye kaldirilir. Alkol komasina girdigi zannedilir. Ölümünden sonra yapilan otopside beyin kanamasindan öldügü anlasilir. Doktorlarin raporunu kabul etmeyen Orhan

Veli'nin çocukluk arkadasi Halim Sefik de bir Otopsi yapar. Eh! kilavuzu sair olanin,

kulaklarinin siirden kurtulmamasi gibi, bir sairin Otopsi'si de ancak siirle yapilir:

Morgta açilinca kafatasi

Doktor beyler beyin gördüler

Indirince tenkafesine nesteri

Doktor beyler yürek gördüler Yürekte ne gördüler dersiniz Yürekte memleket gördüler Dünya gördüler

Bir de dost gördüler

Ama bu iste doktor beyler

Dogrusu geç kaldilar Çok geç kaldilar

Tüm bunlarin yani sira bir kaza daha vardir ki Orhan Veli’ye bir siir yazdirtmistir:

1936 yilinda Ankara’ya giden Orhan Veli uzun bir süre orada yasamistir ve Istanbul ile deniz özlemi, o dönemdeki siirlerine yansimistir.

Seyahati çok seven Orhan Veli, kimi zaman bir - iki günlügüne bile olsa Istanbul’a kaçar. Iste bu hafta sonlarindan birinde Istanbul’a gelen Orhan Veli, Harem’de otobüsten indikten sonra Üsküdar’a dogru yürümeye baslar. Kiz Kulesi’ne birkaç siir okuyarak selam verir. Sabahin erken saatlerinde sarkilar, söyleyip islik çalarak Üsküdar’a ulasir. Kalkmakta olan bir motora biner, Besiktas’a ulasmak için. Kisa süren yolculuk sirasinda Istanbul’u ne kadar çok özledigini daha iyi anlar. Dayanamaz, elini denize sokar.

Müthis bir duygudur bu O’nun için.

Ki bunu 1950 yilinda yazdigi Denize Dogru adli "sairane bir yazi"da da belirtmistir: "Bir yil deniz görmesem bir hos olurum" diyerek denize olan sevgisini anlatan Orhan Veli, devaminda sunlari yazar: "Buraya geleli üç gün oldu. Ama söyle bir kiyiya gidip o yosun kokusunu koklayamadim. Söyle bir egilip elimi

suya degdiremedim. O eski hasret hep içimde."

Denizi avucuna sigdirmak istercesine suyla doldurur avucunu. Koklar ve yüzüne çarpar.

O’nun tüm yorgunlugunu almistir bu bir avuç deniz.

Motor iskeleye yaklasmistir bu sirada. Bir an önce kiyiya çikip, özledigi Istanbul’un sokaklarinda dolasabilmek için, yeterliligine inandigi bir yakinliga gelince iskeleye atlar.

Köseleri oldukça asinmis olan iskeleye önce sol adimini basar ama, basmasiyla kendini motorla iskele arasinda bulur. Sol eliyle iskeleye, sag eliyle motora tutunmustur.

Motordakiler de motorun iskeleye çarpmasini ve Orhan Veli’nin arada sikismasini önlerler.

Çevredekiler Orhan Veli’yi kurtarmaya

çalisirken, O, kahkahalarla gülmeye baslar. Önce kalçalarina kadar girdigi denize, sonra gökyüzüne bakar. Ardindan kendisini kurtarmaya çalisanlara iki soru sorar: "Her

gün bu kadar güzel mi bu deniz? Böyle mi görünür gökyüzü her zaman?"

Kimse O’nun bir sair oldugunu bilmez. Saskinliklarini bir yana birakarak O’nu zorla karaya çikarirlar. Hatta belki de "bir deli yüzünden fazla zaman kaybetmeyi" istemezler. Iskelede bir kenara oturan Orhan Veli, Bir Is Var adli siirinin devamini yazar.

Her gün bu kadar güzel mi bu deniz?

Böyle mi görünür gökyüzü her zaman?

Her zaman güzel mi bu kadar,

Bu esya, bu pencere? Degil,

Vallahi degil;

Bir is var bu isin içinde.

DERGI KAPATTIRAN SIIR

Bir gün yedek subay olarak askerligini yaparken, Nisuaz'a giden Orhan Veli, tek basina bir masada oturur. Bu oturus bile birilerinin canini sikar.

"Orhan Veli, bir gün bizim gediklisi oldugumuz Nisuaz'a gelip karsimizdaki masada oturacak,

bizimle tanismak üzere hiçbir çaba harcamaksizin yine kalkip gidecektir."

Bu satirlari yazan Hasan Izzettin Dinamo,

Orhan Veli'nin kendilerinin kim oldugunu bilmek zorunda oldugunu vurguluyor. Oysa ki insan hiç tanimadigi birinin masasina gidip,

"merhaba ben bilmem kim, sizler kimsiniz" mi der? Yoksa O'nun kim oldugunu bilenlerin masasina gidip, tanismaya çalismalari mi gerekirdi? Yani Orhan Veli de anilarinin bir kösesinde "bir aksam Nisuaz'a gittim, karsimda oturan Hasan Izzettin Dinamo bana bakti bakti da masama gelip tanisma girisiminde bulunmadi" dese hakli olur

muydu? Ki Mehmed Kemal, Orhan Veli'yi 'bir heykel gibi susan' diye tarif etmisken...

Hasan Izzettin Dinamo'nun Orhan Veli'ye

kizgin oldugu belli, bunun nedenini de yine sairin anilarindan okuyoruz:

"Sabahattin Kudret ile Sait Faik, Küllük dergisinin ilk ve tek sayisina girecek; hemen ardindan yine iktidarin zincirleri üstümüze

bosanarak bu dergicigimizi de yitikler dünyasina yolcu edecekti."

Derginin neden kapandigini da yazar Dinamo:

"Sözde Hasan Ali Yücel, Orhan Veli'nin Orospu adli siirinden alinmis, Bakanlar Kurulu'ndan karar çikartarak Küllük dergisini kapattirmisti.

Sözde bu yergicilik Hasan Ali Yücel'le sevgilisini hedef almismis. Söylenti. Dergimiz kapatildigi sirada, bütün arkadaslar, kapatilma nedeni olarak yalnizca bu söylentiyi isitmistik. Simdi bile bu konuda yeni bir sey bilmemekteyim. Anladigim su ki, Hasan Ali Yücel, Küllük'ün kapatilmasinda temelli bir rol oynamisti. Orhan Veli o zaman Ankara'da bulundugundan belki bu isin aslini daha iyi biliyordu. Ancak, onunla bütün yasamim boyunca konusup görüsmek nasip olmadigindan bunu sorup anlamak da nasip olmadi."

Küllük'ün çikis tarihinin 01.09.1940 oldugunu, Orhan Veli'nin askere ise 1941'de gittigini söylersek, Nisuaz olayinin Küllük'den sonra oldugu anlasilacaktir.

Dinamo'nun kizginligini bir kenara birakirsak, "Orhan Veli'nin siirini begenmese de anlardi" diyebiliriz. Hapisten yeni çiktigi siralarda, aralarinda Nurullah Ataç'in da bulundugu bir kaç kisiyle yemek yerlerken, Dinamo'nun eline el yazisiyla yazilmis bir siir defteri tutusturan Ataç; "Bak Orhan Veli'nin siirleri." diyerek, okumasini ister. Bir kenara geçip, tek basina

siirleri okuyan Dinamo, bir süre sonra "nasil buldun?" diye soran Ataç'a sunlari söyler.

"Üstat, mapushaneden yeni çikmis bir kisiye çok bir sey söylemiyor bu siirler. Bunlar, düpedüz küçük burjuva siirleri. Bana öyle geliyor ki, edebiyatta Nazim'in yikamadigi ufak tefek bir takim kaleleri siz bu siirlerle yikmaga çalisacaksiniz. Hececilerden Yusuf Ziya'yla Orhan Seyfi tam Nazim Hikmet'i olagan görmege baslamisken, karsilarina bir

de ayak nasirlariyla Süleyman Efendi'yi çikariyorsunuz."

Ataç gülerek basladigi uzun bir konusmasini sunlarla bitirir:

"Yusuf Ziya'yla Orhan Seyfi'yi bu siirlerin neden bu kerte kizdirdigini anlamak kolay. Onlar aruzun pabucunu dama attiklarinda, artik Türk siiri dar hece kaliplari içinde yazilacak sandilar. Bencil herif bunlar. Kendinden sonra hiçbir sairin yetismesine katlanamiyorlar. Hele Orhan Veli'nin su alayli deyisleri, bunlari dinden imandan çikariyor. Bunlara pestenkerani seyler gözüyle bakiyorlar. Siirin talihini soylularin elinden

çekip alan bu adamlar, bunun küçük burjuvalarin eline geçmesini istemiyorlar. Oysa Nazim, Orhan Veli'den önce siire kasket bile giydirdi. Durmadan her türlü yeniye saldiran bu adamlarin üstesinden gelecegim. Tevekkeli degil, Atatürk bunlari Istiklal Savasi'nda Anadolu'ya sokmadi. Sundan ki Istiklal Savasi da bal gibi yeni bir seye, halka dogru yol almisti. Padisahi da, halifeyi de bir

kafese sokup birer yirtici hayvan gibi ülkeden disari atacakti."

Siir bilgisine sapka çikarilacak adamlardan olan Hasan Izzettin Dinamo'nun elestirisinde Orhan Veli'nin yapmaya çalistigini anladigi anlasiliyor. Biz gene de biraz önceki, dergi kapatmaya neden olan siire dönelim. Öncelikle Orhan Veli'nin Orospu adli bir siiri

yoktur. Küllük'de yayimlanan siirinin adi,

Tahattur'dur; hatta Orhan Veli, ilk kitabi Garip'e isim olarak önceleri Tahattur'u düsünmüstür. 1977 seçimlerinde Cavit Yamaç'la Mehmed Kemal il il dolasirlar. Kayseri meydaninda Demirel, girtlagini paralarcasina konusurken, onlar da arabanin içinde edebiyat üstüne konusmaya baslarlar. Bir ara söz siirden açilir ve Cavit Yamaç anlatmaya baslar. Anilarindan Orhan Veli ile ilgili belgelenmemis bir sey birakmak istemeyen Mehmed Kemal de bunlari yazmaktan geri kalmaz:

"Bilir misin? Orhan Veli'nin Garip kitabinin ismini ben koydum. Bir gün Nisuaz'da oturuyordum. Orhan geldi, bir siir kitabi çikaracagini söyledi. Bir türlü kitabina bir ad bulamiyordu. Koymak istedigi ad 'Tahattur'du. Bilirsin Orhan Veli'nin 'Alnimdaki biçak yarasi senin yüzünden... Tabakam senin yadigarin...

Seni nasil unuturum ben... Vesikali yarim...' diye bir siiri vardir. Onun adi Tahattur'dur. Kitabina bunu vermek istiyordu. Bana sordu, ne dersin diye... Ben de bu adin çok eskimis oldugunu, daha yeni ve ilgi çekici bir ad bulmasini söyledim. Bu yeni adin ne olabilecegini sordu. Ben de senin siirlerin yadirganiyor, acayip, garip bulunuyor, öyle bir ad vermelisin, dedim. Öyleyse bir ad bul, dedi. Yaban, acayip, garip, derken... Garip sözü üzerinde durduk. Orhan Veli'nin kitabinin adi ortaya çikmisti. Garip, sadece sasirtici, acayip anlamina gelmiyor, gurbette kalmisa da yakisiyordu. Zaten o dönemde Orhan Veli

ve arkadaslari da kural disi, biraz gurbette kalmis gibiydiler."

(Mehmed Kemal'i okudukça karsiniza Orhan Veli'nin çikmasina sasirmiyorsunuz. Orhan Veli de 16.12.1945'de Ülkü dergisine Siir Kitaplari üzerine yazdigi bir yazida, önce Birinci

Kilometre adli kitaptan Mahalle adli siiri de yazar:

Bu mahalle beni bilir

Babami adimi isimi

Sabah kalkisimi aksam gelisimi En güzel kizini bana vermistir.

Siirin hemen arkasindan da bir dilekte

bulunur: "Mehmed Kemal'in, mahallenin en güzel kiziyla mesut olmasini dileriz."

Anilarinda Orhan Veli'nin adini binlerce kez daha kullanmak istemistir herhalde Mehmed Kemal ve Fethi Giray'in ölümünden sonra yazdigi Agit siirinde de O'na bir misra ayirmistir:

Can sevgine bakardim da, Hiç yitmeyeceksin sanirdim.

Orhan'dan, Cahit'ten, Suphi'den sonra,

Üstümüzde dolanan tipiden sonra,

Hiç gitmeyeceksin sanirdim. Oysa düsünmeli,

Oysa bilmeliydim.

Bundan kelli yasamin, Tadi yok!

Mehmed Kemal 'gittiginden' beridir de buralarin tadi yok... Kendisi Milliyet Sanat dergisinin 15 Temmuz 1997 tarihindeki sayisinda Sair Sah Çekerse adli yazimi okumus, oradaki "18-20 yaslarimin sairi" dedigi arkadasi Fuat Ofsin'in hatirina beni Politika ve Ötesi kösesinde agirlamis, askerligimi yaptigim o günlerde bana en büyük ödülü vermisti. Kendisiyle görüsüp birkaç dakika Fuat Ofsin'den konusmamiz, bana O'nun kitabini kütüphanesinde arama

sözünü vermesi ve bana 'borçlu' olarak buralardan gitmesi, kuru olarak bildigim gözlerimin islanmasina, -yigitligi bir kenara

birakirsam, islanmak ne kelime hüngür hüngür aglamama- neden olmustur.

Cemal Süreya, Oteller Hanlar Hamamlar Için

Sürekli Siir'inin dördüncüsünü yazdiginda henüz yalniz Orhan Veli 'gitmistir':

Evet, Mehmed Kemal, Yilmaz Gruda,

Orhan Veli,

Simdi hepsi dipte, hepsi birer yeralti suyu gibi.

Sevgilim bilemem sesimi duyuyor musun

Bir gökkusagiyla doldurmak istiyorum içini.)

Mehmed Kemal'e de 'Nasil unuturum seni ben!' diyerek, Burhan Arpad'a geçelim;

Tahattur adli bu siirin romanini yazan Burhan Arpad'a. Önce Cumhuriyet Gazetesinde tefrika olarak basilan, sonra da Set Kitabevi tarafindan Nisan 1968'de yayimlanan romanda, vesikali bir kadinla bir kahve çiraginin arasindaki ask anlatilir. Sigara tabakasinin da 'iki elin kanda olsa gel' çagrisinin da nedenlerini okuyacaginiz romanin sonunu, siiri bir kez daha okudugunuzda anlayacaksiniz:

Alnimdaki bicak yarasi

Senin yüzünden;

Tabakam senin yadigarin;

<<Iki elin kanda olsa gel!>> diyor, Telgrafin;

Nasil unuturum seni ben, Vesikali yarim?

(Alnimdaki Biçak Yarasi adli bu roman, Sahin Gök tarafindan filme de alinmistir. Hakan Ural, Serpil Çakmakli ve Pakize Suda'nin basrol oynadiklari filmin sonu, kitabin sonuyla ayni degildir. Bir gazetenin televizyon sayfasinda ise film ile ilgili su elestiri yapilmistir: "Burhan Arpad'in ayni adli romanindan serbest bir uyarlama, yer yer 'Vesikali Yarim'i çagristiran bölümleri de var." Bu elestiriyi yazan kisi; 1968 yilinda Lütfü Akad tarafindan çekilen; Türkan Soray, Izzet Günay ve Ayfer Feray'in oynadigi Vesikali Yarim'in senaryo yazari Ali Ugur'a su soruyu sormaliydi: "Vesikali Yarim'i

yazarken, Orhan Veli'nin Tahattur adli siiri, size esin kaynagi olmus mudur?")

Nazim Hikmet, 13 Subat 1941'de Çankiri Hapishanesi'nden Kemal Tahir'e yazdigi bir mektupta bu siir için sunlari söyler:

"Demek istedigim sairaneligin kelimelesmis ifadeleri sade mavi ufuklar, pembe bulutlar filan degildir. 'Vesikali Yarim' de sairanedir."

SARI KEDI MIRNAV PIST

Geçtigimiz günlerde dogum günü olan bir arkadasima hediye almak üzere alis verise çikmistim. Karisiyla birlikte tam anlamiyla hayvan dostu olan, özellikle kedileri çok seven arkadasima hediye bulmakta zorlanmayacagimi saniyordum. Yapmayi düsündügüm sey, sahaflari ve birkaç kitabevini gezerek kedilerle ilgili ilginç kitaplari toplamakti. Önce bütün sahaflarini gezdim Istanbul'un. Genelde kedi bakimi ile ilgili kitaplar vardi. Ardindan girdigim büyük (!) kitapevlerinden birinde En Güzel Kedi Öyküleri adli bir antoloji buldum. Çok sevinmistim, büyük bir heyecanla raftan aldigim kitabi inceliyordum, kimlerin öyküleri varmis diye. Tam o sirada duydugum "pist pist!" sesi nedense beni irkiltti. Hizla geri döndügümde oyuncak reyonunun önünde durdugumu fark ettim. Saga sola bakinca raflarin önlerinde kitaplari inceleyen az sayidaki müsterileri gördüm ama, hiçbiri bana seslenmis gibi davranmiyordu ve dahasi ben hiçbirini tanimiyordum. Kitaba bakmak için arkami döner dönmez ses yinelendi, "pist pist!" ama bu sefer dikkatliydim. Ses tam arkamdan geliyordu. Oyuncak olduguna emin oldugum sari, kocaman bir kedi gözlerini kirpistiriyor ve sanki siritiyordu. O'na dogru yaklastigim sirada önce ayaklarinin üzerinde dogruldu, sonra da bir siçrayista kucagima geldi.

Saskinligimi atamamisken bir de konusmaya baslamaz mi?

- Utan utan! Bak bizim için öyküler yazilip, öykü antolojileri düzenleniyor ama, siz sairler bos bos oturuyorsunuz.

Can damarima basmisti. Bu yüzden saskinligimin yerini kizginlik aldi. Öfkeyle "Sen ne diyorsun be?" diye bagirdim. "Biz sairler tüm hayvanlari oldugu gibi, kedileri de düsünürüz." Bu sirada kucagimdaki kediyle birlikte hem siir kitaplarina dogru yürüyor, hem de kediye laf yetistiriyordum.

- Sen, sairlerin siz kedileri siirlerine konuk etmediklerini saniyorsan, aldaniyorsun.

Hemen sana bir iki örnek vereyim istersen.

Nazim Hikmet'in ciddi olarak aldigi ilk siir elestirisi, kiz kardesinin kedisi için yazdigi Samiye'nin Kedisi siiri içindir. Nazim Hikmet

Heybeliada Bahriye Mektebi'nde okurken,

ögretmenlerinden biri de Yahya Kemal'dir. Nazim Hikmet'in Yahya Kemal'e gösterdigi birkaç siirden Samiye'nin Kedisi'ni okuyan Yahya Kemal: "Bu siir için bir yorum yapmadan önce, kediyi bir görmeliyim" der.

Yahya Kemal'in amaci kediyi görmek degil, kendisini eve davet ettirmektir çünkü; Yahya

Kemal, Nazim Hikmet'in annesi Celile Hanim'dan hoslanmaktadir. Her neyse, amacina ulasan Yahya Kemal, kediyi görünce sunlari söyler: "Sen bu pis, uyuz kediyi böyle övmesini biliyorsan, ileride iyi bir sair

olacaksin." Iste bak bu siir, Nazim Hikmet'in bütün eserlerinden Ilk Siirleri'nin içinde, dinle:

Yesil deniz gibi gözleri vardi Beyaz tüyleriyle bir küme vardi Agzini süsleyen sedef dislerdi Baygin nazari ta ruha islerdi Severken aldatip, birden kaçardi Oksarken apansiz pençe atardi Onda bir kadinin gururu vardi

Sürmeli gözlerinden riya akardi

Siiri bitirince kucagimdaki kediye söyle bir baktim. Kedide hiç hareket yoktu ama, tatmin olmadigi anlasiliyordu. Devam etmek üzere diger siir kitaplarina göz atip, Orhan Veli'nin

Bütün Siirleri'ni raftan alarak konusmaya basladim:

- Sen her ne kadar yok desen de bak var. Iste bir baska sahane sairimiz Orhan Veli ve O'nun arkadasi Erol Güney'in kedisi için yazdigi iki siir. Hem de siirleri kendisi açikliyor:

Erol Güney'in kedisinin bahar mevsiminde

ve toplum meseleleri karsisinda

takindigi tavri anlatir siirdir.

Bir erkek kediyle bir parça ciger; Dünyadan bütün bekledigi.

Ne iyi!

Erol Güney'in kedisinin hamileligini anlatir siirdir.

Çikar misin bahar günü sokaga, Iste böyle olursun.

Böyle yattigin yerde Düsünür düsünür,

Durursun.

Hatta Erol Güney, yillar sonra yazdigi bir yazida bu siirler için Orhan Veli'ye tesekkür eder: "Yetistigim, büyüdügüm ve bin bir sorunuyla birlikte çok sevdigim bir ülkenin kültürel yasamindan uzak olmak beni üzmüyor degil. Avuntuyu, ne olursa olsun, adim hiçbir zaman Türkiye'de, tümüyle yok

olmayacak demekte buluyorum. Orhan Veli,

<<Erol Güney'in Kedisi>>yle ilgili iki siiriyle, bir dostun, bir sairin verebilecegi en büyük armagani verdi: Adima ve onca sevdigim kedime 'ölümsüzlügü' kazandirdi. Hiç olmazsa, Orhan Veli'yi okuyanlar için bu böyle. Dogruyu

söylemek gerekiyorsa, zaten geri kalanlar da beni pek öyle çok ilgilendirmiyor."

Kolumun altindaki kedinin homurdanmalarini duyuyor ama, büyük bir gururla duymamazliktan geliyordum. Ayni kitabin

sayfalarini karistirirken, konusmayi sürdürdüm:

-Bu kadar oldugunu saniyorsan, yaniliyorsun. Orhan Veli, Kuyruklu Siir ve Cevap adli siirlerinde de iki kedinin konusmalarini anlatir. Kedilerden biri cigercinin kedisidir, digeri de sokak kedisi. Bu iki siir simdilik bir kenarda dursun, onlarin yerine simdi aklima gelen bir baska siiri okuyayim sana, Oktay Rifat'in

Kedili Gece'sini;

Gece onikide bahçeye çiktim Kedi de arkamdan bahçeye çikti Deniz çarsaf gibiydi anlatilmaz Yildizlar kedinin gözleri gibi Karadut oracikta duruyordu Gölgesiz, ürkek, hemen oracikta Kedi üstünden bana bakiyordu Sizleri düsündüm

Acimsi, buruk Kuslar öttü Vapurlar düdük çaldi

Yoksa bana mi öyle geldi.

Ilk iki misrayi dikkatlice dinlediysen, sairin bir kedisi oldugunu anlarsin. Yine de yetinmiyorsan bak raftan gelisigüzel bir kitap

aliyorum, bakalim kim çikacak... Sansa bak, Özdemir Asaf... Kitabin sayfalarini hiç karistirmadan Tablo siirini okuyabilirim sana:

Kedi kadinin yanindaydi

Kadin gecenin yanindaydi

Kedi gitti geceye degdi karardi

Döndü kadina degdi

Bir kadin portresi belirdi

Elinde siyah bir gül vardi

Kucaginda kirmizi bir kedi.

Buna da "kirmizi kedi olur mu?" diye itiraz edersin sen simdi ama, öyle bir çagda yasiyoruz ki kirmizi, pembe, mavi, eflatun...

aklina gelebilecek her renkte civciv imal ediliyor. Yine de ben senin için sari bir kedi bulayim, ister misin? O zaman Bir Hayvanin

Yalnizligi siirinde Sabahattin Kudret Aksal'i dinleyelim:

Bir hayvanin yalnizligi diyor da Baska bir sey demiyor

Bakiyor duvarin üstündeki sari kediye.

"Ne dersin bu sari kedi sen olabilir misin?" Sorusuyla birlikte kolumun altindan kurtardigim kediyi iki elimle kaldirip yüzümün hizasina getirdim. Hala homurtular duyuyordum ama, kedide hiç hareket yoktu.

"Nereye gittin? Daha pek çok kedi siiri var. Hepsini okuyacagim sana..." diyerek kediyi silkeliyordum ki, benim kediyi tuttugum gibi, iki yanimi, beyaz kollari olan ikiser el kavradi. Ne oluyor diye arkama baktigimda kalabaligin önündeki bembeyaz giyimli iki iriyari adamin beni tuttugunu gördüm. Basindaki sapkadan

hemsire oldugu anlasilan bir kadinsa elinde igneyle bana yaklasiyordu ve batirdi...

Kendime geldigimde kucagimda o oyuncak kedi ile birlikte bir yatakta yatiyordum. Özellikle kollarim çok agriyordu. Ignenin etkisiyle vücudum kasilmis olsa gerek, kediyi de alamamislardi. Yataktan kalkmaya çabalarken hemen yani basimda bir doktor beliriverdi. Oldukça nazik bir sesle:

-Lütfen biraz daha istirahat edin; dedi.

Bakislarimdan ne demek istedigim anlasiliyor olsa gerek ki, açiklamaya basladi:

-Çok yorgundunuz herhalde. Bu yüzden halisünasyon görmüs olmalisiniz. Size bir sakinlestirici yapmak zorunda kaldik. Ailenize

de haber verdik, hemen gelecekler. Ardindan sizi taburcu edecegiz...

-Ben halisünasyon falan görmedim. Bu kedi

sairlere laf etti, ben de cevabini verdim. Sairler sirf kuslara, kedilere, köpeklere degil

daha pek çok ve ilginç hayvanlara yer vermislerdir siirlerinde. Hatta onlari egitenlerden bile bahsederler. Eminim ki Jacques Prevert'in In Memoriam siirinde yazdigi egitimcinin varligini bile bilmiyorsunuzdur:

Su akli basinda çekirge egitimcisi Su pek bir seye yaramayan adam.

-Sizi anliyorum ama...

-Sözümü kesmeyin lütfen! Bir tane En Güzel

Kedi Öyküleri antolojisi yapildiysa, bu hayvanlari sirf öykücülerin düsündügü anlamina gelmez. Elbette onlar da iyidir, güzeldir, hosturlar ama, biz sairler de

duyarliyizdir. Bakin hiç kimsenin aklina gelmeyen bir balik, Murathan Mungan'in

aklina geliyor ve Alabalik ve Siyambaligi siirinde anlatiyor onu:

Bir tek balik alinmadi

Nuh'un Gemisine

Sudaydi o Içindeki suda

Tehlikenin içindeki suda

- Seref Bey, lütfen sakin olun...

Doktorun ikide bir sözümü kesmesi beni iyice sinirlendiriyordu ve isterikli bir sekilde, hizli hizli konusuyordum. "Bir de sunu dinleyin" diyerek devam ettim:

Beni rahat biraksa

Topragin altindaki kertenkele kabugun içindeki kurt

ve uyusam

Mavi bir deniz ortasinda basim.

Rahatlik siirinde bunlari istiyor Rüstü Onur ve

Memnuniyet siirinde de devam ediyor hayvanlara olan sevgisini anlatmaya:

Benden zarar gelmez

Kovanindaki ariya Yuvasindaki kusa;

Ben kendi halimde yasarim Sapkamin altinda.

Durun durun biraz da kendimden bahsedeyim.

Çocukken su meshur öykü yüzünden çekirgelerden nefret ederken, karincalari çok severdim ama, büyüdükten sonra yanlisimi

anladim ve bunu Kahroldum adli siirimde bakin nasil anlattim:

Çekirgelerin

Arka ayaklarini kopararak, Karincalari besleyen ben; Karincalarin

Yiyecek ambarlari oldugunu Ögrendigim gün

Aklimi kuyuya düsürdüm...

Ne kadar hizli konustuysam da kalçama batirilan ikinci sakinlestirici etkisini göstermeye baslamisti, siiri zoraki tamamladim. Tanidik bir ses duydum o sirada. Sanirim beni almaya gelmislerdi. Doktor biraz önce bana yaptigi açiklamayi ona da yapti. Sakinlestirici yüzünden artik sadece düsüncelerimde konusabiliyordum:

"Kahretsin, bir hediye almaya gittim, basima neler geldi. Neyse, bari su kediye yine siki sikiya sarilayim da hediye olarak bunu vereyim hiç olmazsa. Oldukça pahali bir oyuncaga benziyor. Belesmis gibi görünse de fazlasiyla hak ettim bu kediyi. Belki pillidir ve kuyrugunu çekince miyavliyordur. Unutmayayim da kendime geldigimde deneyeyim."

BIR SAIR BIR ÇOCUK

Son zamanlarda birbirinden ilginç haberler okuyorum gazetelerde. Bugün de bunlardan birisi ilisti gözüme. Olay Almanya'nin Ingelstadt kentinde gerçeklesiyor. Bir alis veris merkezinde görevliler, alti yasindaki çocugun oyuncak reyonunda oldugunu görmeden magazayi kapatip giderler. Loretta adli afacan kiz, hiç panik yapmadan önce bir dondurma yer, ardindan salamli ekmek atistirir. Kapilari açmayi denese de basaramaz ama, isiklari açar. Devriye gezen bir polis ekibi bu isiklari görünce cam kapidan içeriyi inceler. Çocugun içeride hapis oldugunu görünce magaza yöneticisini ararlar ve afacan kizin bu ilginç macerasi sona erer.

Böylece alti yasindaki bu çocuk gazetelere manset olur, tipki Ataol Behramoglu'nun Agit siirine konu olan yasiti Ali gibi:

Simit saticisi alti yasindaki Ali Büyüyüp film artisti olmayi düslerdi

Zabitadan kaçarken çignendi

Mersedese

Renkli gazetelerde cesedi sergilendi

Gazete okumayi bitirdikten sonra ise gitmek üzere hizla hazirlandim. Sokakta bir kamyon dolusu esya vardi, demek birileri yandaki evi kiralamisti. Kapinin önünde durup sokaga göz atinca, sokagin çocuklarini gördüm. Sokagin okulda olmayan tüm çocuklari sokaktaydi.

Gruptan ayri ve tanimadigim bir çocuksa kenarda oturmus onlari seyrediyordu. Yeni komsunun çocugu olmaliydi bu ama, Oktay Rifat'in Çocuk siirinden firlamis gibiydi:

Hamsi gibi kaldi Çocuklarin arasinda Küçük ve yabanci Kara kara düsünüyor

Fatih Istanbul'u kaçta aldi?

Oturdugu yerden hizla kalkan çocuk, esya tasiyan ve babasi oldugunu tahmin ettigim adamin yanina giderek bir sey sordu. Belki de Fatih'in Istanbul'u kaçta aldigini. Tasinmanin yorgunlugundan olsa gerek, babasi onu tersledi. Gidip Halim Sefik'in Çocuk adli siirini okumaliydim babaya ama, yeterince oyalanmistim ve otobüs duragina dogru yol

almaya baslarken, siiri kendi kendime okudum:

Kalkinmada ilk sart egitim Egitim kitapla olur

Çocuk hepimizin akillisi Siz okursaniz o da okur.

Bu arada duraga varmistim. Geç kaldigim için Kadiköy otobüsünü beklemeden, aktarmayla gitmek üzere herhangi bir köprü otobüsüne bindim. Köprü çikisindaki durakta iner inmez, arkalardaki aglayan bir çocuk gözüme çalindi. Bu çocuk da Can Yücel'in Sair Be! dedigi çocuk olmaliydi:

Köprünün Beylerbeyi kavsaginda, Assubay Duragi'nda indim otobüsten

Ilerde siyah önlüklü bir çocuk

Yanastim, parmakliga çökmüs agliyor...

Yarasir mi aglamak? dedim Delikanli adamsin sen!..

Sen, dedi gözlerini yumruguyla silip

Tükenmez kalamini kaybetsen aglamaz misin?

Can Yücel gibi cesur olup soramadim çocuga derdini, Kadiköy otobüsü de gelmisti zaten, hemen bindim. Otobüs birkaç yüz metre ya gitmis ya gitmemisti ki yolun kenarinda çiçek toplayan çingeneleri ve koyun otlatan küçük

çobani gördüm. Asagi yukari on üç yaslarindaydi, ismi de Ali olmaliydi ama, bu Ataol Behramoglu'nun Ali'si degil, Nazim

Hikmet'in Ali'siydi.

Ali selam eder

Ali on üç yasinda dagbasinda davar güder sürü önde

Ali yalinayak arkada gider

Ali'nin gözleri karakehribar

On üç yasindaki çoban Ali'yi geride birakmama neden olan otobüs beni bir baska çocuga tasidi. Kapiagzi Duragi'nda inince hemen karsidaki Karacaahmet Mezarligi'ndaki küçük bir kiz çocuguna... Bu da olsa olsa Baki Süha Ediboglu'nun Mezarlik siirindeki kizdi:

Dün aksam gün batmadan Yasli ölülerin arasina

Bir misafir geldi

çocuk bahçesinde kovasi kalmis. Kumlarin üstünde küçük küregi.

Besbelli çok yorgun, hemen uyudu.

Dogruldu yerinden yasli bir ölü

Örtüsünü örttü:

Mademki burada annesi yok,

bu küçük kiz bize emanet. Ileride yatan baska bir ölü Yavasça seslendi:

Basindaki kurdeleyi çözüp katlayin Ütüsü bozulmasin

Mezarliktaki çocuk, her çocuk gibi, o kadar masum görünüyordu ki ister istemez ona

Özdemir Asaf'in Çocuklara siirinin misralarini mirildandim:

Yalan bile söylerken

Prensibim dogruluk Isterim ki ben

Sen de öyle kal çocuk

Geç kaldigimi bilsem de okunan öglen ezani benim çok geç kaldigimi vurguluyordu ama, ezanda da bir gariplik vardi. Kafami kaldirip Karacaahmet Camisi'ne baktigimda, Sunay Akin'in Minare siirinin de yardimiyla bu garipligin nedenini anladim:

Top oynayan arkadaslarini minareden gördügü

için acelecidir ezan okuyan

çocugun sesi

Minareyi de ezan okuyan çocugu da geride birakarak sonunda isyerime ulastim. Fakat çok geç kaldigim için artik issizdim. Isim yoktu ama, bol bol vaktim vardi ve Kadiköy'e dogru yürümeye basladim. Bir ilkokulun önünden geçerken çocuklarin çigliklarini duydum. Sinifin penceresinden görebildigim kadariyla olay tam Jacques Prevert'likti. Sanki Prevert,

Yumurcak siirini yazmadan önce benim gördüklerimi görmüstü:

Kafasiyla evet diyor Yüregiyle hayir. Sevdigine evet diyor Ögretmene hayir. Sözlüye kalkmis

Soru üstüne soru

Sunu yaz bunu çiz

Derken bir gülmedir aliyor çocugu

Delice bir gülme

Ve siliveriyor her seyi Sayilari sözleri Adlari tarihleri Tümceleri tuzaklari

Ögretmen tepine dursun

Çigliklari ortasinda mucize çocuklarin Renk renk bütün tebesirlerle

Belali kara tahta üstüne Resmini çiziyor mutlulugun.

Sözlüye kalkmis çocugun, mutlulugun resmini çizmeye baslamasindan önce, sinifindan kaçan arkadasi okulun duvarindan atliyordu. Halbuki bilse su an neler kaçiriyordu! Bu çocuk da

Orhan Veli'nin Fena Çocuk'u idi:

Mektepten kaçiyorsun, Kus tutuyorsun,

Fena çocuklarla konusuyorsun, Duvarlara fena resimler yapiyorsun; Bir sey degil,

Beni de bastan çikaracaksin.

Sen ne fena çocuksun!

Fena çocuk önde,ben arkada yürümeye basladik. Kadiköy'e yaklastigimizda da yollarimiz ayrildi. Ben sahile dogru yöneldim, karakola yaklasmistim ki iki polisin, iki koskoca polisin bir çocugu sürükledigini

gördüm. Aklima Kizilderili'lerde Karael ya da Karaayak isimlerinin olmasina ragmen, Karakol isminin olmayisi takildi. Polisin bagirisi, düsüncelerimi bile kaçirdi benden: "Utanmiyor musun bu yasta arabalardan teyp çalmaya?" Teyp çalmanin yasi mi olurmus diye düsüncelere dalmami da çocuk engelledi; Akgün Akova'ya "Sansürttürme Sair Abüüü" diye seslenerek:

kimse gel otur demedi bana hep git, hep defol

Hep öfff kim bu serseri hep çalis dediler hiç is hep ögüt verdiler hiç us hep yikan dediler hiç su bi' kar karambol kis günü

iki tavuskusunun katline ferman yazip aç midemle

Gülhane Parki'nda pisirip yedigimden fislediler karakol karakol

....

"bu gece bi' Mercedes teybi nasip eyle

sair abüü

aynasizlarin eline düsürme karakolda öttürme

dislerimi avcuma döktürtme sair abüü bu siiri gözün gibi koru

Izmarit pariltisi

kimselere sansürttürme sair abüü

Simit saticisi alti yasindaki Ali'yi çigneyen

Mersedes'in teybini nasip eylemek istedim O'na. Tam o anda omzuma bir el dokundu.

Geri döndüm, eski bir dostumdu. Artik issiz oldugumu söyledim, meger O'nun da morali bozukmus. Bundan sonra Sabahattin Kudret

Aksal'in Hikaye-i Sevda'da anlattiklarini çogul olarak gerçeklestirdik.

Dogru bir içkili lokantaya girdim

Bir derken bir ikinciyi çektim

Ikinci derken üçüncüyü Üçüncüyü dördüncü kovaladi Birçok seyleri güzel gördüm

Olmayacak nice isin Olacagina inandim

Hiç yapmadigim bir isi yaptim Türkü mirildandim

Sonunu getiremedim ama

Sonunu getiremedigimiz türküler mirildanmaktansa O'na bugün gördüklerimi anlattim. Meger benimle karsilasmadan önce, üç sokak çocugunun kavgasina sahit olmus.

Ama ne kavga! Kavga etmiyor, sanki oyun oynuyorlarmis. Ben de Seref Özsoy'un Kavga siirini okudum:

Sokak çocugu bile olsalar Kizdiklarinda,

Kavga ederken Birbirlerine

Çay tabagi atarlar...

Önce güldü, ardindan yavas yavas sarhos oldugumu iddia etti. Bunu nereden çikardigini sorunca, garson çocugu göstererek; "Bak, su an yani basimizdaki çocugu görmüyorsun" dedi. Gülme sirasi bendeydi. "Görmez olur

muyum hiç, dedim. Görmez olur muyum. O,

Sait Faik'in Pazar Günleri gördügü çocuktur:

Pazar günleri, bira içerim

Turb ve samfistik ile

Küçük bir çocuk

Bana hizmet eder

On kurus bahsis mukabilinde

Halbuki ben onun

Babasi olmak isterim"

Pes etmek zorunda kaldi. Bir süre sonra da evlerimize gitmek üzere ayrildik. Içkiyi biraz fazla kaçirdigim için yolda etrafimla ilgilenemiyordum. Zaten son otobüsü de ucu ucuna yakalamistim. Eve geldigimde biraz da olsa ayilmistim ama, yine de gaipten sesler duyuyordum. Biraz daha dikkatli dinleyince,

Orhon Murat Ariburnu'nun Çocuk adli siiriyle bana seslendigini anladim:

Bir çocuk agliyorsa

Asya'da

Afrika'da

Dünyada

O ÇOCUK BIZIMDIR

Aglayan çocuk gülüyorsa

Asya'da

Afrika'da

Dünyada

O ÇOCUK HEPIMIZINDIR.

SAIR SAH ÇEKERSE

"Insan, bir kamis, bir sazdan baska bir sey degildir; dogada ondan daha güçsüzü yoktur ama, düsünen bir sazdir o." Bu düsüncenin sahibine, Jacques Prevert, Sikintili Bahis adli bir siir yazar:

Blaise Pascal adinda biri

Tatara Titiri

1623 yilinda dogan Blaise Pascal hiçbir ögrenim kurumunda egitim görmedi. Yalnizca babasindan özel dersler aldi. Bu yüzden kendisini babasina karsi hep borçlu hissetmistir ve bu borcu ödemek istercesine, henüz 19 yasindayken aritmetik bir hesap makinesi icat etmistir. Çünkü o siralar babasi maliye dairesinde çalismaktadir. Bu alet sayesinde babasinin islerini kolaylastirmayi istemistir.

Blaise Pascal'dan sonra, teknik gelismeler sonucu 1885'te ilk kez delikli kartlar kullanilarak bir hesap makinesi yapildi. Ancak hesabin tümüyle otomatiklesmesi 18.000 elektronik tüpü bulunan bir makineyle,

1944'te gerçeklesti. Ilk bilgisayarlari tarif etmeye kalkarsak, büyüklügünü odalarla, agirligini da tonlarla tanimlayabiliriz. Elbette ki bu bilgisayarlarla dalga geçenler de vardi. Bir gazete "hiç merak etmeyin, önümüzdeki elli sene içerisinde gelisecek olan teknoloji ile bilgisayarlarin agirliklari bir tonun altina inecektir" iddiasinda bulundu. Günümüzdeki bilgisayarlarin agirliklari birkaç kilo olduguna göre yanilmadiklarini da söyleyebiliriz. Bu

gelisme 1958'de transistörlerin, 1963'te entegrenin bulunmasiyla saglanmistir. Eminim ki bilgisayarlardaki bu gelismeler devam

edecektir ama, biz buraya Özdemir Asaf'in Tarti siirini yerlestirebiliriz:

Bilgisizin yaninda bilgiden söz etmeyin,

Bilgin'in yaninda bilgiden söz etmeyin.

Cücenin de devin de eremedigi vardir;

Ne altindan ve ne de üstünden söz etmeyin.

Satranca benzer oyunlarin MÖ. 3000 yillarinda Hindistan ve Misir'da oynandigina yazitlarda rastlansa bile, Murret'in 1913 yilindaki arastirmalarina göre satranç ilk olarak 570 yilinda Hindistan'da oynanmistir. Ama rivayetler de çoktur. Örnegin, Sat-Ran-Çu adli bir Çinlinin buldugu söylenirse de, Arap efsanesi daha çok bilinen bir hikayedir. Hiç islevi olmayan birinin gücünün de olmayacagini, onun gücünü çevresindekilerin olusturdugunu belirtmek isteyen bir brahman, buldugu bu oyunu dönemin sahina sunar. Satranci çok seven ve aslinda yerildigini anlamayan sah, brahmana bu oyun için istedigi ödülü sorar. Bunun üzerine brahman,

'bugday' ister. Miktari ise satranç tahtasindaki kareler sayesinde hesaplanacaktir.

Bu alçak gönüllülüge sasiran sah, brahmanin istegini kabul eder ama, sonradan pisman olur. Ardisik karelere bir önceki karenin iki misli bugday konularak yapilacak olan bu islemde, birinci kareye bir, ikinci kareye iki,

üçüncü kareye dört, dördüncü kareye sekiz bugday konulacaktir ama, rakamlar hizla büyümektedir. Onuncu kareye bes yüz on iki, on besinci kareye on alti bin üç yüz seksen dört, yirminci kareye bes yüz yirmi dört bin iki

yüz seksen sekiz, yirmi besinci kareye on alti milyon yedi yüz yetmis yedi bin iki yüz on alti.... Hesap tamamlanip, her kareye konulmasi gereken bugday adetleri toplaninca (bunu yaziyla yazamayacagim) 18.446.744.073.709.551.615 tane bugday verilmesi gerektigi anlasilir. Bu kadar bugdaysa, degil ülkede, dünyada yoktur ve bulmak için dünya yüzeyinin 64 misli büyüklükteki bir kara parçasina bugday ekilmelidir.

Satranç ile ilgili rivayetler daha pek çoktur ama, bilgisayarin icadiyla satranç tahtasinin mertligi bozulur. Çünkü satranç artik bilgisayarda oynanmaktadir. Bilgisayarda satranç oynanmasi fikrini ilk olarak Alain Turing 1940'larda ortaya attiysa da bilgisayar için ilk program 1958'de Amerikan Hava

Kuvvetleri'ne arastirmalar yapan Rand Corporation tarafindan yapilmistir. Bu makinenin hamle yapmasinin bir saat aldigi söylense bile bu önemli degildir. Çünkü günümüzde dünya satranç sampiyonu ile karsilastirilmak üzere yazilan programlar saniyede yüz milyonlarca durumu incelemektedir. Yani çok hizlidirlar ama, halen insanlara üstünlük saglayamamislardir. Aslinda üstünlük kazansa bile, bu bilgisayara mi yoksa programi yazana mi mal edilmelidir?

Üniversiteden mezun olacagim yil, son sinavim bitirme projesi üzerineydi ve sicak bir haziran ayinin ikinci günü yapilacakti sinav. Proje ise bir bilgisayar programiydi. Üç arkadas, uzun ugraslar sonucu az çok ögrenebilmistik programi ve son olarak sinavdan bir gece önce, bildiklerimizi bilgisayar basinda tekrar ediyorduk. Aksam üzeri proje arkadaslarim gitti, gece ise evde herkes uyudugu halde bilgisayarda çalismami sürdürüyordum. Sabaha karsi yoruldum ama,

uyursam da uyanamayacagimdan korkuyordum. Çalismaktan da sikildigim için açtim bilgisayarin satranç oyununu, basladim oynamaya. Her seferinde oyun çabucak bitiyor ve ben mat oluyordum. Ya besinci ya da altinci oyundaydi, bilgisayari köseye sikistirdim. Yaklasik on dakikalik düsünme süresi vardi bilgisayarin ve hepsini kullandiktan sonra, mat oldugunu kabul etti. Tahmin edeceginiz gibi, bende bir sevinç bir sevinç... O hizla okula gidip sinava girdim ve biz üç arkadas projemizi en iyi sekilde savunduk ama, taktigimizi bilgisayardaki satranç oyunundan almis ve bize verilen süreyi sonuna kadar kullanmistik, basarili olmak için...

Fikir tasiyorsun

Fikir tasiyorum

Fikirsiz insan olur mu?

Hayvan!

Fuat Ofsin'in Fikir adli bu siirini buraya neden yazdim? Açiklayayim. Her ne kadar bilgisayarda satranç oynanmasi fikrinin ilk olarak 1940'larda ortaya atildigini söylediysem de, Alan Turing'den yaklasik iki yüz yil önce yasayan Macar Baron Wolfgang Von Kempelen'in aklina bir fikir gelir ve 1769

yilinda biraz sonra anlatacagim makineyi icat eder.

O yillarda Macarlar, Avusturya Veraset Savasi (1740-48) sirasinda Maria Theresia'nin yaninda yer almalari nedeniyle, iç islerinde ülkenin diger bölgelerinden bagimsiz, ayri bir krallik olma hakkini elde etmislerdir. Bu

sayede o yillarin durgun geçtigini söyleyebiliriz.

Wolfgang Von Kempelen ise gelistirdigi bu makine ile bütün Avrupa'yi hayretlere düsürür. 'Türk' adindaki bu makine insanlara karsi satranç oynamaktadir. Yani Baron sadece satranç oynayan bir bilgisayar icat etmistir. Isminin neden Türk kondugunu bilmedigimiz bu bilgisayarin, Garry Kasparov ile karsi karsiya getirilen 'Deep Blue' adli satranç programinin ilk versiyonu oldugunu düsünebilirsiniz ama, biraz sonra okuyacaklarinizla yanildiginizi anlayacaksiniz.

Tekrar 1769 yilina dönersek müthis bir zeka ürünü (!) olan Türk adli bu bilgisayar için adamlarina kutu yapmalarini emreder

Wolfgang Von Kempelen. Her ne kadar boyutu bugünkü bilgisayarlara göre büyükse de elli yil

öncekilere göre de küçüktür. Teknolojisini (!) düsününce, yaklasik bir buçuk metre boyunda, kirk santimetre genisliginde ve altmis santimetre derinliginde olmasi gereken makinenin, ekran benzeri bir penceresi oldugunu söylersem, sanirim yanilmis olmam.

Baron'un bu teknoloji harikasini imal etmesi de pek zor olmamistir. Hatta bilgisayarin kutusunun yapimi daha uzun zaman almistir diyebiliriz. Adamlarinin tasarimi yapip, kutuyu sekillendirmeleri birkaç gün ya da en iyimser düsünce ile birkaç saat sürdü desek bile, Baron bu kadar ugrasmaz imalat için, hatta eline alet bile almaz.

Ilk karsilasma gelip çattiginda herkes çok heyecanlidir. En basta da Baron ama, onun heyecani "acaba kazanabilecek mi?" diyedir. Bilgisayarin, yani Türk'ün ilk rakibinin ve izleyenlerinin heyecani "acaba çalisacak mi?"dir. Sirf bu kadar degil, makine de oldukça heyecanlidir; "acaba becerebilecek miyim?" diye...

Maç saati gelir, Türk'ün karsisina oturtulur rakibi ve Baron bilgisayara baslama komutunu verir. Oyunun ne kadar sürdügü, kimin kazandigi önemli degildir ama, bilgisayar çalisir. Türk'ün rakibinin saskinligini göz önünde bulundurursak, maçi Türk'ün aldigini iddia ederek "en büyük Türk, baska büyük yok" çigliklari atabiliriz. Ileriki maçlarda Türk'ün galibiyetleri de olmustur, maglubiyetleri de. Ancak dedigimiz gibi, bu önemli degildir. Söylenenlere göre Avusturya Imparatoriçesi, Rus Imparatoriçesi 2. Katerina hatta ve hatta öldügü zaman kalbinin bir satranç tahtasina gömülmesini isteyen

Napolyon Bonaparte bile Türk'e rakip olmustur.

Üç maç mi yapmistir Türk, bes maç mi ya da elli - yüz karsilasma sonucunda mi anlasilmistir Baron'un oyunu bilinmez ama, biz bu final için bir hikaye uyduralim.

Türk'ün basarisi Avrupa'ya dalga dalga yayilir. Herkes onunla maç yapmak için siraya girer, bu arada Baron da kesesini iyicene doldurur.

Bir gün, Türk'ün karsisina çok sinirli bir rakip çikar. Bay Y. Hiç kimse Bay Y'nin Türk'ün Azrail'i olacagini bilemez. Maç baslar ve ilerleyen saatlerde Bay Y yenileceginin ilk belirtilerini görür. Çok geçmez, birkaç hamle sonra da Türk 'sah' çeker. Bay Y düsünür düsünür ama, mat olmaktan kurtulamayacagini anlar. Yenildigi her karsilasmada satranç taslarini elinin tersiyle dagitma aliskanligi olan Bay Y, ayaga kalkar. Yenilgiyi hazmedemedigi için burnundan solumaktadir. Bir süre gözlerini bilgisayarin ekranindan ayirmayan Bay Y, sonunda hiç kimsenin beklemedigi hareketini yapar ve bilgisayari bir tekmede devirir. Önce isitilen "Ahh!" sesinin ardindan bir sürü de küfür duyulur. Saskin gözlerin önünde, bilgisayarin

kirilan ekranindan yüzü-gözü yara-bere içinde bir kafa çikar. Bu adam ünlü satranç teori yazari Johann Allgaier'dir ve o ana kadar hiç

kimsenin aklina onun neden Türk'e rakip olmadigi gelmemistir.

Napolyon Bonoparte'i bile yenen Türk,

Philadelphia'da korundugu Çin müzesinde, 1854 yilinda çikan bir yangina yenilmistir.

Artik yil 1972'dir. Satrancin kurallari degismese de dünyada çok sey degisir. Bunun üzerine sahneye Ataol Behramoglu çikar ve isimsiz bir siir yazar. Bu siirle; çoook bugday borçlu Arap Sah'ina mi, Macar Baron Wolfgang Von Kempelen'e mi yoksa siiri yazdigi yillardaki birine mi seslenmistir sormak gerekir kendisine:

Elinde ne piyon kaldi, ne vezir, ne kale Düstü birbiri ardina atlar, filler

Ama sah hala ayak diremekte

Yeni taslar bulundu çünkü: Köpekler...

Iki yüz yili bir çirpida geçeriz de bir çeyrek yüzyilin lafi mi olur. Hemen 1997 yilina ulasir ve Yesim Saygin Armutak'in Sanri siiriyle bu yazimizi da bir

sekilde Orhan Veli'ye baglariz:

Dostoyevski geldi ansizin hiç konusmadi serüvenci bir düsü kentten kaçmisti

siirler okudu konçinalar bir plak intihar etti direniyordu gece kardan kandiller sönük

düellosuna

satranç oynadik Puskin'le vuruldu

geceyi uyku tutmuyordu

Bir baska düello da gecelerini uykusuz geçiren iki kisi arasinda geçer. Orhan Veli ile Sait Faik bir ay boyunca her aksam Balik Pazari'nda bulusurlarmis. Ellerinde de Cumhuriyet gazetesi. Içmek üzere oturduklarinda hemen gazetenin bulmacasini açarlar ve yarisirlarmis. Bir ay boyunca hep Orhan Veli kazanmis, Sait Faik'in payina da hep hesabi ödemek düsmüs. Sonunda Sait Faik isyan etmis: "Kabul ediyorum, bu konuda çok iyisin ama, bir aydir hep sen kazaniyorsun. Bir kerecik bile kazanamadim!" Orhan Veli pis pis siritarak yanitlamis: "Sait, senin kazanmana imkan

yok. Bu bulmacalari ben hazirliyorum, nasil senden önce bitirmeyeyim!"

"Bilgisayar ve satrançin bulmacayla, dahasi Orhan Veli ile alakasi ne?" diye merak ediyorsaniz (hakkinda bilgi bulamadigim için) en büyük merakim; kelimelerle kagit üzerinde

bu kadar iyi oynayan bu adam, satranç oynar miydi?

DEVRIMIN SIIRSEL TANIMI

Uzayda, üzerinde canlilarin yasadigi bir gezegen daha varmis. Onlar da tipki bizler gibi, yer, içer, uyur, sevisir, çalisir ve pek tabii ki okur-yazarlarmis. Dünyalilara o kadar benzermisler ki her konuda kavgalari eksik olmazmis. Her neyse konumuzu daha fazla

dagitmadan, bana anlatilanlarin konumuzla ilgili bölümlerine geçelim.

Günün birinde gezegenin önemli edebiyat dergilerinden birinde ayaklanma olur.

Cümleler Birligi tarafindan yapilan açiklamada insanlar suçlanir;

“Bizler bütün yazilarin yükünü çeken cümleler, siz insanlar tarafindan hep geri planda tutulduk. Güzel bir yazi için birbirinizi kutlarken, aksi durumda ‘ne kadar kötü bir cümle’ diye bizleri asagiladiniz. Bütün bunlara daha fazla katlanamayiz. Bundan böyle tüm yazi islerine Cümleler Birligi olarak el koyuyoruz. Devrimimiz hayirli ugurlu olsun.”

Gel zaman git zaman insanlarin yaptigi hatalari cümleler de yapmaya baslar. Bir bildiri yayimlayan Kelimeler Birligi, Cümleler

Birligi’nin insanlardan daha kötü oldugunu ilan ederler: “Yanlislari düzeltmek için devrim yaparak basa gelen Cümleler Birligi'ni artik tanimiyoruz. ‘Güzel bir cümle, ancak su kelimeyi degistirmeliyiz’ diyerek hep bizleri suçladilar. Artik canimiza tak dedi. Bundan böyle tüm yazi islerine Kelimeler Birligi olarak el koyuyoruz. Yasasin Kelimeler Birligi, Yasasin devrimimiz.”

Tahmin edeceginiz gibi Kelimeler Birligi’nin devri de pek uzun sürmez. Bu kez devrim yapmak isteyen Heceler Birligi’dir. Onlar da ilk planda basarili olurlar ama, genelde hiç sesleri çikmayan, hatta çogunlugun varliklarindan bile haberi olmadigi bir grup daha vardir ve “Biz Harfler Birligi olarak... ” diye baslayan bir bildiri yayimlarlar. Artik tüm yazi islerinden Harfler Birligi’nin sorumlu oldugunu söyleseler de Cümleler Birliginden o güne dek oldugu gibi o günden sonra da tüm bu birliklerin disindaki çalismalar da sürer gider. Harfler Birligi'nin yaptigi devrim de son devrim olmaz.

Uzun bir uzay yolculugunu, kara deliklerin yardimiyla çok kisa zamanda tamamlayarak

dünyamiza dönelim ve biraz da kendi dünyamizda olanlari inceleyelim.

Yazinin icadindan ne kadar sonra edebi yazilar yazilmaya baslandiysa da baslangicindan bu yana bir hayli yol alindi. Her degisime taraf olanlar oldugu gibi karsi çikanlar da eksik degildi. Elbette ilk olarak aklima gelen Garip hareketidir. Çok olumlu yankilar bulup, kendisine taraftar topladiysa da, Yusuf Ziya Ortaç gibi “...sizi, bu hayasizligin suratina tükürmeye davet ediyorum” diyenler de

çikmistir.

Dünya dünya olarak kaldigi sürece bu iki uç nokta da dünya üzerinde yer alacaktir. Tipki

Orhon Murat Ariburnu’nun Diyet siirinde söyledigi gibi:

Bir üzerinde çürütürsün

Bir içerinde

Ne biçim dünyasin böyle

Bir yudum suyundan içtikse...

Devrim ve edebiyat hakkinda güzel harfler, harika cümleler, mükemmel kelimeler çok iyi cümleler nasil olsa yazilmistir. Onun için ben

sizlere devrimin siirsel tanimini yapayim, Sunay Akin’in Devrim siirinden yararlanarak:

Temiz kalan tek yerdir devrim bütün bir yil

kirlenen duvarda ama görebilmek için

asildigi çividen indirilmelidir yapraklari biten takvim

Zorbalara direnmektir devrim bir çocugun

annesinin çantasindan aldigi paralari altina gizledigini

söylememistir dövülen hiçbir hali

Içindeki yasamaktir devrim dikis kutusunun

ve toplu igneler gibi

bir arada olmayi gerektirir karsi koyabilmek için zulmüne makas denilen patronun

Gece isiklar arasinda kosmaktir devrim

ates böceklerini

yakalamak isteyen çocuklarin pesine takilir gün gelir

yanip sönen mavi isiklari polis arabalarinin

Kagit bir gemidir devrim bütün gemiler

hurdaya çiksa da sonunda tasidigi özgürlük siiriyle batmadan yüzer nicedir dünya sularinda

Kim bilir kaç yunus görmüs kaç deniz gezmis...

Devrimin tarif edildigi siire de bir devrimcinin ismi ancak böyle girebilirdi.

Ursula K. Leguin Mülksüzler adli kitabindan su cümleler de aklimda kalmis: “Devrimi satin alamazsiniz. Devrimi yapamazsiniz. Devrim olabilirsiniz ancak. Devrim ya ruhunuzdadir ya da hiçbir yerde...”

Orhan Veli’nin Oktay Rifat ile birlikte yazdigi Agaç siirini bilirsiniz:

Agaca bir tas attim;

Düsmedi tasim,

Düsmedi tasim.

Tasimi agaç yedi;

Tasimi isterim,

Tasimi isterim!

Sairlerin bu siirle attiklari tas, zamanin Agaç

dergisinedir ve Ursula K. Leguin’in kimi devrimcilere attigi tas gibi adresini bulmustur.

Gerçek devrimci olmak için denizin kokusunu unutmamak gerekiyor. Deniz Kokusu’nu

Sabahattin Kudret Aksal söyle açikliyor:

Günün denizde geçti

Bir tutam olsun kokusundan

Alip da evine götürdün mü?

SARKILARDAN FAL TUTALIM, SIIRLERLE SAIRLERE

Bu gece gene

Bulutlar alçaktan uçarken

Sokaklarda dolasacagim

Sen elleri cebinde gezen

Islikla çaldigin sarkilarin Bu aksam en güzelini söyle

Sabahattin Kudret Aksal'in Islikla Sarki'sinda bize seslendigini farz edip, üzerimize alinalim ve ellerimizi cebimize sokarak hep beraber bir

sarki mirildanalim, var misiniz?

Telgrafin tellerine kuslar mi konar Insan sevdigine canim böyle mi yapar

Umarim bestesine göre söylüyorsunuzdur ve sormamissinizdir "niye o kadar ugrastirip, ellerimizi cebimize sokturduktan sonra bize bu türküyü söylettin" diye. Merak etmeyin açiklayacagim ama, önce biraz laf kalabaligi yapalim.

Bir kaç sene önce Müjdat Gezen de sarki ve türkülerimizdeki 'abukluklari' elestirmisti. Örnegin:

Kundurama kum doldu Atmaya kürek gerek türküsü için sunlari soruyor:

"Bir kere bu adam ya plajda ya çölde yürüyor. Plajda ise ayakkabiyla ne isi var? Çölde ise kürek ne arar? Ayrica hangi boy kürek bir ayakkabinin içindeki kumu disari çikarabilir? Denedim, sömine veya soba küregi bile ayakkabinin içine girmiyor. Insaat küregi zaten giremez. O zaman kunduradaki kumu bosaltmak için nasil bir kürek istiyor bu adam?"

Bir baska hafta da Saza Niye Gelmedin? türküsünün

Geçen cuma gelecektin

Aylar oldu gelmedin

misralarina takmis hakli olarak ve o güzel

üslubuyla soruyor:

"Haydaa.. Artik geçen cuma dedikten sonra aylar olabilir mi?"

Dogrusu kutlamak gerekir Müjdat Gezen'i. Sirf tespitleri için degil, mizahi bir dille de olsa elestirdigi için kutlamali. Öyle ya "Vay efendim, zaten türkülerimize sahip çikilmiyor, bir de sen saldiriyorsun" diyenler çikabilir ama, Müjdat Gezen hiç düsünmez bunlari ve bir baska hafta

Manda yuva yapmis sögüt dalina

Yavrusunu sinek kapmis

Gördün mü?

diyerek devam eder... Amacim Müjdat

Gezen'e özenip benzer tesbitler yapmak olmadigindan biz kendi türkümüze dönelim:

Telgrafin tellerini arsinlamali

Yar üstüne yar seveni kursunlamali Tam bes defa

Kursuna dizildi Mernus

Ya kursunu sikan yar degildi Ya kursun kursun degildi Ya Mernus Mernus degildi

"Bu türkü o türkü degil" diyenleriniz çikmistir hemen. Elbette, bu zaten türkü degil, Bedri Rahmi Eyuboglu'nun Telgrafin Telleri siiri ama, o türkü yüzünden Bedri Rahmi de ayni hataya düsmüstür.

Necati Cumali ise Bavullarimi Hazirlamaliyim adli siirinde:

Artik bavullarimi hazirlamaliyim Kim bilir nasil sevinecek evdekiler Böyle habersiz gelisime

Allaha ismarladik

Telgraf telleri, agaçlar, dere Tekrar görüsmek isterim sizinle Yolculuk arkadaslarim

derken; Cengiz Onural da Yeni Türkü'nün

Külhani Sarkilar adli albümüne ayni isimli bir sarki sözü yazmis ve ayni hataya yakalanmistir.

Bu teknik konuyu basite indirgeyerek söyle açiklayabiliriz: "Belirli iki merkez arasinda

önceden bilinen isaretler yardimiyla, yazili haberlerin iletisimini saglayan düzenek" olarak adlandirabilecegimiz telgrafin çalisma prensibi; iki merkez arasindaki tele, zaman zaman ve kesik kesik elektrik vermekten ibarettir. Yani iki nokta arasinda bir iletken tel gerilidir ve böylece haberlesme saglanir. Eski sistemlerde iki iletken tel kullanilsa da

'telgrafin telleri' demekle tekil-çogul hatasina düsülmüstür.

Aranizda su savunmayi yapanlariniz da olacaktir: "Telgrafin tek teli olabilir ama,

degisik noktalar arasindaki hatlar düsünülerek bu çogul takisi kullanilmistir."

"Bu durumda söyleyebilecegim bir sey yok" diyemiyorum, isterseniz bir de Muzaffer

Buyrukçu'nun Gece Bitmedi (Cem Yayinlari - 1995) adli romaninin 218. sayfasindan bir alinti yapalim:

"Alti telli eski telgraf telleri porselen fincanliydi

ve agaçtandi. Telgrafin tellerine kuslar konmustu ve Zeki Müren sarki söylüyordu."

Burada Muzaffer Buyrukçu, alti telli, porselen fincanli demekle enerji nakil hattindan

bahsetmis olsa da sözü geçen sarki yüzünden bu hatlari telgraf hatlari sanmistir.

Necati Cumali bir de Kirkikindi Yagmurlari adli siirinde Muzaffer Buyrukçu gibi enerji nakil hatlarini telgraf telleri sanmistir:

Trenler geçip giderken küçük kuslar

Durmadan yer degistirir telgraf tellerinde

Suçun tamamiyla bu türkümüzde oldugunu tekrarlayarak, bu çok önemli hatayi (!)

düzeltelim ve Bedri Rahmi Eyuboglu'nun Türküler Dolusu'ndan yapacagimiz su alintiyla biz de türkülerimize olan bagliligimizi ispatlayalim:

Ah bu türküler

Türkülerimiz

Ana südü gibi candan

Ana südü gibi temiz

Bu kadarla da kalmaz Bedri Rahmi'nin siiri ve ilerleyen misralarinda bir de türkü ismine rastlariz. Eh! hep siirlerden sarki sözü yapilacak degil ya! Biraz da onlar, yani türkülerimiz girsin siirlerimize ve biz sarkilardan fal tutalim, siirlerle sairlere...

Öncelikle Bedri Rahmi'nin siirini tamamlayalim:

Ah bu türküler köy türküleri

Ne düzeni belli ne yazani Altlarinda imza yok ama Içlerinde yürek var Cennet misali sevisen Cehennemler gibi dögüsen

Bir çocuk gibi gülüp

Magaralar gibi inleyen Nasil unutulur nasil

Ömründe bir defa Kazim'in türküsünü dinleyen

Bedri Rahmi'den bir yas küçük olan bir sair de dinlemistir bu türküyü, hem de defalarca ve Efkarlanirim adli siirinde yer vermistir ona:

Mektup alir, efkarlanirim; Raki içer, efkarlanirim; Yola çikar, efkarlanirim;

Ne olacak bunun sonu, bilmem.

"Kazim'im Türküsünü" söylerler

Üsküdar'da;

Efkarlanirim.

Bu kadar eflarli sair elbette ki Orhan Veli'dir...

Falimizda üç vakte kadar bir siir daha görünür. Bir, iki, üç... diyerek üç vakti

doldurursak, görecegimiz siir Salah Birsel'in Dünya Isleri'dir.

...

Bir kargasa ki kimse kimseyi görmüyor

Iste bir sarkici

Ben Esmeri Badem Ile Beslerim türküsünü çigiriyor

Sarkilardan fal tutmaya devam edersek

karsimiza sair olarak Özdemir Asaf, siir olarak Sarkilar çikar:

Her sarkinin götürdügü yer baska, Hepsi baska baska sinmis içime.

Biri, Büyükdere'ye götürüyor,

Biri on alti yasimin Kadiköy'üne. "Kimse sevgimi bilmez" sarkisi Eskiden aglatirdi beni;

Simdi düsündürüyor.

Hazir düsündürmeye baslamisken falimizdan

bir siir daha bulalim. Adi Bilir misin, sairi de

Melih Ziya Sezer:

Senin yüzündendir sevdigim

Yildizlara bakakalmam

Sokaklarda dolasmam

Ay isiginda

Ve ayazda

Iliklerime kadar islanmam Yagmur altinda

Farkinda olmayarak

Ve

Bir düzüye islikla çagirmam

Senden bilirim yok bana bir faide ey gül

Sarkisini

...

Fincani bir kenara birakip, fala tabaga bakarak

devam edersek; orada da bir siir vardir. Necati Cumali'nin Adina Yaktigim Türküler'i:

Küçüktüm annem söyledi

"Atimin adi

Dilber'dir"

"Iskender bey damadimdir"

Büyüdüm neden sonra anladim

Has bahçede kör sarmasik

Karisik güller arasinda

Orhan Veli'nin sarhos oldugu zamanlarda;

Gene yesillendi Nigde baglari Bize mesken oldu hapis damlari

türküsünü "çagirmaya" basladigini söyleyen

Mehmed Kemal, yazisina sunu ataslamayi ihmal etmez:

"Bu türküyü çagirmaya basladi mi, bilesiniz ki Orhan sarhos olmustur."

O'nun türkü sevdasini bilenler her zaman O'na türkü söyletmeye çalisirdi. Örnegin, Sait Faik yaptigi bir röportaj sirasinda lafi o misra senin

bu misra benim döndürüp dolastirir ve saire bir türkü mirildattirir:

Aksam olur hapishane kilitlenir Kimi kagit oynar, kimi bitlenir Kiminin temyizden kagit gelir Düstüm bir ormana yol belli degil Yatarim yatarim gün belli degil. Hapishane içinde üç agaç incir

Kollarim kelepçe anam boynumda zincir

Zincir sallandikça her yanim sancir Düstüm bir ormana yol belli degil Yatarim yatarim gün belli degil.

"Kimin olursa olsun güzel siir!" der Orhan Veli ama, söyledigi baska türküler de vardir. Iste

ölen son dinozorumuz, Mina Urgan'in hatirladigi bir türkü:

"Hava iyi olunca, Küllük denilen Eminefendi kahvesi toplanti yerimizdi. Simdi Beyazit meydaninda oturulup bir çay içilebilecek tek yer olan caminin arkasindaki çinarli kahveye kimseler ragbet etmezdi eskiden. Eminefendi kahvesine yalniz ögrenciler degil; ressamlar, yazarlar, sairler de gelirdi. Ankara'da olmadiklari zaman Orhan Veli, M. Cevdet ve Oktay Rifat ile orada bulusurduk. Orhan Veli'nin bacaklari öyle ince ve öyle uzundu ki, alçak tahta iskemlesinin üstünde otururken, herkes gibi bacak bacak üstüne atmaz, bacaklarini birbirine dolardi. Abidin Dino'nunki kadar biçimli olan elini, delik desik izlenimini

veren yanagina koyar, bir türkü söylerdi ara sira:

Cihan da bilir benim sana yandigim, yandigim aman

Ellerim koynumda garip kaldigim, kaldigim aman.

Böylesi çatlak bir sesle bu kadar güzel türkü söyleyeni ömrümde duymadim."

Sizin sesiniz de çatlak olsa bile bu türküden sonra var misiniz, ellerinizi cebinize sokup bir türkü mirildanmaya? Yok eger, bilmiyorum ya da söyleyemem diyorsaniz, radyonuzun kanallarini bir tarayin. Eminim o onlarca kanalin birinde bir türkü çaliyor su an. Bunu benim için degil, Orhan Veli için yapin. Orhan Veli türkü mirildanmamizi Son Türkü'sünde istiyor:

Sular çekilmiye basladi köklerde Isinmaz mi acaba ellerimde kan? Ah! Ne olur bütün günesler batmadan

Bir türkü daha söyleyelim bu yerde!...

VELI'MIZIN HATIRINA

1982 yilinda, Kasimpasa Lisesi'nde yaramazlik yapan Metin'i bir güzel haslayan ögretmeni, bir de "yarin okula velini getireceksin" emrini verir. Ertesi gün ögretmeninin huzuruna elindeki Orhan Veli kitabiyla çikan Metin, kitabi ögretmenine uzatarak;

-Buyrun ögretmenim, iste Veli'm, der.

Yaramaz Metin büyüyünce Met Üst olur. Mizah yazari ve karikatürist çizgisindeyken çitasini yükseltmek ister ve edebiyat denizine yelken açar. Soylari tükenmek üzere olanlari

teknesine almadan, esen rüzgarla yelkenini

sisirmeyi basarir.

1999 yilinin Ocak ayinda, Öküz dergisinde "Yaprak dergisinin 50. yilli serefine" ek olarak hazirladigimiz düzenSIZ Yaprak'ta israrla

kullandigim Kamil Masaraci'nin Çizgilik karikatürü için; "Bunca usta kalem arasina koymakla O'na Nobel veriyorsun" demesine karsilik; "Hak ediyor" yanitini alir.

Operatörüne söz geçiremeyen editör Metin

Üstündag'a da Veli'mizin hatirina bu kitapta bir sayfa ayirarak Nobel sunuyorum.

Hak edip etmedigine siz karar verin...

SAIRLERIN VASIYETLERI

Vasiyet nedir?

Sözlük anlamina bakarsak: "Kisinin ölümünden sonra istedigi seyler" tanimi karsimiza çikar. Hukuki olarak da hemen hemen aynisi kullanilir ama, dikkat çeken bir ayrinti vardir ki o da 'vasiyetname ehliyeti'dir. Bu ehliyetten kasit da 15 yasini doldurmus olmak ve temyiz kudretine sahip olmaktir.

'Miras Dedigin Böyle Olur' baslikli bir gazete kupürü hatirliyorum. Ingiltere'de Terry Oxley adindaki bir çiftçi ölüm döseginde iken avukatini çagirarak vasiyetini yazdirir. Yillardir yasadigi kasabanin Kraliyet Eski Muharipler Kulübü'nde, doktorlarin karsi çikmasina karsilik her gün 4 litre bira içen çiftçinin biraktigi vasiyete göre kulüp barmeni,

Terry'nin arkadaslarina her hafta toplam 35 bardak bira verecektir. Ölümünden sonra meyhane arkadaslarinin 'ruhuna' bira içmeleri için biraktigi 30 bin sterlin ile 571 gün bira

içecek olan arkadaslari bu vasiyeti eminim ki zevkle yerine getirmislerdir.

Ya sairler, sairlerin vasiyetleri nasildir diye hiç düsündünüz mü? Bunlari ikiye ayirmak mümkün. Birinci grupta unutulmak

istemeyenler, ikinci grupta da son derece ilginç vasiyetlerini siirlestirenler var.

Behçet Necatigil, Ölümden Sonra siirinde:

Bu benim yazdiklarim

Kendi halim mi sade

Yasadigim çevreden Bir ses kalsin istedim Su koskoca dünyada

derken, Turan Dursun, Ölürsem siirinde:

......

Ben de ölürsem eger, Ey "aydin cemaat"!

Lütfen öldürme beni! Lütfen!

Asik Veysel:

Ben giderim adim kalir

Dostlar beni hatirlasin

demekteler. Günümüz sairlerinden de

unutulmayi istemeyenler var. Fatin Hazinedar Acemi siirinde:

.......

Yalniz birakip da

Ikinci kez öldürmeyin beni Mezarima sadece menekse dikin O topraga aliskin

Bense acemi.

Sezer Özsen, Anilti siirinde:

........

Gün gelip yuvarlanirsam Tepeden asagi

Adim böyle bir siirde anilsin

misralariyla unutulmama isteklerini siire getirmislerdir. Peki ya digerleri:

Örtmeyin mezarimi Yildizlari seyretmeye Doyamadim ömrümce

diyen Ertan Adali'nin;

Doktor istemem annem gelsin

Yataklar denize atilsin

Çocuklar çember çevirsin Ölürken böyle istiyorum

diyen Sezai Karakoç'un;

Ölürsem eger

açik koyun balkonu

çocuk portakal yese görürdüm balkonumdan.

Orakçi ekin biçse duyardim balkonumdan

...........

diyen Lorca'nin yani sira çok daha ilginç vasiyetler de vardir. Ömer Hayyam:

Kaderin elinde boynum kildan ince Tüysüz kusa dönerim ecel gelince Yine de topragimdan desti yapin siz Dirilirim içine sarap dökülünce

Aziz Nesin:

Ölünce yasamaliyim Defne yapraklarinda

Sakin ola ki silahlarda degil.

Sunay Akin:

.....

Hayirsiz ogluyum babamin bir parka

dikilirse bir gün sairlerin heykelleri benim yerim bos kalsin

ve payima

hayirsiz ada açiklarina bir samandira birakin

Wolfgang Borchert:

Ben ölünce

Hiç degilse

Bir fener olsam Solgun gecelerini

Aydinliklara bogsam

Bir diger siirinde yine Lorca

Ölürsem bir gün beni gitarimla gömün altina kumun

....

Ölürsem bir gün

beni bir firildaga gömün gömün de görün.

Dikkat ederseniz bu siirlerin ortak bir özelligi var. Bu siirlerdeki vasiyetlerin hiçbiri gerçeklesmemistir. Daha dogrusu gerçeklesemeyecektir. Iste bu tip vasiyetlerden biri daha; Piraye'nin kendisine yazdigi bir mektubu 'misra ve kafiyelestirip' siirlestiren Nazim Hikmet; su açiklamayi da ekler: "Senin yüregini çalmisim karicigim siirlerini de asirmaga hakkim var." Bu siirdeki vasiyette de Piraye öldükten sonra yakilip, külleriyle bir kavanozda, Nazim'in odasindaki ocak üzerinde olmayi istiyor ve ekliyor:

Fedakarligimi anliyorsun

Vazgeçtim çiçek olmaktan

Senin yaninda kalabilmek için

Ama Piraye'nin bir de sarti var, ölünce Nazim'in da yanina gelmesini istiyor. Nazim'in vasiyeti olan, Anadolu'da bir köy mezarligindaki çinar dibinde yatma isteginin gerçeklesmemesi gibi bu da gerçeklesmemistir.

Simdi soracaksiniz; "vasiyeti gerçeklesen sair

yok mu?" diye. Var elbette ki ama, siz benim var dememe pek sevinmeyin.

Vasiyetlerden, mezarlardan igrenirim;

Ummam tek göz yasi bile bu dünyadan ben,

diyen Baudelaire sunu ekliyor:

Cesedimin üzerinde keyifle gezinin.

Ne dersiniz, gerçeklesmemis midir? Dilerseniz

bir de Orhan Seyfi Orhon'un gerçeklestigini iddia ettigim vasiyetini okuyun:

Dostlarim anmayin adimi! Siliniz gönülden eski yadimi! Kiriniz sonuncu itimadimi,

Ölünce bir kez daha beni aldatin!

Ya Cahit Sitki Taranci, O da vasiyeti gerçeklesen sairlerden:

......

Gün gelince biz degil miyiz ölen? Cenazemiz yerde kalmasin dostlar!

Eh, karga-tulumba, bir sekilde kaldirildigimiza göre bunu da gerçeklesmis sayabiliriz. Isi biraz ciddiye alirsak, vasiyeti gerçeklesen

sairlerimiz de var elbet. Örnegin, Cemal Süreya. Sairin 16 Dize adli siirinde belirttigi,

Gömmeden önce biraz gezdirin beni

seklindeki vasiyeti, Sunay Akin tarafindan gerçeklestirilmis ve Istanbul içerisinde, mezarliga götürülmeden önce biraz dolastirilmistir.

Bir diger vasiyeti gerçeklesen sair de Sair Esref'tir. O'nun vasiyeti de:

Kabrimi kimse ziyaret etmesin Allah için,

Gelmesin reddeylerim billahi öz kardasimi

Gözlerini ebna-yi ademden ol rütbe yildi kim,

Istemem ben fatiha, tek çalmasinlar tasimi!

seklindedir. Ister inanin, ister inanmayin 1912 yilinda ölen Sair Esref'in mezar tasi, 1928 yilinda çalinir. Eh, bunu da gerçeklesen bir kehanet olarak algilayabiliriz.

Bunca vasiyeti yazmamizin nedeni sair Orhan Veli'nin vasiyetidir. Ölümünün ardindan Sabahattin Eyuboglu'nun Mahmut Dikerdem'e yazdigi mektupta sunlar yazilidir: "Yarin O'nu nereye, nasil gömecegimizi bilmiyoruz. Ailesi bize birakti. Rumelihisari'na karar verdik.

Urumelihisari'na oturmusum;

Oturmus da bir türkü

tutturmusum:

Hastanenin imami benim Trabzon'dan sinif arkadasim çikti. Bu sayede isler kolaylasti. Dora (Erol Güney'in esi) ve Mualla (S.

Eyuboglu'nun kardesi) içerde agliyorlar. Yaprak adina güzel bir çelenk hazirlandi."

Yani Orhan Veli'nin bu misralari vasiyet kabul edilmistir.

Bunca usta sairin arasindan biraz yüzsüzlük biraz da torpil yaparak, kendi vasiyetimle bu yaziyi bitirelim:

Öldügümde

Illaki bir mezar tasim olacaksa Su yazilsin isterim üzerinde

"Merhaba ölüm Ölü'me merhaba!"

DIZ ÇÖKERTEN ACAIP MISRALAR

Sait Faik bir gün Orhan Veli'ye sorar: "Sende nasir var mi?" "Süleyman Efendi siirinden sonra ahi tuttu. Bende de nasir çikti" Nasirdan önce midir, sonra midir ya da Orhan Veli nasiri için ne yapmistir bilmiyoruz ama, bir

ecza laboratuarinin Orhan Veli'ye sundugu teklifi Adnan Veli söyle anlatir:

"Kitabe-i Seng-i Mezar'i yazdigi vakit, herkes isi alaya almisti. Orhan durmadan hücuma ugruyor, ama gazetelerde çikan karikatürler, aleyhine yazilan yazilar onu güldürmekten baska bir netice vermiyordu. Bu siir kisa zamanda meshur oldu. Herkesin diline

dolandi. Orhan'dan çok Yazik oldu Süleyman Efendi'ye misralari taniniyordu. Bir aksam gülerek yanima geldi, su misralari okudu:

Hiçbir seyden çekmedi dünyada Nasirdan çektigi kadar;

Hatta çirkin yaratildigindan bile O kadar müteessir degildi; Kundurasi vurmadigi zamanlarda Anmazdi ama Allahin adini, Günahkar da sayilmazdi.

Yazik oldu Süleyman Efendi'ye.

Ve sonra anlatti: Istanbul'daki ecza laboratuarlarindan biri, satisa çikaracagi nasir ilaçlarinin ambalajina bu siiri koymak istiyor,

Orhan'a da epeyce bir para teklif ediyormus.

'Kabul etmedin mi yoksa?' diye sordum. O vakit birden ciddilesti: 'Ben ne yaptigimi biliyorum, dedi. O siir

nasir ilaçlarinin kutularina degil, bir gün bati edebiyati antolojilerine girecek.'..."

(Kitabe-i Seng-i Mezar'i daha önceden de okumussunuzdur belki, peki ya Kitabesiz Seng-i Mezar'i biliyor musunuz? Can Yücel'in siirini de bu sayede yazmis olalim:

Deniz motoruna kapti beni

Getiriyor götürüyor

Zifiri bir laciverdiye dogru...

Dalgalar ki yavaslayan darbeleri kalbimin

Vuracak ve duracak elbet o ziftli

kiyiya

Usuldan usul çirpintilar halinde...

Deniz boku çakillardir benim

mezartaslarim...

Hazir bir parantez açmis, konuyu da bölmüsken parantezi kapatmayi biraz erteleyerek lafa devam edeyim; Yazdiklarinin siiri, kendisinin de sairleri baglamayacagini

söyleyen Aydin Ufuk Yücel, Aydinin Sözlügü basligi altinda Nasir'a su iki dizeyi yakistirir:

Ayagimdaki nasira benziyorsa eger Kahrolsun Fasism.)

Abartildigini sanmanizi istemem ama, Yürük Çelebi, Aksam gazetesi için yaptigi röportajda 'Yazik oldu Süleyman Efendi'ye!' misrasiyla ilgili olarak sunlari sorar, Orhan Veli'ye:

- Biz bunun halk tarafindan kullanildigina sik sik rastliyoruz. Siz de rastliyor musunuz?

-Evet, çok.

-Mesela?.. En garip tesadüf ne oldu?

-Bir ecnebi kadin, bunu bana söyledi. Sonradan misraim oldugunu ögrenip pek

sasmis. 'Ben bunu eski bir atalar sözü sanirdim!' dedi.

1947'de Yedigün dergisi için röportaj yapan

Sait Faik, Orhan Veli'nin çok konusulan bir diger dizesini, 'raki sisesinde balik olmak' dizesini sorar. Orhan Veli'nin verdigi yanit sudur: "O sirada yoksulluklar içinde yasayan bir adamin hayatini anlatir o siir. Böyle bir insan birçok sey ister. Esvap ister, yemek içmek ister. Bu arada raki içmek ister. Bu istek mübalagali bir sekilde anlatilmistir."

Bir baska röportajda, Kemal Dayan'in "Balik sizi siirlerinizde dahi alakalandiran bir sey olduguna göre..." lafini bitirmesine sans tanimadan konusur Orhan Veli: "Durun. Onun

size bir tarifini yapayim: Balik, raki sisesinde yasayan bir mahluktur."

Belli ki sikilmis sairimiz bu sorudan, çünkü her yerde karsilasiyor ama, verdigi en önemli yanit arkadaslarindan Muvaffak Sami Onat'in

10.12.1950 tarihli Zafer Gazetesi'ndeki yazisindadir:

"Bir gün kendisine 'bir de raki sisesinde balik olsam'i hakikaten siir diye inanarak mi yazdigini sormustum. 'Hayir tabii!' dedi. 'Ama ne yapayim görüyorsunuz Yazik Oldu Süleyman Efendiye'yi yazmasaydim asil siirlerim okunmayacak, kendimi anlatamayacaktim. Garip'i o malum ve meshur dize okuttu. Vazgecemedigim'in okunmasi için kitabin sonuna o deli saçmasini koymaya mecbur oldum. Baksaniza Destan

Gibi okunuyor mu? Bilseydim ona da böyle acaip bir misra eklerdim.' Bu hareketi ve sözleriyle Orhan Veli, sakal birakisindaki manayi da anlatmis oluyordu. Alay edilmek, delilikle, züppelikle itham olunmak riskini göze alarak kendisini okutmayi bildi."

Araya bir sürü laf girdi ama, asil söylemek istedigim "Orhan Veli en çok Ahmet Hasim'in siir anlayisiyla dalga geçmistir" olacakti. Yukaridaki söz konusu olan meshur 'Bir de raki sisesinde balik olsam' dizesinde Ahmet

Hasim'in Bir Günün Sonunda Arzu siirinden su dizeye bir takilma vardir:

Aksam, yine aksam, yine aksam Göllerde bu dem bir kamis olsam

(Lafa karisiyorum diye kizmayin lütfen ama, Ahmet Hasim'in siiriyle dalga geçmeyen kalmamistir ki! Iste Can Yücel'in Kamis

siirinden iki misra "Aksam yine aksam yine aksam / Göllerde bu dem kilkamis olsam.")

Cevdet Kudret, 1959'da kalemle kagidi bulusturdugu Açik, Kapali adli yazida; Ahmet Hasim'in dizesinin de o yillarda yadirgandigini söylerken Orhan Veli'nin yaptiginin temelinin

Halk siirinde de göründügünü söyleyerek farkli bir bakis gösterir:

"Hasim'in yukarida adi geçen siirinde, güller altin kuleler, uçan kuslar, aksamlar anlatilirken, sair uzun bir siçrayisla:

Göllerde bu dem bir kamis olsam

deyivermistir. Iste bu istek yadirganmis, mizah hatta alay konusu olmus, ozanin karikatürleri çizilmistir. Yillarca sonra Orhan Veli'nin bir istegi de Hasim'inki gibi

yadirganmis, siiri kapali görülmüstü. Ozan, Eskiler Aliyorum adli siirinde söyle der:

Siir yaziyorum

Siir yazip eskiler aliyorum Eskiler verip musikiler aliyorum Bir de raki sisesinde balik olsam.

Eskiler alip vermekten söz ederken birdenbire 'raki sisesinde balik olma' istegine atlayis okuyucuyu sasirtiyor. Çünkü son dize ile ondan önceki dizeler arasinda hiçbir bag yok. Oysa, bu, edebiyatimizda olmadik bir sey degil. Hep biliyoruz, Halk siirinde, birçok manilerin ilk iki dizesiyle son iki dizesi arasinda anlam bagi yoktur:

Bu dere derin oldu,

Gölgesi serin oldu;

Benim sevdigim güzel

Ellere gelin oldu.

Manilerde bir düsünceden baska bir düsünceye ansizin atlayistan dogan sürpriz,

sasirtacak yerde hosa gitmektedir. Bu çesit atlamalara bazi türkülerde de rasliyoruz:

Çanakkale Türküsü'nde beyitlerin birinci dizeleriyle ikinci dizeleri arasinda anlam bagi yoktur:

Çanakkale içinde aynali çarsi, Ana ben gidiyom düsmana karsi.

Çanakkale içinde bir uzun selvi,

Kimimiz nisanli, kimimiz evli.

Çanakkale içinde bir dolu testi, Analar babalar umudu kesti.

Türküdeki ana düsünce, Çanakkale içinde vurulan kisinin 'düsmana karsi gitmesi, gidenlerin nisanli ya da evli olmasi, analarin babalarin umudu kesmesi'dir. Bunlar ikinci dizelerde anlatilmistir. Birinci dizelerdeki 'aynali çarsi, uzun selvi ve dolu testi'nin bu ana düsünce ile hiçbir ilgisi yoktur. Siirimizde böyle bir gelenek bulundugu halde, Orhan Veli'nin 'raki sisesinde balik olma' istegi neden yadirgandi? Bu, herhalde 'siçrayistan' degil, istegin 'garip' görünmesinden olsa gerek..."

Yadirgamalari yadirgama konusunda yalniz degiliz ama, yadirgamalari yadirgamamiz bile yadirganabiliyor...

Ana konumuza, yani Ahmet Hasim'e dönersek; bir tek bu misra da degil, 01.02.1951 tarihli Yeni Dergi'de yayimlanan

Canan siirinde de Ahmet Hasim'in bir siirine gönderme vardir:

Canan ki Degüstasyon'a gelmez,

Balikpazari'na hiç gelmez.

Ahmet Hasim'in Havuz siiri de söyledir:

Canan ki gündüzleri gelmez

Aksam görünür havz üzerinde.

Canan siirinin birkaç sekli oldugu da bir baska gerçek. Örnegin; Nahit Hanim'a göre ikinci misra "Gece yarisindan sonra hiç gelmez" seklindedir; Asim Bezirci'ye göre de "Aksamlari hiç gelmez"...

Dalgaci Mahmut da diyebilecegimiz yaramaz çocugun takilmalari bu kadarla kalmaz. Karanfil siirinde de Ahmet Hasim siirinden karanfil kokulari alinir:

Hakkiniz var, güzel degildir ihtimal Mübalaga sanati kadar Varsova'da ölmesi on bin kisinin

Ve benzememesi

Bir motörlü kitanin bir karanfile, <<Yarin dudagindan getirilmis>>.

Ahmet Hasim ve iste O'nun Karanfil'i:

Yarin dudagindan getirilmis

Bir katre alevdir bu karanfil

Ruhum acisindan bunu bildi. Düstükçe vurulmus gibi yer yer Kizgin kokusundan kelebekler

Gönlüm ona pervane kesildi.

Sirf siirlerine degil, yazilarina da konuk ederdi Ahmet Hasim'i. 1 Haziran 1949 tarihli Yaprak'ta yayimlanan Issizlik adli öyküsünde

Erdogan adli bir gençle olan konusmalarini yazar:

"Erdogan biraz siirle ugrasmali. Yazmamali da, konusmali. Ara sira misralar okumali. Ne iyi olurdu! Onunla hep siirden söz açardik. O, ihtimal, giyimi kusamiyla modern bir genç olmasina ragmen, kafasiyla bir hayli eski olacakti. Mesela sair olarak Hasim'i severdi. Hatta Hasim'i sevmeyi ilerilik bile sayabilirdi. Bense Nazim Hikmet'i severim; bir türlü anlasamazdik. O bana 'siirle maddenin bagdasamayacagini, siirin, görünmez parmaklarin içindeki tellerden çikardigi ilahi nameler oldugunu' söylerdi. Zavalli ben, bu sözlerle ne demek istedigini sormaya bile cesaret edemezdim. Onun inancini sarsmaya gücüm yetmezdi ki! Ama ne olursa olsun, bütün softalar gibi, bu delikanlinin da sevimli taraflari olabilirdi. Kendisini ögrendiklerinden geçirmeye gücüm yetmeyecegini bildigim halde onunla siir tartismalarina tutulmaktan da kendimi alamazdim. Benim sair Orhan Veli oldugumu da herhalde ögrenmemeliydi. Gözünden fena düserdim yoksa. Hatta aleyhimde atip tuttugunu bile duysam kendimi tanitmamaliydim. Varsin o rahat konussun. Desin ki: 'Orhan Veli mi? Onlar da mi sair? Birak su bobstilleri Allah askina! Bu türlü maskaraliklar Avrupa'da çoktan geçti. Yazsalar ya vezinli, kafiyeli dogru dürüst siir. Yazsalar ya! Siki mi? Yazamayinca ne yapacaklar? Tabii böyle bin bir saklabanlikla nazar-i dikkati celbetmeye çalisacaklar. Kolay is bunlar, kardesim, kolay is. Halbuki sanat o kadar kolay degil.' Varsin söylesin Erdogan. Söylesin. Bosaltsin içini. Tutup ona siir nazariyeleri dökecek degilim ya! Hem ne ise

yarar zaten? Karsi gelebilir miyim pesin hükümlere?

...

Ara sira vilayet merkezinden kamyon gelir. Kamyoncuya mektup sorariz; 'Yok!' der. 'Iyi su geldi mi?' deriz; 'Gelmedi!' der. Ishal oluruz. Ilaç ismarlariz. Ilaç gelinceye kadar iyilesemeyiz. Apteshaneler bir hayli uzaktadir. Veca ansizin bastirir. Kosup apteshaneye gitmek bir meseledir. Onun için odalarda oturak bulundururuz. Ben Erdogan'la ayni odada yatarim. Aksamlari ya kagit oynariz, ya siirden bahsederiz. O yine Hasim'i tutturur. Ben kabul etmek istemem; o kizar. 'Hasim, Hasim!' derken birdenbire karni agrimaya baslar. Oturdugu yerden 'oturak' diye bagirarak zor atar kendini. Telastan yüzü mosmor kesilmistir. Karyolanin altindan oturagi çeker; oturur üstüne. Yüzüne hemen bir sükunet gelir. Rahatlar. Biraz evvelki karin agrisini bir anda unutur. Gözleri, uzak bir noktada, dalgin, düsünür. Sonra bana döner; bütün fikirlerini özetleyen bir misra mirildanir: Melali anlamayan nesle asina degiliz."

Orhan Veli neden Ahmet Hasim'e bu kadar

takilirdi? Bunun yorumu için de sözü Asim

Bezirci'ye verelim:

"Elbette, bu saka yollu takilmalar Ahmet Hasim'den çok, onun kisiliginde <<eski siir anlayisi>>ni yipratmak için yapilmaktadir. Böylece Orhan Veli eskiyle savasini siirleriyle de yürütmüs olmaktadir. Ne var ki, bu davranisin Orhan Veli'ye -az da olsa- zarari dokunmus, kimi siirlerini araç düzeyine indirmistir. Ayrica yaziyla yapilacak bir görevin siirle yapilmasi, Orhan Veli'nin kendi siirine ayirdigi zamani biraz kismis, yikicilik

egiliminin bir süre yapiciliktan agir basmasina yol açmistir."

Lasse Söderberg tarafindan Isveçce'ye çevirilen bu acaip misralar, bakin Isviçre'den nasil tepkiler aldi. Ülkenin en büyük gazetesi Dagens Nyheter'in elestirmeni Göran

Greider'in, 15 Temmuz 1991 tarihli gazetesinde yayimlanan yazisina göre sirasiyla daktilosunun su tuslarina bastigi görülür:

"Çogunlukla Veli'nin siirleri öylesine kisa ve her telden çaliyor ki ben okur olarak, onun böylesi bir yalinliga cesaret etmis olmasi karsisinda diz çöküyorum."

VATAN HAINIYIM, VATAN HAINISIN, VATAN

HAINI...

1962 yilinda Ankara'da yayimlanan bir gazetede su haber çikar: "Nazim Hikmet vatan hainligine devam ediyor." Nazim Hikmet'in Vatan Haini adli siirinden, üç sütun üstüne, kapkara haykiran puntolarla yazildigini ögrendigimiz bu haberin yanina

Amerikan amirali "Vilyamson'un" resmi konur.

O günlerde de Amerika, (çikarlari dogrultusunda) bazi ülkelere para yardimi (!) yapardi. Türkiye bütçesine yaptigi 120 milyon liralik hibe için Nazim Hikmet'in yorumu: "Amerikan emperyalizminin yari sömürgesiyiz" seklindedir. Bunun üzerine söz konusu baslik atilir: "Nazim Hikmet vatan hainligine devam ediyor hala"

Nazim Hikmet bu suçlamaya karsi, "Evet, vatan hainiyim" der ve devam eder:

Siz vatanperversiniz, siz yurtperversiniz, ben yurt hainiyim, vatan hainiyim.

vatan çiftliklerinizse,

kasalarinizin ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan,

vatan, sose boylarinda gebermekse açliktan,

vatan, sogukta it gibi titremek ve sitmadan kivranmaksa yazin,

fabrikalarinizda al kanimizi içmekse vatan,

vatan, tirnaklariysa agalarinizin,

vatan, mizrakli ilmühalse, vatan, polis copuysa

ödeneklerinizse, maaslarinizsa vatan,

vatan, Amerikan üstleri, Amerikan donanmasi, Amerikan topuysa,

vatan, kurtulmamaksa kokmus karanligimizdan, ben vatan hainiyim.

Nazim Hikmet, daha önce de defalarca vatan hainligiyle suçlanmistir. Ayrica onu savunanlar da paylarini almislardir bu suçlamalardan.

Orhan Veli, Oktay Rifat ve Melih Cevdet Anday bunlardan birkaçidir. 1950 yilinda Nazim Hikmet'in hapishaneden çikarilmasi için yapilan kampanyaya katilan bu üçlü açlik grevine yatar ve Yaprak'ta bu yolda yazilar yayimlarlar. Bu eylemler gerici, sagci çevrelerce vatan hainligi ve Moskova usakligi olarak yorumlanir. Bunun üzerine 15.05.1950 tarihli Yaprak'ta su açiklamayi yaparlar: "Bir sairin öldürülmesine gönlümüz razi olmadigi için, sirf onu kurtarmayi istedigimizi belirtmek için iki gün aç durduk. Niyetimiz kimseyi tehdit etmek degildi, sadece sairlik borcumuzu ödemekti. bununla beraber firsat düskünü yazar bu hareketimize siyasi bir mana vermeye kalkisti. Bizi, yabanci ülkelerde memleketimiz aleyhinde yapilan menfi propagandalara alet olmakla suçlayanlar

çikti."

Aslinda Orhan Veli, bu olaya karsi cevabini yillar önce yazdigi Vatan Için siirinde de vermisti:

Neler yapmadik su vatan için!

Kimimiz öldük;

Kimimiz nutuk söyledik.

Özel televizyon kameramanlarindan biri, bir gün çekim sirasinda göz altina alinir. Nedeni, görevini yapmasi, yani ortadaki haberi çekmesidir. Götürüldügü merkezde vatan hainligiyle suçlanir. Kameramana yapilan suçlama su diyaloglardan sonra gerçeklesir:

-Bu çekimi neden yaptin?

-Müdürüm çekmemi söyledi, ben de çektim.

-Müdürün köprüden atla dese sen de atlayacak misin?

-!!!???

-Vatan haini misin ulan sen!

Kameramanin aklina Bernard Shaw'un su sözleri gelir ama, bulundugu ortam onu korkutur ve söyleyemez: "Vatan aski, siz

orada dogdunuz diye bir ülkeyi ötekilerin üzerinde tutmaktir."

Kameraman ertesi gün çikarildigi Cumhuriyet Bassavciligi tarafindan takipsizlik karari ile serbest birakilir.Kararin suç bölümünde "....

suçuna istirak" yaziliysa da Cumhuriyet Bassavcisinin verdigi karar, dil hatalariyla birlikte aynen söyledir: "Sanik, yukarida suçtan hakkinda kamu davasi açilan sanik

........ ile birlikte televizyon programi yapmak amaciyla olay yerinde bulundugu, gösterilen

suça karistigina dair delil bulunmadigi anlasilmakla, sanik hakkinda takibat icrasina yer olmadigina, karar örneginin sikayet edene bildirilmesine CMUK'un 164. ve 165. maddeleri uyarinca itiraz yolu açik olmak

üzere karar verildi." Formaliteler tamamlandiktan sonra tamamen serbest kalan kameraman, adliyeden çikinca çevresindekilere bakarak Halim Sefik'in Illet siirini bagira

bagira okur:

Sayin baylar bayanlar

Ayiptir

söylemesi Bende

Vatan aski var

Adliyenin önündeki kalabaligin bir kismi kameramanin sevincini anlayabilirdi ama, çogunlugun saskin bakislari arasinda arabasina binen kameraman, yeryüzünde birbirinden ilginç yasaklar oldugunu bilmiyordu. Örnegin: birkaç büyük asiretten olusan Güney Kore'de 688 yillik bir yasaya göre ayni soyadini tasiyan erkekle kadin birbiriyle evlenemiyor. Ama dedigimiz gibi farkli soyadlarinin sayisi iki elin parmaklarini biraz geçiyor. Tam olarak on iki soyadi var

Güney Kore'de. Isterseniz bir de Suudi Arabistan'daki yasaga bakalim: "Erkekleri tahrik ettigi ve cinsel çagrisimlar yaptigi" gerekçesiyle kadinlarin topuklu ayakkabi giymesi yasak. Saçma da olsa bir sebebi var ama, acaba Ohio'da kadinlarin rugan ayakkabi giymelerini yasaklayan kanunun nedeni ne olabilir? Amerika'daki tek ilginç kanun bu degil. Örnegin:

-Nevada'da develerle otoyollara çikmak ve biyikli erkeklerin kadinlari öpmesi yasak;

-Pennsylvania'da çöp ve tozlari halinin altina süpürmek yasak;

-Connecticut'ta amuda kalkarak sokaklarda dolasmak yasak;

-Maryland'da midyelere kötü davranmak ve mutfak evyelerini temizlemek yasak;

-California'da özel avcilik belgesi olmayanlarin fare kapani kurmasi yasak;

-Oklahoma'da köpeklere dil çikarmak ya da mimik yapmak yasak;

-Bati Virginia'da agzi sogan kokan çocuklarin derse girmesi yasak;

-Florida'da yalniz yasayan, dul ya da

bosanmis kadinlarin pazar günleri ögleden sonra parasütle atlamalari yasak.

Bizim ülkemizde de birbirinden ilginç yasaklar var. Yollara çöp atmak, tükürmek vb. yasak ama, bomba konma ihtimali yüzünden pek çok yere çöp tenekesi koymak da yasak, vapur tuvaletlerinin açilmasi da yasak. Bunlarin disinda, yillar önce kibrit kullanimini

yayginlastirmak için çikartilan 'çakmak tasima' yasagi hala yürürlükteymis. Hatta kümes hayvanlarinin ayaklarindan tutarak tasimak da yasakmis ülkemizde.

Kameramanimizin bir arastirma yapmasi gerekirdi. Belki de o anki nüfusu iki yüz otuz sekizi geçen bir caddede, adliyeden çikip bagira-çagira siir okumak yasaktir. Ve bu durum karsisinda kameramanimiz yine vatan hainligiyle suçlanabilirdi.

Tüm bunlar karsisinda "kimdir gerçek vatan haini?" diye sorarsak; en güzel yaniti ömrü boyunca vatan hainligiyle suçlanan Nazim Hikmet'ten alabiliriz. Siirimizin üç atlisinin da vatan hainligiyle suçlanmasina (!) neden olan sairimiz Saat 21-22 Siirleri adi altinda yazdigi 7 Aralik 1945 tarihli siirinde...

Bursa'da havlucu Recebe

Karabük fabrikasinda tesviyeci Hasana düsman

fakir - köylü Hatçe kadina irgat Süleymana düsman, sana düsman, bana düsman, düsünen insana düsman, vatan ki bu insanlarin evidir, sevgilim, onlar vatana düsman.

D'LI RESID HALID

Ercüment Ekrem Talu; "yazi ve resim toplamaktansa, para toplamak daha iyi...

Hatta aklini basina toplamak hepsine müreccehtir..." dese de Resid Halid Gönç

ölünceye kadar koleksiyonuna devam eder.

1892 yilinda Istanbul'da dogan, Istanbul ve Fransa'da egitim gören Resid Halid Gönç'ün bu koleksiyonu imza, ithaf ve fotograf toplamakti.

Koleksiyonuna Yusuf Ziya Ortaç ile basladigini söyleyen Resid Halid, Mülga Telefon Sirketi'nde çalisirken tanistigi ya da bulabildigi gazeteci, yazar ve karikatürcülerden koleksiyonuna katilmalarini rica ederdi. Bu günlerde pek çok zorluk yasiyordu kuskusuz. Bunlardan birini söyle anlatir: "Resim ve yazisini almak üzere Ankara'da Dikmen'de oturan Aka Gündüz'ün evine gitmistim. O günlerde Dikmen bombos bir tarladan ibaretti.

Bir bahçeden geçerken on-on bes kadar azili köpegin saldirisina ugradim. Elbiselerim param parça olmasina ragmen süratle kosarak

bir elektrik diregine tirmanmasa idim, büsbütün parça parça olacaktim."

Elbiselerini koruyamasa da Aka Gündüz'ün kartini korur: "Iste size iki satirlik bir yazi ki, hayatim gibi manasi yok..." diye yazmistir O

da ve tarih 21.5.1931'dir.

Bu saldiri ve türlü çesitli diger zorluklar nedeniyle olsa gerek Resid Halid isinden istifa eder. Bir gazetede

çalismaya baslarsa bu koleksiyonu daha rahat yapabilecegini düsünerek, Sedat

Simavi'nin baskanligini yaptigi

"Matbuat

Cemiyeti"nin arsiv memurlugunda çalismaya baslar.

Büyük bir özenle, ayni boyutta kestigi kartlara resim, imza ve ithaf yerlerini kursun kalemle çizerek arkasina da su notu düserdi: "lütfen Resid Halid yaziniz"

Adindaki "D" harflerine gösterdigi özenden dolayi "D'li Resid Halid" diye çagirilmaya baslanir. Kendisine "deli Resid Halid Gönç" diyenlere hiç bir sey demezken, "Resit Halit"

diyenlere ve koleksiyonuna laf söyleyenlere yapmadigini birakmaz.

Bab-i Ali'nin büyük ilgisini çeken bu koleksiyona girebilmek için hirsizlik yapanlar da vardir. Ismail Sivri'nin kartindan ögreniyoruz bunu: Ilk karti verdiginiz gün, onu benden bir arkadas çaldi. Her güzel seyin çalindigina bir daha inandim. Bu karti simdi kimsenin çalmayacagini biliyorum, üstad."

Koleksiyona gösterdikleri önemi belirtenler hiç de az degildir. Iste Nail Güreli: "Hiç bir sey beklememecesine, bütün mesakkat ve sefaletini pesinen kabul ederek geldigim Bab-i Ali'de en büyük mükafatimi kiymetli koleksiyonunuza kabul edilmekle sizden almis bulunuyorum."

Iste Recep Bilginer: "Senin sabrin, benim ihmalimi yendi. Kim bilir, daha kaç kisinin benim gibi pesinden kosmussunuzdur,

imzalarini almak için. Ilerde bu çaba senin için degil, imzasini aldigin insanlara yarayacak."

Orhan Kemal gibi birebir iliskilere önem verenler de vardir: "Henüz tanismamis olmamiz tuhaf degil mi?... Çoktandir haberli

bulundugum koleksiyonunuz, tanisip bundan böyle merhabalasmamiza vesile olsun..."

Çikarlari için yazanlar bunu açikça belirtir, iste Burhan Arpad: "Resid Halid Gönç'e, bir adet, Her Hafta mecmuasi (sayi: 17) alabilmek için, arzusu üzerine is bu satirlar kaleme alindi."

Parayi düsünenler de vardir, Ahmet Hidayet Reel gibi: "Hani bir Amerikali muharrir varmis. Her yazdigi kelime için bir dolar alirmis. Meraklinin biri, 'suna bir dolar göndereyim. Bakalim ne yazacak?...' demis. Amerikali muharirden gelen cevap su olmus: 'mersi'.

Ben de o Amerikali muharrir gibi olsaydim, sizden bes - on para koparabilecektim."

Sakayi Hikmet Feridun Es gibi abartanlar da vardir: "Vallahi parasiz yazi yazmak, borç para vermeye benziyor... Müsaade edin daha fazla kaziklanmayayim."

Geçirdigi bir kaza sonucu çenesinin kirilmasi ve ancak sola çarpik olarak kaynatilabilmesi Resid Halid'i toplumdan uzaklastirir. Biraz da huysuz biri olmasi nedeniyle genelde insanlarin arasina pek çikmaz hale gelir. Hatta gazetede arsiv için ayrilmis olan odada, masalarin üzerine serdigi gazete kagitlari üzerinde yatar, kalkar, örtünmeye çalisir.

Çenesinin bu hali, Aziz Nesin'in kalemine konu olur: "Ikimizin de menfaatlerine aykiri oldugu halde, benim kafam, senin çenen ayni tarafa dönmüs. Mükemmel bir eser olan su kiymetli koleksiyonun bana miras kalsin isterdim."

Edebiyatimizin en iyi kalemleri yazmada zorluk çekerler. "Haritada Bir Nokta" adli öyküsünü "yazmasaydim deli olacaktim" cümlesiyle bitiren Sait Faik: "Yazi yazmak kadar güç, hiç bir sey yokmus" derken, Nazim Hikmet: "Düsündüm, tasindim buraya hiçbir

sey yazamadim. Bu cümleyi bile yazmak acaip geldi" diye yazar.

Feministlerle Resid Halid'in basini belaya sokmayalim, koleksiyonda kadinlarin da imzalari bulundugunu duyuralim. Sabiha

Sertel, Peride Celal, Vasfiye Özkoçak, Kerime

Nadir, Suat Dervis, Adviye Fenik gibi imzalarin oldugu Gazeteciler Cemiyeti Yayinlari tarafindan 1984'te yayimlanan Resid Halid

Gönç'ün koleksiyonundan Bab-i Ali'nin Hatira Defteri'nin 1. cildindeki en eski imza 6.5.1925

tarihli Halide Edip Adivar'a, en son imza da 3.5.1965 tarihiyle Deniz Banoglu'na aittir.

Tüm bunlarin yani sira koleksiyonu gereksiz bir is olarak görenlerin tarafinda Ercüment Ekrem Talu tek basina degildir: "Muhterem Beyefendi, merakinizi delilik telakki

edeceklerin çok oldugunu düsündünüz mü?" diyen Ahmet Hasim yanilmaktadir.

Çogunlugun begeni ve takdirlerini toplayan bu koleksiyon, yazarlarin kendileriyle dalga geçmesine de sahit olur. Adnan Veli Kanik: "Meyhaneden en son çikana çok kizdigim halde, her zaman en son ben çikarim. Ithaf etmeyi hiç sevmedigim halde daima sevgiyle ithaf ederim" diye yazarak kendisiyle dalga geçerken, Yasar Kemal Gökçeli tüm yazar - çizer takimiyla dalga geçer: "Sag olun, hepimizi bir araya getirmeye çalisiyorsunuz. Dövüsmezsek çok iyi bir düsünce."

Dürüstçe yazilan bu yazilarin içinde, gösterdigi tevazu ile özel bir yer edinir Dogan Nadi: "Bana kadar gelip yazi istenince, koleksiyon hiç süphesiz en ufak bir eksikten dahi kurtulmus oldu."

Sanki Dogan Nadi'ye nispet yapar Orhan Veli ve su satirlari karalar: "Kiymetli koleksiyonuna kiymetsiz iki satir, bir de kiymetsiz resim. Ayni cinsden bir de imza."

Orhan Veli gibi yasami boyunca basina pek çok kaza gelen Resid Halid'in ölümü de yine Orhan Veli'nin ölümü gibi bir düsme sonucu gerçeklesir. 1966 yilinda, bir bayram günü, gazeteden aldigi davetiye ile gittigi

Aksaray'daki bir tiyatronun merdivenlerinden düser ve komaya girer. Kisa bir süre sonra da ölür. Ölümü üzerine Tahir Alangu sunu söyler: "Resid Halid Gönç, Bab-i Ali'ye ilk düstügü gün

komaya girmis, bir daha da kendine gelememis ve ölmüstür. Yazik, çok yazik, pek yazik..."

ORHAN VELI YÃœRÃœYÃœSLERI

Kardesi Adnan Veli'nin "yürümekten hiç bikmazdi. Bazen Beyoglu'ndan Sariyer'e kadar yürüyerek, islik çalarak gittigi olurdu" sözünden yola çikarak yaptigimiz Orhan Veli Yürüyüslerinin ilki 14 Kasim 1996 Persembe günüydü. Yürüyüsün Taksim Atatürk Heykeli önünden baslamasini uygun bulmustuk çünkü,

Orhan Veli'nin ölümünün nedeni, yani

Ankara'da belediye çukuruna düsmesi,

Atatürk'ün ölümünün on ikinci yilinda gerçeklesmisti.

Saat 11.00'da baslayacak olan yürüyüsün ilk bölümü, Asiyan'da Orhan Veli'nin mezarina ulasmakti. Bu yüzden öncelikle mezarin yerini bulmamiz gerekiyordu. Birkaç gün önceden gittigimiz mezarlikta, görevliye "uzun zaman önce ölmüs birinin mezarini nasil bulabiliriz?" sorusunu sordugumuzda "kimi ariyorsunuz?" sorusuyla karsilasmistik. "Orhan Veli" dedigimizde ise görevli, gözleri parlamis bir halde "çok kolay" diyerek tarif etmeye

baslamisti. On dakika kadar arayip bulamayinca, yeniden sormak üzere geri dönüyorduk ki 70 yaslarinda bir 'teyze'; "oglum birinin mezarini ariyorsunuz galiba, bulamadiniz mi?" diye sordu. Orhan Veli'yi aradigimizi söyledigimizde, O'nun da gözleri parlamis ve bizi mezara kadar götürmüstü.

Yolda, iki gün sonra Orhan Veli'nin ölüm yildönümü oldugunu söylemesiyle bizim de gözlerimiz parladi sanirim ama, bu biraz da islakliktandi...

Ilk yürüyüsün bir diger önemli notu da, yürüyüse Orhan Veli'nin kiz kardesi Füruzan Yolyapan'in bizlere destek vermek üzere katilmasiydi. Kisa bir de açiklama yapti:

"Evet, Orhan Veli yürümeyi çok severdi ama,

Sariyer'e kadar da parasizliktan yürürdü."

Bu yürüyüs, katilimin en yogun oldugu yürüyüstü. Katilanlardan daha fazla da sivil görevli vardi. En renkli yüzlerden birisi 60 yasindaki Nursin Cerrahoglu ile mezarlikta bizi bekleyen 55 yasindaki Emekli Deniz Astsubayi ve Kibris Gazisi Dogan Akbas'ti. Toplam alti saat süren Taksim - Sariyer hattindaki yürüyüsü tamamlayanlar, tahminen otuz biner adim atti. Yol boyunca yüzlerce siir okundu, sarkilar söylendi, uzun soluklu isliklar çalindi. Sariyer'deki bir börekçide, 1997 yilinin 14 Kasim'inda bulusmak üzere diyerek bitirildi ilk yürüyüs...

Ikinci yürüyüste ufak bir degisiklik yapmayi uygun bulduk ve mezarda yaptigimiz törenle sona erdirdik yürüyüsü. Bunun nedeni biraz da Füruzan Yolyapan'in sözleriydi; "Orhan yürümeyi çok severdi ama, Sariyer'e kadar da parasizlik yüzünden yürürdü."

Amacimiz bir anma toplantisi olduguna ve bu toplantiyi dört duvar arasinda yapmak

istemedigimize göre mezara ulasmak yeterliydi... Yaprak Dergisi'nin ilk sayisindaki Alis - Veris siirinin bir misrasi su degil miydi:

Salon verir sokak aliriz

Üçüncü yürüyüs günü, saat 11.00'da Taksim'e geldigimizde, Atatürk Heykeli önündeki yüzlerce kisi bizi çok sasirtti. Isin asli, böyle bir kalabalik beklemiyorduk. Yanilmamistik da. Heykele yaklastigimizda bir siyasi partinin mitingi oldugunu ögrendik. Biz insanlarin ellerindeki bayraklara bakarken, bir kaç kisi de bizim elimizdeki, çerçeveli Yaprak

Dergisi'ne bakiyordu. O sirada aklima, Edip

Cansever'in Içimdeki Sessiz Parlaklik siirinin birkaç misrasi geldi:

Neden yazilir bir siir Neden okunur bunca yazi Çünkü nasil asilir baskaca Insanin karmasikligi.

Kisa zaman içerisinde yürüyüs için gelenler

çevremizde toplandi. Ne mutluyuz ki sayimiz ikinci yürüyüse göre yari yariya artmisti.

Üçüncü yürüyüste, saganak yagmur altinda Besiktas'a gelmistik ki yürüyüsçüler olarak, seylerimize kadar islanmistik. Mecburen küçük bir mola verdik ve bir börekçiye daldik. Fakat yagmur duracak gibi degildi ve aklimiza yine Füruzan Yolyapan'in dedikleri geldi. Cebimizdeki parayi saydigimizda, ekonomik bir sekilde Asiyan'a ulasabilecegimizi gördük. Kisa süren tartismayi ne yazik ki "arabaya binelim" diyenler kazandi ve "tören alis - verisi" yapildiktan sonra bir anlamda yürüyüs bitirildi.

Asiyan'da Orhan Veli'nin mezari basinda bizleri bir sürpriz bekliyordu. Mezar tasi üzerine konan bir raki sisesi, sise içerisindeki birkaç balik ve bir kartpostal: "Bu kadar yagmur yagmasaydi biraz daha kalirdik, birlikte senden siirler okurduk. Seneye görüsürüz. Güzide"

Birkaç siir okuduk biz de. Iste bunlardan biri, Ümit Yasar Oguzcan'dan;

ORHAN VELI'NIN ARDINDAN

Yil bin dokuz yüz kirk alti Ankara'da Sükran Lokantasi Kösede bir masa

Masanin üzerinde bir tabak

Tabakta marul salatasi Bir sandalyede sen vardin

Orhan Veli

Bir sandalyede ben,

Kadehlerimizde Kulüp Rakisi Ve dudaklarimizda yarim kalmis misralar

Hala gözlerimin önündedir

O sarhos gecenin hatirasi, Simdi mahzun kaldi siirlerin

Gittin "Sere Serpe" "Hürriyete Dogru" "Kitabe-i Sengi Mezarin"

"Altin Dagin Rüyasi"

Hey! Koca Orhan Veli hey!

Ne sana kaldi, ne bana kalir

Bu gözünü sevdigiminin dünyasi.

Siirlerin arasinda, yanimizda getirdigimiz bir

sise sarabi, mezar tasi üzerinde kirarak topraga, çokca da bas kismina döktük.

Siirler bu kadar degildi elbet, Cahit Sitki Taranci'nin Güven siirinin tam yeriydi:

Bayramdi

Orhan Veli'yle beraberdik

Bogaziçi vapurunda Asiyan'a gidiyorduk

Fikret'in elini öpmeye

Bir baktim üzgün koca sair Bir baktim günesler içinde Hiç söz açmadi Haluk'tan Dilinden de düsürmedi

"Bu memlekette de bir gün sabah olursa Haluk"

Oraya kadar gitmisken, birkaç mezar ilerideki Turgut Uyar'a ugramadan edilmez... Hemen arkasinda bulunan bir mezar tasi üzerindeki yazim yanlisini Turgut Baba'ya gösterip, "Baba, bir ara kalkip, sunu düzeltiver" diye rica ettik.

Dördüncü yürüyüs de yapildi elbet 14 Kasim

1999 Pazar günü. Mezarda Güzide'den bir not bulmak artik bizi sasirtmiyordu ama, ah bir de yakalayabilseydik O'nu... Acaba Can Yücel'in

Orhan Veli için yazdigi Mesafeli siirini biliyor muydu?

Nerden geliyor acep

Bu benim garip garipligim?

Evden uzaklastikça degil

Ne de uzaginda evin

Eve yaklastik yakinlastikça

Artiyor eve hasretim

Her yürüyüs bir siir söleniydi aslinda ve hepsi ayni siirle basliyordu. Bunun nedeni, yürüyüse

bir anlam katmak isteyenlere yanit vermek istememizdi.

Bütün güzel kadinlar zannettiler ki Ask üstüne yazdigim her siir Kendileri için yazilmistir.

Bense daima üzüntüsünü çektim

Onlari is olsun diye yazdigimi

Bilmenin.

Evet, bizler de bu yürüyüsü, Orhan Veli'nin dedigi gibi; Is Olsun

Diye yapiyorduk...

2000 yilinin 14 Kasim'inda da yürüyecegiz is olsun diye ve o yürüyüsü de ayni siirle bitirecegiz, Nazim Hikmet'in 3 HAZIRAN 1963 siiriyle...

Gelsene dedi bana Kalsana dedi bana Gülsene dedi bana Ölsene dedi bana Geldim

Kaldim

Güldüm

Öldüm.

ORHAN VELI'NIN BESTELENMIS SIIRLERI

1 - Anlatamiyorum - 21. Peron

2 - Anlatamiyorum - Alpay

3 - Anlatamiyorum - Hümeyra

4 - Anlatamiyorum - Kerem Güney

5 - Anlatamiyorum - Mine Kosan

6 - Anlatamiyorum - Orhan Hançerlioglu (siir)

7 - Ayrilis - Ezginin Günlügü

8 - Bedava Yasiyoruz - Cem Karaca

9 - Bedava Yasiyoruz - Özdemir Erdogan

10 - Bir Garip Orhan Veli - Ahmet Özhan

11 - Birdenbire - 21. Peron

12 - Birdenbire - Isigin Yansimasi

13 - Dalgaci Mahmut - Yeni Türkü

14 - Dedikodu - Levent Yüksel

15 - Degil miydik? - Tini (Feridun Düzagaç)

16 - Derdim Baska - Ömer Özgeç

17 - Gelirli siir - Edip Akbayram

18 - Gün Olur - Isigin Yansimasi

19 - Harbe Giden Sari Saçli Çocuk - Murat Özyüksel

20 - Hürriyete Dogru - Ezginin Günlügü

21 - Hürriyete Dogru - Timur Selçuk

22 - Istanbul Türküsü - Serap Mutlu Akbulut

23 - Istanbul Türküsü - Fikret Erkaya

24 - Istanbul'u Dinliyorum - Cem Karaca

25 - Istanbul'u Dinliyorum - Zülfü Livaneli

26- Kitabe-i Seng-i Mezar - Ömer Özgeç

27- Pireli Siir - Timur Selçuk (LP)

28- Pireli Siir - Timur Selçuk (45'lik plak)

29- Pireli Siir - Ruhi Su

30- Vesikali Yarim - Edip Akbayram

HEYKEL

Orhan Veli'nin ölümünün ardindan arkadaslari, Istanbul Türküsü siirini vasiyet kabul ederek,

O'nu Rumeli Hisari'nda Asiyan Mezarligi'na gömerler.

Otuz sekiz yil sonra yapilan Orhan Veli heykeli de sahildeki küçük parka konur. Elinde bir kitap tutan sair, Bogaziçi'ni seyretmektedir ve hemen arkasinda da bir marti vardir. Kimi zaman deniz kenarinda el ele yürüyen sevgilileri, kimi zaman gecenin karanligini yirtarak geçen araba farlarini, kimi zaman da hemen önünde balik tutanlari izlese de birkaç metre ilerisindeki bogazin sularinda elini

islatamamanin, denizin suyunu yüzüne çarpamamanin acisini duyar.

Asil büyük acisi ise bogazda gördügü yogun deniz trafigidir. Hele hele martilar gün geçtikçe azalirken, artan deniz kazalari...

Yillardir gece-gündüz bir bekçi gibi izledigi bogazin sularinda, yürecigini agzina getiren her kazadan sonra biraz da yagmurun yardimiyla gözyasi döktügü bile görülmüstür.

Denizi kim sevmez

Üstünde ve kenarlarinda Balik

Tutulduktan sonra.

Bogazin iki yakasi olduguna ve bu iki yakada daha çok balik tutan olduguna göre, Orhan Veli'nin bogazi neden daha çok sevdigini anlayabiliriz ve heykelin kondugu yerin seçiminin ne kadar dogru oldugunu... Yer dogrudur ama, heykel nasildir? 1988 yilinin eylül ayinda Yeryüzü Kültürü Dergisi olarak çikmaya baslayan Argos'ta Bardagi Tasiran Heykel'i anlatir Ishak Reyna:

"Asiyan'daki Orhan Veli aniti isini Geleneksel Türk El Sanatlari'ndan bir hoca ile heykel bölümünden genç bir doktora ögrencisinin almasi bana önemli görünmüstü. Belediye'nin

projelere açtigi bu iste istenen klasik, figüratif bir heykeldi. Heykel bölümü doktora ögrencisi Aydin Askan 'sartlar ve sinirlamalar' olarak tanimliyordu bunu. (Dogrusu non-figüratif olmamasi disinda epey esnek bir 'sinirlamaydi' bu bence. Hele yapim isi kabul edilmisse, bu bir mazeret bile olusturamazdi)"

Oturdugu yerde sol dirseginden destek alarak biraz arkaya yaslanmis, sag elinde bir kitap bulunan ve sag ayagini sol ayaginin üstüne çaprazlamis bir heykeldir yapilan. Ne var ki Ishak Reyna'nin yazisindan da anladiginiz üzere pek öyle olmamistir. Biz isin erbabina birakalim kalemimizi, sonra yine lafa karisiriz ne de olsa:

"Figürün arkasinda sagdaki sütunun üzerinde ise Orhan Veli'nin siirlerinden firlamis bir 'marti kusu' vardi. Yine Aydin Askan'in dedigine göre ayaklar, açik kitap ve martinin kanatlari arasindaki uyumun heykeli dinamiklestirecegi düsünülmüstü. Ama bütün bunlar galiba yalnizca düsünülmüstü. Çünkü ortaya çikan bambaska bir seydi: Birincisi, oturdugu ve geriye dogru hafifçe kaykildigi düsünülen bu heykel, altindaki tasa oturmamis, daha çok düserken havada yakalanmisti. Üstelik atölye kosullari yüzünden geçirdigi mutasyon Orhan Veli'nin vücudunun çesitli yerlerinde tuhaf uzamalara yol açmis, kendisi eklem yerleri biraz garip hareket eden bir vitrin mankenine dönüsmüstü.

Ikincisi, heykelin bazi bölgelerinde elbisenin içinde bir vücut oldugu, bazi bölgelerde ise, tersine, vücudun üstünde bir elbise oldugunu anlamak tamamen insanin hayal gücüne birakilmis. (Örnegin O. Veli'nin beli ile dizleri

arasinda pantolon giydigini gösteren herhangi bir ibare yoktu.)

Orhan Veli'nin beli ve sirti ise, o bacak uzatisa ve geriye kaykilisa dayanamayarak tutulmus; boyun, içindeki vücutla nasil baglandigi meçhul elbiseden muhtemelen ancak gömlek

giydirilmis bir kertenkelenin becerebilecegi bir hareketle firlayip, hafifçe yana yatmisti.

Orhan Bey'in atölyedeki sanat atmosferi yüzünden agir bir rasitik hastalik geçirdigi anlasiliyordu. Ancak, sairin body çalismalarini bir hayli ilerletmesine ragmen bu sporu neden lokal olarak uyguladigi bir muamma olarak kaliyordu.

Bu arada kendisinin ince ve zarif parmaklari biraz irilesmis; eller, el ile ayak arasindaki oran meçhul kilinip o azicik iri postali ayaklar kadar azmanlasinca da kitap bu dolma parmakli elin içinde kaybolmustur. Ayrica bu devasa el ve ayaklarla kafanin uyumu da hostu ama, dogrusu oran konusunda hiçbir sey sol kola 'boy ölçüsemezdi': Geriye kaykilip dirseginizi arkanizda bir yere destek olarak yaslamaya kalktiginizda dirsegin ancak belin

üstüne kadar inmesi gibi anatomik bir engelin varligi kötüydü tabii. Ama bu anatomik engel heykeltiraslarimizin insanüstü çabalari sayesinde giderilince dirsek kalçanin altina

inmeyi basarmis, kolun dirsekten asagi kismi da baldirlarin ortasina kadar uzanabilmisti.

Yüzde ise, sol gözün olmasi gereken hizanin 'biraz' disina tasmasi; verilmek istenen hafif hüzünlü ifade içinse dudagin kivrilmasinin alt dudaktan bir parça alinarak, gözlerin ise devrilerek saglanmasinin disinda bir araz yoktu. (Bu haliyle Orhan Veli anitinin yüzünde olsa olsa bu garip pozisyonda zorla modellik yaptirilan bir insanin acisi okunuyordu...)

Arkadaki O'men 2 filminden firlamis bir kuzgunu daha iyi temsil eden 'marti kusu'na

gelince: O da üstüne tünedigi o garip sütunun tepesinden Orhan Veli'ye dogru ataga geçip tam 'gözbebeklerini temsil eden iki delikten baska' yüzünde yeni bir delik açmayi planlarken 'yakalanmisti' galiba (ister istemez bu ifade de Orhan Veli'nin yüzüne yansiyordu.)"

Bundan sonraki heykeltiraslara verilen anatomi dersleri geçelim ve biz Orhan Veli'ye dönelim. Efendim, Ishak Reyna'nin bilmedigi ve belki de bilemeyecegi baska hatalar da

vardir heykelde. Neler mi? Orhan Veli'yi taniyanlarin fark edebilecekleri hatalar.

Arkadaslari Orhan Veli'nin iyi giyinmeyi sevdigini söylerler. Gerçekten giyim, kusamina dikat ederdi ama, parasiz kaldigi zamanlarda da ilk gözden çikardigi seyler arasinda bu elbiseler olurdu. Yaprak dergisininin bir sayisini çikarabilmek için paltosunu satmis ve kis ortasinda ceketle kalmistir. Iste buna benzer bir olayi da Melih Cevdet anlatir: "Sattigi yer hep ayni eskici olurdu. Hergele Meydani'ndaki bir eskici. Tatli bir anim var onu anlativereyim. Bu giysilerin pantolon paçalari dardi elbet, Orhan'in begenisine uygun olarak. Bir gün gene bir giysisini götürdügünde, eskici, 'Beyim, bir dahaki sefere paçalari bol tut, çünkü satilmiyor dar paçali oldugu için' demisti."

15 Agustos 2000 tarihli Milliyet gazetesinde "Orhan Veli'nin ölümünün 50. yilindayiz. Ama, 2000 yilinin yarisini geride biraktigimiz halde herhangi bir anma programina rastlamadik. herhalde mevlit mantigiyla sairin öldügü Kasim ayi bekleniyor!" diyen Sunay Akin, elinizdeki bu kitabin sonbahar yapraklariyla önüne düsmesini umdugunu da ekliyor.

Aylarca elimdeki 'Orhan Veli Arsivi' ile bir sergi yapabilmek için ugrastim. Gittigim tüm kapilarda hos karsilanmis ama, "ama ...." nokta noktalarda degisen bahanelerle kapilar ardimdan kapanmisti. Hatta bir gazeteye önerdigim yazi dizisi de henüz telefon tellerindeyken yazin sicakligiyla sararip solmustu. Kim bilir baska kimlerin çalismalari da böyle baslamadan bitmistir.

Sunay Akin'in yazisina dönersek; heykeldeki adamin kim oldugunu sorguladigi bu yazida, egilerek heykelin üzerindeki pantolonun paçalarini katlamak istegini uyandirir okuyucuda: "Orhan Veli'nin pantolon paçalarinin kisa olusunun nedeni babasidir! Cumhurbaskanligi Senfoni Orkestrasi'nda seflik yapan, Mehmet Veli Bey, pantolon paçalarinin ayakkabiya kadar sarkmasindan hiç hoslanmazmis. Hatta sairin Ankara Lisesi'nden arkadasi Oktay Rifat, bir kompozisyon dersinde kaleme aldigi yazida, degindigimiz paça sorununu ele almis ve Orhan Veli'nin evden çikarken, pantolon paçalarini epey yukari çektigini yazmistir. Sairin basina konan 'marti kusu'nun da eksik edilmedigi heykelinde pantolon paçalari, begenisinin tam aksine oldukça uzundur!"

Yeri gelmisken 'marti kusu'na da biraz deginmek gerek. Heykel yapildiktan sonra, bir gün bu marti çalinir ve heykeltraslar tarafindan tekrar yapilarak ayni kayaligin üzerine uçurulur. 12 yildir kanatlari açik duran bu martiyi, en yorgun marti ilan edebiliriz ama, bu yeterli degildir. Ayni zamanda en islak martidir da. Çünkü temmuz 1999'da bir balikçi, hekelin arkasinda bulunan martinin 'abisini' yakalar. Evet, martiyi çalan kisi onu denize atmistir ve sonunda bir balikçinin agina yakalanmistir o da. Isin garip yani, bu olay

yalnizca Kanal D Haber Merkezi'ne konu olmustur.

Olay tipki Sair Esref'in mezar tasinin çalinmasi gibidir. Bir siirinde

Kabrimi kimse ziyaret etmesin Allah için

Gelmesin, reddeylerim billahi öz kardasimi

Gözlerim ebnay-i ademden o rütbe yildi kim

Istemem ben fatiha, tek çalmasinlar tasimi!

diyen ve Manisa, Kirkagaç'ta gömülü olan

sairin mezar tasi, ölümünden 25 sene sonra çalinmistir.

Sunay Akin'in bir baska tespiti de sairimizin ayaklari üzerinedir. Orhan Veli oturdugu zaman çogunlukta ayak ayak üstüne atardi. "Heykelin yapildigi günlerde Melih Cevdet Anday aranilir ve Orhan Veli'nin oturup kalkisina iliskin sorular sorulur. Anday, arkadasi Orhan Veli'nin otururken bacak bacak üstüne koymayi yegledigini belirtir. Oysa, heykele baktigimizda sairin bacak bacak üstüne atmadan oturdugunu görürüz. Orhan Veli'nin, Melih Cevdet Anday'in dedigi sekilde oturusunu iki fotograf dogrular. Bunlardan ilki Sabahattin Ali'nin anlatildigi, 1995'te yayimlanan Filiz Hiç Üzülmesin adli kitaptadir. Ankara'daki Atatürk Orman Çiftligi'nde çekilen fotografta Sabahattin Ali ve Orhan Veli arkadaslariyla birlikte poz verirler. Sag elinde sigarasini tutan Orhan Veli'nin bacak bacak üstüne attigi görülür."

Iki fotograf demistir Sunay Akin ama, bir dizgi azizligi ile ikinci fotografla ilgili olan bölüm

gazeteye basilmamistir. Ikinci fotograf da Mina Urgan'in kitabinda yer almaktadir. Ne var ki, Mina Hoca anilarinda Orhan Veli'nin

bacak bacak üstüne atamadigini belirtir, Sunay Akin'a inat:

"Hava iyi olunca, Küllük denilen Eminefendi kahvesi toplanti yerimizdi. Simdi Beyazit meydaninda oturulup bir çay içilebilecek tek yer olan caminin arkasindaki çinarli kahveye kimseler ragbet etmezdi eskiden. Eminefendi kahvesine yalniz ögrenciler degil; ressamlar, yazarlar, sairler de gelirdi. Ankara'da olmadiklari zaman Orhan Veli, M. Cevdet ve Oktay Rifat ile orada bulusurduk. Orhan Veli'nin bacaklari öyle ince ve öyle uzundu ki, alçak tahta iskemlesinin üstünde otururken, herkes gibi bacak bacak üstüne atmaz, bacaklarini birbirine dolardi."

Kuskusuz Mina Hoca'nin yazisindan da Orhan Veli'nin bacak bacak üstüne atma sevdasi anlasiliyor ama, biz Sunay Akin'a takilmalarimizi inatla sürdürürsek; "Ne gazetelerdeki o fotograflarda ne de ilk kez bu kitabin kapaginda yayimlanan fotografta, Orhan Veli'nin pantolonunun paçalari dardir" diyebiliriz. Kim bilir belki de Orhan Veli,

eskicinin sözünü dinlemis ve paçalarini bollastirmistir...

1937 yilinda adina siir yazdigi Montör Sabri'yi yillar sonra bir ayagi kesilmis olarak gören

Orhan Veli, o sirada pantolonunun paçasini düsünmemistir ama, Sunay Akin'in yazisini

Dünya ne kadar tatli ki binlerce kisi Kolsuz ve bacaksiz yasayip durmakta

dizeleriyle bitirecegini bilmistir. Sirf bu yüzden "Asfaltin üzerinden bisikletle geçen kizin bacaklari" ile de yetinmemis ve Heykel adli bu

yaziyi bitirebilmem için, Dalgaci Mahmut siirini yazmistir:

Dalga geçerim kimi zaman da,

O da benim vazifem;

Bir bas düsünürüm basimda,

Bir mide düsünürüm midemde,

Bir ayak düsünürüm ayagimda,

Ne haltedecegimi bilemem.

KIMIN YOLU?

Yel degirmeninde agartmadik bu saçlari

Senin yolunda oldu ne olduysa Türlü sefaletleri

Tatli bir bas agrisi gibi gezdirdik omuzlarimizda.

Orhon Murat Ariburnu'nun 1944'te yazdigi Dingili Bozuk siirinde kimin yolundan gittigini ögrenmek için, Orhan Veli'nin 1941'de yazdigi Sakal siirine bakmamiz gerek:

Degirmende agartmadik biz bu sakali!

"Ilhan Berk de bu yolda yürümektedir" dersem, ne dersiniz? Önce sairin Kalem'ine bir bakin:

Mesela bilmiyorum ama bir siirde bir kadinin ayaklari suya degdi degecek simdi

Yolu bir kenara birakalim simdilik ve bu kadinin pesinden kosalim biraz:

Bir kadinin suya degiyor ayaklari;

Istanbul'u dinliyorum, gözlerim kapali;

1947'den bu yana ayaklarindan deniz eksik olmayan bu kadinin kimligini açiklamaya gerek yok sanirim ama, israr ederseniz "o bir Yalniz'dir" diyebilirim ancak. Özdemir Asaf'in

Yalniz'in Durumlari'nda bulabileceginiz bir Yalniz:

Yalniz'in

Nesi var, nesi yoksa

Tümü birdenbire'dir

Özdemir Asaf dil bilmez mi de Yalniz ile birdenbire'yi özel isim gibi kullanir? Kitaplarinda dizgi hatasina bile tahammül edemeyen sairimiz, bu yüzden Yuvarlak Masa

Yayinevi'ni açarak kendi kitaplarini kendisi basmistir. Bu Yuvarlak Masa'ya oturursak; karsimizda Yalniz olarak Orhan Veli'yi görürüz, masanin üstünde de 1 Nisan 1950 tarihli Yaprak durmaktadir. Üsenmez de dergiye bir göz atarsaniz Birdenbire'yi okuyabilirsiniz:

Her sey birdenbire oldu. Birdenbire vurdu gün isigi yere;

Gökyüzü birdenbire oldu; Mavi birdenbire.

Her sey birdenbire oldu;

Birdenbire tütmeye basladi duman topraktan;

Filiz birdenbire oldu, tomurcuk birdenbire.

Yemis birdenbire oldu.

Birdenbire,

Birdenbire;

Her sey birdenbire oldu.

Kiz birdenbire, oglan birdenbire; Yollar, kirlar, kediler, insanlar...

Ask birdenbire oldu.

Sevinç birdenbire.

Siz dergideki bu siiri okurken, ben de Can Yücel'in kulaklarini çinlatiyorum yuvarlak masada. Birdenbire'lerle doldurdugu misralarin üstüne isim olarak Orhan Veli'yle ismini koyar sairimiz:

Birdenbire gece oluyor

Birdenbire bir genç ölüyor

Birdenbire bir ot bitiyor

Birdenbire otu kopariyor

Faili meçhul bir cinayet

Altindan bir gelincik bitiyor

Bitmemecesine birdenbire

Kipkizil

Kendinizi dergiye fazla kaptirdiysaniz, kafanizi kaldirdiginiz zaman Orhan Veli'nin gittigini göreceksiniz. Sakin sasirmayin! Bu sefer

karsinizdaki adam Cahit Sitki Taranci'dir ve amaci sizi deli etmek degildir.

Gün olur ki ne gökyüzü para eder,

Ne deniz kenari, ne baglar bahçeler. Gün olur ki ne kiz ne raki ne siir, Hiçbir sey insani sarsmaz, kandiramaz;

Her çesmeden bos döner elindeki tas. Gün olur ki çildirmak isten degildir.

Cahit Sitki gibi Ayhan Kirdar'in da amaci deli

etmek degildir. Bir Süre Için adli siirini okursaniz göreceksiniz:

Bir süre için bu düzen

Bu yeseren topraktaki sevinç

-Bu tepeden tirnaga çiçek açmis agaç- Bir süre için

Bir süre için de olsa, Vazgeçemedigim'iz bir seydir dünya:

Deli eder insani bu dünya; Bu gece, bu yildizlar, bu koku,

Bu tepeden tirnaga çiçek açmis agaç

Eh! toplum içinde kulaktan kulaga konusmak ayipmis ama, ne yapalim? Kulaginiza egilip Özdemir Ince'den de bir kaç misra okumamin sirasidir simdi:

Görünmez olarak düsledim kendimi,

bir masaya, bir pencereye, aynaya dönüstüm

ama gitmedim hiçbir yere,

bir bulut olarak düsledim kendimi

bir avuç yel, bir masrapa dolusu yagmur

alip basimi gitmedim ama; kalmam gereken bu yerde kaldim.

Ne o pek dinlemiyorsunuz? Öyle olsun, siz Yuvarlak Masa'nin üzerini karistirmaya devam edin. Orada Aile diye bir dergi bulacaksiniz. Yil 1947'dir. Açin sayfalarini açin, açin! Evet, simdi okuyabilirsiniz:

Gün olur, alir basimi giderim,

Denizden yeni çikmis aglarin kokusunda

Su ada senin, bu ada benim, Yelkovan kuslarinin pesi sira.

Dünyalar vardir, düsünemezsiniz;

Çiçekler gürültüyle açar;

Gürütüyle çikar duman topraktan.

Hele martilar, hele martilar,

Her bir tüylerinde ayri telas!...

Gün olur, basima kadar mavi;

Gün olur, basima kadar günes;

Gün olur, deli gibi...

Sevgili okuyucu; Siz ki onlarca sayfadir Orhan Veli'nin hatirina bana katlandiniz, sunu açiklamamda fayda var: Sizi deli etmek isteyen kisi aslinda benim. Ben ki yillardir Orhan Veli delisiyim, "birazcik basardiysam ne mutlu bana" derim. Ödülüm ise Özdemir

Asaf'in Yuvarlak Masa'sinin üzerinde bulunan ve Benden Sonra Mutluluk adli kitabinin sayfalari arasinda unutulan su dizelerdir:

Sait Faik senin kalbin "Benim kalbim bir gemidir,

Anadolu Hisari önünde demirlidir"

Orhan Veli senin kalbin

Iki yani candarmali Bayramoglu'dur.

BÜYÜLÜ BÖLGENIN TABELASI

Üniversiteyi bitirdikten sonra iyi bir is bulmus ve böylece çok istedigi sekilde bir çati katini kiralayabilmisti. Artik yurtlarda sürünmekten kurtuldugu gibi Ankara'dan da ayrilmayacakti. Isi her ne kadar tekdüze olsa da kendisine ayirabilecegi zamani kaliyordu. Bu sayede kimi zaman evinin parka bakan penceresinin, kimi zaman da sokaga bakan penceresinin

önünde oturarak müzik dinliyor ve kitap okuyordu.

Her ne kadar park tarafindaki manzara, Istanbul manzaralari kadar güzel olmasa bile O'na yetiyordu. Ayda birkaç kez is için

Istanbul'a gidecek olmasi da O'nu bu açidan rahatlatiyordu.

Evin sokak tarafi O'nun daha çok hosuna gidiyor ve tercihini genelde bu pencereden yana kullaniyordu. Oysa ki sokagin hiçbir özelligi yoktu. Iki arabanin yan yana zoraki geçebilecegi kadar dar olan bu sokak, geceleri iyi aydinlatilmiyordu. Evler ise genelde eski ve

ahsapti. Betonarme olanlar ise en az yirmi senelik, cepheleri de oldukça kirliydi.

Insanlari pek tanimiyordu. Sadece tam karsisindaki üç katli ahsap binanin giris dairesinde oturan yetmis yaslarindaki bir amca dikkatini çekiyordu. Genelde donuk bakislari olan, biraz kilolu, kir saçli, pembe yüzlü; kisaca kendisince çok sevimli bir amcaydi.

Apartmanin kapisi ile amcanin küçük evinin tek penceresi karsi karsiyaydi ve sabah- aksam hep o pencerede oturur, önünde de bir kadeh raki bulundururdu. Bardaktaki rakinin seviyesi hemen hemen hiç degismezdi. Kadehi agzina götürdügünü de hiç görmemisti. Ara sira bir parça mezeyi çatalina takar, çok yavas hareketlerle yerdi. Sanki mezeyi incitmekten korkardi. Bu hareketini görmeyenler O'nun bir biblo oldugunu düsünebilirlerdi.

Sabah erkenden ise gittigi halde O'nu atletiyle pencerenin önünde oturur buluyordu, tabii ki raki kadehiyle birlikte. Apartman kapisinin sesini duydugunda, bakislarini kendisine

çeviriyor, göz göze geldiklerinde de sadece sicak bir tebessümde bulunuyordu, hiç konusmadan. Aksam üzeri sokak biraz kalabalik oldugu için genelde göz göze gelemiyorlardi. Çünkü O, sirtini kendisinin gelis yönüne vererek oturuyor, sokagin diger tarafina bakiyordu.

Bir aksam is dönüsünde pencere kapaliydi. Sasirmis olsa da pek önemsemedi ama, ertesi sabah evden çikarken de aksam döndügünde de pencerede bir degisiklik yoktu. Çevresindekilerle hiç konusmadigindan kimseye de bir sey soramadi. Birkaç gün sonra, aksam eve döndügünde O'nu yine camda gördü. Anlamlandiramadigi bir sekilde

sevindi. Ertesi sabah evden çikarken yine göz göze geldiler ve her zamanki sicak tebessümü gördü O'nun yüzünde. "Günaydin" diyebildi bu sefer. Aldigi yanit ise "kalp krizi geçirdigim için bir kaç gündür hastanedeydim" oldu.

Agzindan "geçmis olsun!" sözcükleri

dökülürken, basiyla selamladi ve isine dogru yol almaya basladi.

Artik her sabah birer cümle konusuyorlardi ama, siradan "günaydin, iyi günler" gibi sözcüklerle degil de sanki bir gün önceki sohbete devam edercesine... Hatta bir gün

"Pencereyi çok seviyorsunuz" demisti de aldigi yanitla büyülenmisti:

Pencere, en iyisi pencere;

Geçen kuslari görürsün hiç olmazsa; Dört duvari görecegine.

O'nun da pencere konusunda Edip Cansever'e degil de kendisi gibi Orhan Veli gibi düsünmesiydi büyüleyici olan. Edip Cansever'in siirini okudu karsilik olarak ve düsündüklerini söyledi:

Odamin penceresi yok -daha iyi- Kendime bakiyorum ben de Kendimden sarkmis kollarima Kendimden damitilmis gözlerime

-Bakmiyorum, duyuyorum onlari sadece-

Böylesi iyi, çok iyi

Sokakta ilgisini çeken bir sey daha vardi. O da yola döseli olan arnavut kaldirimi ile ilgiliydi. Karsi komsunun penceresinden az ötedeki, hemen hemen 1-1.5 metre yariçapli bölgede bir seyler oluyordu. Son zamanlarda hep sokaga bakan pencerenin önünde oyalaniyordu. Yolu kus bakisi görebildigi için

de bazi seyleri daha iyi seçebiliyordu. Özellikle

o 1-1.5 metre çapli bölgede olanlari...

Birkaç komsusu köpek besliyordu. Ayrica sokakta da kedi ve köpekler vardi. Bu hayvanlarin hiçbiri o bölgeye ayak basmiyordu. Oraya kadar gelip çevresini dolasiyor fakat kesinlikle üzerinden geçmiyorlardi. Önceleri önemsemiyordu ama, sahiplerinin tasmalarindan çektigi halde bile köpeklerin direnerek, bir sekilde yön degistirdiklerini ve kuslarin sokakta sadece o bölgenin çevresine konduklarini, birkaç saniye sonra da uçtuklarini görünce bir seyler olduguna inanmaya basladi. Çocukken dinledigi yatir hikayeleri geliyordu aklina ama, uzun zamandir bunlara inanmiyordu. Çok düsündü ve bir gün sormaya karar verdi. Ertesi sabah ise gitmek üzere evden çiktiginda karsi penceredeki komsusuna yaklasti ve

parmagiyla "büyülü bölge"yi göstererek sordu:

-Buranin özelligi ne?

Hiç beklenmedigi bir soruyla karsilasmisti yasli adam. Yine de mimiklerindeki degisimden sevindigi anlasiliyordu. Fazla düsünmeden yanitlamaya basladi:

"10 Kasim 1950'de insaati süren Anitkabir'i görmeye gitmistim. Böylece Atatürk'ü herkesten farkli bir sekilde, gösterissiz olarak anacaktim. Bu yüzden o tarihi hiç unutmam.

O zamanlar sokak bu kadar bile aydinlatilmiyordu ve tam orada bir belediye çukuru vardi. Gecenin ilerleyen saatlerinde birisi çukura düstü. O sogukta ceketle gezen birisiydi ve ben O'nun bir ayyas oldugunu sandim önce. Yardim etmeyi düsünerek ayaga kalkmistim ki çukurdan çikmaya çalistigini gördüm, basardi da. Ne olursa olsun yanina

gidip iyi olup olmadigina bakacaktim ama, disariya çiktigimda çoktan gitmisti. Sonradan anladim ki O bir ayyas degildi. Çünkü öyle olsaydi, bagirir, çagirir, naralar atarak küfürler yagdirirdi. O ise son derece sakin ve efendiydi. Kim oldugunu da birkaç gün sonra

gazetelerde okudugum ölüm haberinden ögrendim."

Yasli adam ilk kez bu kadar uzun konusmustu ve biraksa daha da konusacak gibiydi. Konusmanin devamini ertesi güne birakarak: "Kim oldugunu anladim" dedi ve isinin yolunu

tuttu. Ertesi sabah da sonraki sabahlarda da bu konu üzerine konustular.

Bir gün is için Istanbul'a gittiginde, Gümüssuyu'nda yarim kalmis bir insaatin önündeki tabelada su yaziyi okudu:

"Çarpik kentlesmeye Politik Katki Aniti 1994'te Kismen

Yikilarak Anitlastirilmistir."

Aklina ilk gelen sey o büyülü bölge için bir tabela yaptirmasi gerektigiydi. Ankara'ya döner dönmez bu düsüncesini gerçeklestirdi.

Büyükçe bir tabela yaptirdi. Yazilarini ise evde kendisi yazacakti.

Yasli adamdan yardim isteyip istememekte kararsizdi ama, nasil olsa gece çalisirken kendisini görecekti. Bu yüzden ertesi sabah ise gitmeden önce, bu planini yasli adama anlatti. Adamin gözleri doldu. Bunun anlaminin "severek yardim ederim" oldugunu anlayip, daha fazla durmadan isine dogru yol almaya basladi.

Gece yarisindan sonra ikisi de büyülü bölgenin basindaydi. Fazla ses çikarmamalari gerektigi için önce tornavidalarla sokaga döseli taslari sökmeye çalistilar. Ilk taslari çikartmak çok zor olsa da is gittikçe kolaylasti ve sira çukuru kazmaya geldi. Bu daha da zordu. Yillardir sikisan kumlari sadece kürek kullanarak bosaltmak ikisini de çok ugrastirdi. Ama ara verip dinlenmeksizin çalisiyorlardi. Çünkü sabaha kalmadan tabelayi dikmeleri gerekiyordu. Ve basardilar..

.

Tabela ait oldugu çukura dikilince ikisi de

evlerine gitti ama, pencerelerinin önünden ayrilamiyorlardi.

Yeni gün her ne kadar tatil de olsa erken saatlerde sokaktan geçenler vardi. Çogu durup tabelayi okuyor, kimi ise ilgilenmiyordu. Belki de degisikligin farkina varmamislardi.

Tabelayi okuyanlarin çogu sasiriyor, hatta inanamiyorlardi. Saatler ilerledikçe sokak kalabaliklasti. Olayi duyan herkes sokaga dolustu. Tabii ki görevliler de geç kalmadan çukurun basindaki yerlerini almislardi. Telsizle kisa bir konusma yaparak tabelanin üzerindeki yazilari üstlerine bildirdiler. Ardindan tabelayi söküp, o sirada gelen bir kamyonetin arkasina attilar. Kamyonetten inen iki adam da çok kisa bir zamanda çukuru kapatip taslari eski yerlerine yerlestirmeye basladilar. Sokakta gazeteci ya da fotografçi görünmüyordu. Sadece bir adam, elindeki kagida bir seyler çiziyordu. O'nun kim oldugunu sonra yasli adamdan ögrenecekti. O bu olayi belgeleyen tek kisiydi ve bir karikatüristti.

Bu arada sokaktan ayrilmak üzere olan

kamyonetin arkasindaki tabelanin üzerine yazdiklarini son bir kez daha okudu:

Belediye Çalisma(ma)larina Siirsel Elestiri Aniti

10 Kasim 1950'de Buradaki Belediye Çukuruna Düsen

Sair Orhan Veli

14 Kasim'da Beyin Kanamasindan Ölmüstür.

YAS OTUZ ALTI YOLUN SONU

1659 yilinda, Londra'da dogan Henry Purcell'in klasik bati müziginin ilk büyük ustalari arasinda saygin bir yeri vardir. Çok genç yasta Krallik Kilisesi'nin müzikçileri arasina katilmis, kisa sürede önce kral orkestrasinin besteciligine, sonra da Westminster Kilisesi bas orgculuguna getirilmistir. Bes yüzden fazla yapitini otuz alti yillik ömrüne sigdiran Purcell, sik sik Mozart'la karsilastirilmistir. Ne ikisinin de üstün yaradilisli birer çocuk olmalari, ne de hepsi birbirinden önemli bes yüzü askin beste yapmalari degil, ikisinin de

topu topu otuz altisar yil yasamis olmalaridir onlari yazimiza konuk eden neden...

Yazimizin diger konuk çiftinden Norma Jean Baker, 1926 yilinda dogmustur. Amerikali bu sinema oyuncusunun bilinen adinin Marilyn Monroe olmasi da bu yazi için önemli degildir. Gerçek kisiligiyle yarattigi seksi kadin imaji arasindaki fark nedeniyle, gittikçe sinirli ve hasta bir yapiya sahip olan Monroe, otuz alti yasindayken intihar etmistir.

Bu çiftin diger ünlü kadini, birkaç yil önce bir trafik kazasinda ölen Prenses Diana'dir. Ve

O'nu da "otuz alti yasinda ölmüstür" diyerek yazima konuk ediyorum.

1884-1920 yillari arasinda yasayan hikayeci, Ömer Seyfettin'dir. O'ndan bir yas küçük olmasina karsilik bir yil daha yasamis ve

O'nun gibi 36 yasinda ölmüs bir diger yazar da Sahabettin Süleyman'dir.

Otuz alti yasinda ölen ve yanina da meslektasini aradigim kisi sair Orhan Veli'dir. 10 Kasim 1950'de Ankara'daki bir belediye çukuruna düsen Orhan Veli bu olayi önemsemez ve Istanbul'a döner. Bir kaç gün sonra, 14 Kasim Sali günü, bir arkadasinin evinde ögle yemegi sirasinda fenalasir. Hastaneye kaldirilir. Alkol zehirlenmesi teshisini koyan doktorlar, bu dogrultuda tedavi uygularlar. Ancak saat 20.00'da komaya giren Orhan Veli, bütün çaba ve yanlis tedaviler sonucu saat 23.20'de, Cerrahpasa'da ....................

Ölümünün nedeni, 15 Kasim 1950 Çarsamba günü çikan aksam gazetelerinde "alkol yüzünden zehirlendi" olarak duyurulur. Ankara ve Istanbul radyolarinin yani sira, Roma, Paris BBC ve Amerikanin Sesi radyolari da ayni anda tüm dünyaya duyururlar.

Oktay Akbal da bu haberi radyodan

ögrendigini söyler ki bakin kim duyurmustur:

"Orhan Veli'nin ölümünü 14 Kasim 1950 aksami Ankara Radyo'sundan, Dranas'in agzindan duymustum. O gün Istanbul'da

ölmüs, Dranas da konusmasinda bunu hemen dinleyicilerine bildirmisti."

16 Kasim günü Sanat Dostlari Cemiyeti tarafindan yüzünün mulaji (kalibi) alinir, ardindan otopsi yapilir. Iste asil ölüm nedeni o zaman anlasilir: Beyin kanamasi...

17 Kasim'da cenazesinin kaldirilacagi Beyazit

Camii'nin önündeki kahveler saat 11.00'de dolmus, saat 12.00'de ise kalabalik öbek öbek

toplanmaya baslamistir. Kimler yoktur ki cenaze töreninde...

Cuma namazindan sonra kilinir cenaze namazi, ardindan Divanyolu'ndan Gazeteciler Cemiyeti'nin önüne getirilir. Cemiyetin bayragi yariya çekilmistir. Birkaç dakikalik duraklama, yazici esnafinin son selamidir. Cenaze Sirkeci'ye kadar eller üzerinde tasinirken, bütün arabalar durup yol verir. Kimi sorar:

-Kim bu?

-Bir sair!...

Bir Mehmetçik 'rap' diye selam durur.

Bütün kitapçilar kepenk kapatir. Bu, saire son hürmettir. Rumelihisari'na dogru yol alan cenazenin en önünde 'Yaprak' dergisinin

çelengi ve arkada diger çelenkler vardir.

Bunlardan biri, Editörler Cemiyeti'nin çelengi dikkat çeker; çünkü 'Editerler' diye yazilmistir...

Urumelihisari'na oturmusum; Oturmus da bir türkü tutturmusum:

misralari vasiyet kabul edilerek Asiyan

Mezarligi'na, güzel bir havada, samimi bir sevgi ile..........

Ölümünden sonra Kaynak ve Varlik dergileri tarafindan "Orhan Veli'nin mezari" için bir kampanya baslatilir. Kaynak dergisi 25 kurus iken, bu çagriya para gönderenlerin bir kismi ve bagislari söyledir: Suat Taser (5TL), Ibrahim Cücenoglu (5TL), Kemal Özgür (5TL),

M. Surullah Arisoy (5TL), Osman Atilla (5TL), A. Tufan Sentürk (5TL), Mehmet Hasmet (5TL), Zihni Hazinedaroglu (5TL), Nihat Kuslu (2.5TL), Riza R. Öztoprak (2.5TL), Asim Saraç (2.5TL), Hale Eroglu (2.5TL), Cenap Sahabettin Gedikoglu (2.5TL), Kemal Çal

(2.5TL), Ayhan Hünalp (1TL), Mehmet Batar (1TL), Cahit Tuncer (1TL)....

Abidin Dino hayatinin en aci verici projesini hazirlar; bir mezar projesini. Toplanan paralarla; Mimar Nevzat Kemal'in uyguladigi

bu projenin üzerine Profesör Emin Barin da su satirlari yazar:

ORHAN VELI

1914 - 1950

Orhan Veli'nin yanina Sunay Akin ya da Akgün Akova'nin isimlerini yazmaktan korktum hep. Neyse ki ikisi de 36 yaslarini devirdiler... Fatin

Hazinedar ise otuz alti yasina bastigi zaman içinden "Hadi hayirlisi bakalim" demis, bir seneyi nefesini tutarak geçirmistir...

Üçüne de nice mutlu yillar dilerken, otuz alti

yasimi merakla bekliyorum...

Genç bir sair Dizelerinin üstüne çikip

Kendini asarken bir otel odasinda Gögüslerinde Orhan Veli damgali

Onlarca bebek dünyaya gelir Zeynep Kamil'de

Doktorlarin beyaz elleri arasinda

(Fatin Hazinedar)

2. BÖLÜM: YAPRAK DÖKÜMÜ

YAPRAK DÖKÜMÜ (1)

Yil 1962, yer Istanbul'da Galata Kulesi'nin çevresindeki sokaklardan biri. Fransiz diplomat Louis de Chenier ve Yunanli bir annenin çocuklari dünyaya gelir. Ünlü Fransiz sair Andre Chenier. 1767'de annesiyle birlikte Fransa'ya yerlesen ama, Fransiz Devrimi'nin pençesinden kurtulamayan sair, 7 mart 1794'te tutuklanir. Saint - Lazare zindaninda diger tutuklular savunmalarini yazarken, O avluya çikabildigi zamanlarda topladigi kurumus yapraklara siir yazar ve bu yapraklari kirli çamasirlariyla disariya gönderir. Sira mahkeme gününe gelip yargiç önüne çikarildigi zaman, savunmasini yazmadigini söyler. Ölüm cezasina çarptirilir. Halbuki savunmasini yazanlar serbest birakilmistir. Robespierre'nin düsmesine iki gün kala idam edilir. Kimi kaynaklara göre asildi, kimi kaynaklara göre basi giyotinle kesildi. Idam edilmeden önce basini iki elinin arasina alan sair: "Yazik, bu kafanin içinde daha çok sey vardi" der. Tarih, 25 Temmuz

1794'tür. (2)

Ah ölüm uykusuyla kapanacak gözlerim!

Gidecegim bir anda

Yazacagim son siirlerimdir bunlar benim,

Dört duvar arasinda

Tutuklu oldugu siralarda yapraklara yazip, iç çamasirlariyla disari kaçirdigi Iambes (Manzum Yergiler) adli siirinde böyle diyor

Andre Chenier. (3)

Özellikle 18. yüzyilda yasayan bir Fransiz sair olmasi ve bu siiri yapraklara yazmasi, bir anda Orhan Veli'yi getirdi aklima, daha dogrusu Orhan Veli'nin çikardigi Yaprak'i. "Acaba, dedim, acaba olabilir mi?" Neden olmasindi. "Derginin adinin neden Yaprak'ti?" sorusunun cevabini aradim, Andre Chenier'in yapraklarini ögrendikten sonra. Bulunca da yanildigimi ögrenmis oldum. Yine de güzel bir benzetme olmustu benim için. Isin aslini Melih Cevdet Anday'in bir yazisindan ögreniyoruz: "Derginin tek bir sayfa olmasi önerisi, demek ki adi, Sabahattin Eyuboglu'ndan geldi. Eger biz 15 günde bir gönlümüzce tek bir yaprak

çikarabilirsek daha ne isterdik... Çogu degil, özü amaçladik. Yazilarimizi kisa tutmaya degil, söyleyeceklerimizi uzatmamaya dikkat ettik..." (4) Mahmut Dikerdem, biraz da parasal nedenlerle bu fikrin kabul edildigini ekliyor.

Ismini bile ögrenemedigim ünlü (!) bir frenk, arkadasina yazdigi mektubu su notla bitirir: "Kusura bakma, vaktim olsaydi daha kisa yazardim." (5) Sanirim Melih Cevdet'in söylediklerine bunu da ekleyebiliriz.

Yaprak Dökümü'ne geçersek; Orhan Veli'nin 28 sayilik (Son Yaprak ile 29) Yaprak'indan sonra, Mayis 1954'de Nedret Gürcan'in yayimladigi aylik siir dergisi Sairler Yapragi 34 sayi yayimlanmis. Almanya'da, Stutgart Türk Ögrenci Birligi'nin yayin organi olarak senede iki sayidan (her sömestre bir sayi) toplam 17 (18 de olabilir) sayi çikan Yaprak var. Daha sonra Mayis 1962'de yani Yaprak'tan 12 yil sonra Mes'ut Yasar Tunçsiper'in

sorumlulugunda yayimlanan, 14 sayisini bulabildigim Yaprak, Mayis 1963'e kadar yayimlanabilmis. 21.07.1964 tarihinde Orhan Tezcan'in sorumlulugundaki dergi Yapraklar adiyla yayimlanmis ama, yayin hayatini pek fazla sürdürememis o da ve 9. sayidan, yani 30 Mart 1965'ten sonra yayimlanamamistir. Aradan 24 yil geçer ve bu sefer Sunay Akin,

Akgün Akova ve Ramazan Üren Yeni Yaprak adiyla bir dergi çikarmaya girisirler. Bu derginin yayin hayati da 16 sayidir. Sonuçta

Orhan Veli'den sonraki 5. yaprak da tarihe karisir. Ama, Yaprak Dökümü bitmez. Agustos 1995 - Ocak 1997 tarihleri arasinda 19 sayi yayimlanan Bir Gidim Yaprak'in (A Piece of Leaf), bu dergiler arasinda bambaska bir yeri vardir. Çünkü, Ali Sarikaya tarafindan

Amerika'da

yayimlanmistir.

Bu dergileri daha detayli olarak tanitmadan önce bir baska Yaprak'tan daha bahsetmek istiyorum.

Mayis 1911 yilinda, 15 günde bir Istanbul'da yayimlanan Yaprak isimli "edebi, içtimai, felsefi" bir dergi daha bulunmaktadir. Ömer Lütfü'nün yayimladigi bu dergi ancak 3 sayi

çikmistir. Orhan Veli'den önce ve eski Türkçe olarak yayimlandigi için incelemeye almadim.

(6)

YAPRAK (01.01.1949)

Bu derginin yayimlanma fikri, ilk olarak 1948 yilinin sonlarinda Mahmut Dikerdem'in evinde yapilan bir arkadas toplantisi sirasinda dogdu.

Ilk sayi ise 1 Ocak 1949'da Ankara'da yayimlandi. Her ayin birinde ve on besinde çikmasi planlanmistir ve ilk 12 sayi bu sekilde araliksiz yayimlanir ama, 15 Haziran 1949'dan 1 Kasim 1949'a dek yaz tatili nedeniyle ara verilir. Bundan sonra 1 Haziran 1950 tarihli

28. sayiya kadar da yine düzenli olarak yayimlanir. Derginin üzerinde Orhan Veli'nin sifati "Sahibi ve yazi islerini fiilen idare eden"

olarak yazilidir.

Derginin aslinda bir fikir dergisi olmasi düsünülmüsse bile, bu sekilde fazla bir kitleye ulasamayacaklarina inanilmis ve edebiyatla dergiyi okutmak, yayginlastirmak amaçlanmistir. (7)

Derginin ilk sayisinin masraflari Mahmut Dikerdem tarafindan karsilanmis. Necati Cumali, Mahmut Dikerdem'in kendisine verdigi 500 lira (derginin 15 kurustan satildigi göz

önüne alinirsa, miktarin büyüklügü daha rahat anlasilir) ile ilgili bir anisini söyle anlatiyor:

"500 lirayi aldiktan sonra Mehmet Sarigül, Orhan Veli ve ben at yarislarina gittik. Mehmet at sevgisine kumar karistirmaz, oynamazdi. Oysa atlarin durumunu herkesten iyi bilirdi. Mehmet söylüyordu, Orhan ile ben olanaklarimiz ölçüsünde oynuyorduk. Sira

Araplarin kosusuna geldi. Ünlü Haydar kosuyordu. Geçilmesi olanaksiz bir atti. Saat cebimi tuttum, Orhan'a takildim.

-Haydar'a 100 ganyan, 100 plase oynayalim mi?

Ikisi de hiç düsünme dediler. Oynamadik. Oynasak 20 lira kazanacaktik. Kötü para degildi. Yine de oynamadigimiza pisman degildik. Yaprak'in parasina dokunmadigimiz için ayri bir yürek rahatligi duyuyorduk." (8)

Dergi daha sonra, estek köstek kendini idare etse bile, bir ara Orhan Veli dergiyi çikarmak için paltosunu satar ve kisin ortasinda ceketle dolasir. Böylece iki sayi çikarilabilir. Son sayiyi çikarabilmek için baska seyleri satar Orhan Veli: Abidin Dino'nun kendisine hediye ettigi resimleri. Abidin Dino, Orhan Veli'nin kendisini ziyarete geldigi bir günkü olayi söyle anlatiyor:

"Yüzü bir karis, upuzun bembeyaz. Dilinin altinda bir seyler vardi besbelli, bir süre sise açma aleti gibi kivrilip kalmis, sonunda agzindaki baklayi çikarmisti.Ona hediye ettigim resimler vardi ya onlari satabilir miydi? 'Son sayiyi çikarmak için baska çare kalmadi' demisti, boguk bir sesle ve müthis utanarak. Ne demekti, daha kaç tane resim isterse vermeye hazirdim, yeter ki alici bulunsun! Biraz neselendi ama, alt tarafi

Yaprak dergisinin cenazesine bir çelenk hazirliyorduk." (9)

Ilk sayi, meshur Alis-Veris siir ile baslar. Sabahattin Eyuboglu'nun

Edebiyat verir yalin söz aliriz Sarki verir türkü aliriz

misralarina herkes bir seyler ekler. "Meta verir fizik aliriz" misrasini Nusret Hizir; "Salon verir sokak aliriz" misrasini Mahmut Dikerdem söyler. (7) (Bütün siiri Sabahattin Eyuboglu'nun yazdigi da söylenmektedir.) Bunun disinda bu sayida Orhan Kemal'in Istasyonda adli öyküsü, Oktay Rifat'in Kervan isimli siiri, Jean Cocteau'dan Sinama, Sabahattin Eyuboglu'nun Üç Yol adli yazilari vardir. Ayrica Erol Güney'in hazirladigi Batidan Haber ve Melih Cevdet'in hazirladigi Amerikali Zenci Sairlerden Örnekler birkaç sayi sürer. Mahmut Dikerdem, M. Firtinali takma adiyla genelde politik yazilar yazar. (Mahmut Dikerdem o siralarda Disisleri Bakanligi'nda devlet memuru idi ve devlet memurlarinin herhangi bir yerde yazmalari yasakti.) 11. sayidan sonra bu yazilari Yaprak imzasiyla yazmaya baslar. Çünkü resmi makamlar süphelenerek Orhan Veli ve Erol Güney'e baski yapmaya baslamislardi.

Derginin tek sayfa olmasi bile çesitliligini azaltmiyordu. Pek çok köse vardi. Örnegin; 'Her Sayida Bir Kelime.' Son zamanlarda yazi ve konusmalarda en çok geçen kelimelerden birinin kisa açiklamasinin yer aldigi bu kösede idealizm, hümanizma, demagoji kelimeleri açiklanir. Ayrica yeni çikan kitaplar tanitilir, diger dergilerin son sayilarina yer verilir.

Yaprak'in 28 sayilik serüveni boyunca pek çok siir ve yazi yayimlandi. Orhan Veli, Oktay Rifat, Sait Faik, Necati Cumali, Ahmet Muhip

Dranas, Langston Hughes, Sabahattin

Eyuboglu, Fazil Hüsnü Daglarca, Cahit Sitki Taranci, La Fontaine, Ceyhun Atuf Kansu,

Metin Eloglu, Erol Güney, Walt Whitman,

Cevdet Kudret Solok, Orhan Kemal, Ziya Osman Saba, Jacques Prevert, Melih Cevdet

Anday, Mehmet Emin Yurdakul yazi, siir, hikaye veya çevirileriyle yer aldiklari gibi;

Abidin Dino ve Bedri Rahmi Eyuboglu resim ve desenleriyle katkida bulundular. Ama bu isimlerin disinda yardim edenler de vardi. Örnegin evli olanlarin esleri de bir yandan

abonelere gönderilecek dergileri hazirlamaktaydilar.

Yaprak 01.06.1950 tarihinde 28. sayidan sonra kapanir. Tabii ki siyasi baskilar da vardir isin içinde. Bu olay en çok Orhan Veli'yi etkiler. Çünkü kendisini dergiyle bütünlestirmistir. Meyhaneden çikmaz olur.

Taa ki...

Bir süre sonra bembeyaz bir Yaprak çikarmayi düsünürler. Bu sayi sadece abonelere gönderilecektir. Amaç olan bitene bu sekilde cevap vermek, protesto etmektir. Ne yazik ki

perisanlik ve daginiklik içerisinde bu düsünce de gerçeklestirilemez.

Orhan Veli'nin ölümünden sonra isler degisir.

Sabahattin Eyuboglu, Mahmut Dikerdem'e yazdigi mektupta sunlari söyler:

"El alem Orhan'in siirini nihayet anlamaya çalisirken, biz cesedini gömebilmek için akla karayi seçtik."

Bu kadar kederin arasinda Sabahattin Eyuboglu'nun aklina Orhan Veli özel sayisi olmak üzere son bir Yaprak çikarmak gelir.

Bunu da o mektupta Mahmut Dikerdem'e yazar. (10)

Ve

01.02.1951 tarihinde Orhan Veli özel sayisi yayimlanir. Adi Son Yaprak'tir. Meziyet Bölükbasi yazi islerini fiilen idare eder. Abidin

Dino, Oktay Rifat, Melih Cevdet Anday, Cahit

Sitki Taranci ve Sabahattin Eyuboglu'nun yazilarina Orhan Veli'nin öldügünde cebinden çikan Ask Resmigeçidi isimli siiri, eksik olmasina karsilik eklenir. Bir dis firçasina sarili bulunmustur ve dis macunu lekeleri bazi erlerin okunmasini engeller.

Belki de tarihimizin en önemli edebiyat dergisi

28 sayi ile son bulur. Ama ölmez... Gerek kendinden sonra yayimlanan Yaprak ve

Yaprak türevi isimlerle, gerekse anlatmaya

çalistiklarinin anlasilip, yayginlasmasiyla yasar. Zaten amaç da bu degil mi?... (11)

SAIRLER YAPRAGI (1954)

Bu arastirmada en büyük haksizlik Sairler Yapragi'na yapildi. Tabii ki amaç bu degil ama, bütün aramalarima karsilik sadece dört sayiyi bulabildim. Mayis 1955 (13. Sayi), Subat 1956 (20. Sayi) ve bir arada yayimlanan Mayis - Haziran 1956 (23. ve 24. Sayilar). Bu sayilarin satis bedelleri 25 kurus.

Nedret Gürcan'in sahibi oldugu ve yazi islerini yürüttügü Sairler Yapragi, Dinar'da

yayimlanmaktaydi. Logolarinda "Türkiye'nin Tek Siir Dergisi" olduklarini belirtseler de bu konuda yaniliyorlar. Ilk sayisi 1 Ocak 1948'de çikan Kaynak adli bir siir dergisi var ki Haziran 1956'ya kadar 113 sayi yayimlanmistir.

(Sahibi: Avni Dökmeci; Yazi Isleri Md.:Turhan Dökmeci) (12) Buna göre Sairler Yapragi, 24.sayisina kadar Türkiye'nin tek siir dergisi degildir.

Bu derginin 34 sayi yayimlandigini Orhan Albayrak'in hazirladigi, Türkiye'de Gazeteler Ve Dergiler Sözlügü'nden ögreniyoruz. Sairler Yapragi'nin son sayisi (tahminen) Nisan 1957'de yayimlanmistir. 20 sayfalik (16+4) bu dergide Garip hareketinin etkileri görülmektedir. Siir dergisi oldugu için bu üç sayida toplam 48 sairin ismine rastlaniyor.

Bunlardan en fazla göze batan isim; Oktay

Rifat'tir. Ayrica; Sait Faik, A. Kadir, Attila Ilhan, Ilhan Berk, Salah Birsel, Tarik Dursun K., Özdemir Nutku, Abdullah Riza Ergüven, Jülide G. Ergüven, R. Maria Rilke, Ümit Yasar Oguzcan, Ahmed Arif, Asik Veysel Satiroglu, Esin Sakizli, Nedret Gürcan, Mehmed Kemal,

Türkan Ildeniz, Mahmut Makal, Güner Sümer isimleri de bulunmakta.

Tabii ki siirden baska, siir üzerine elestirel yazilar da bulunmakta Sairler Yapragi'nda. Bir diger özelligi de 13. sayida belirtildigine göre, dergiye ilk yilinda okuyucularindan1500 siir gelmis. Bu siirlerden seçilen 15 siir o sayidan itibaren yayimlanir. Subat 1956 tarihli 20. sayisinda ise bir sorusturma yapilmis: "1955 yilinda yayimlanmis en begendiginiz roman, hikaye ve siir kitabi hangisidir?"

Yazik oldu Sairler Yapragi'na da... (13)

YAPRAK (1960)

Stutgart Türk

Ögrenci Birligi'nin yayin organi olan bu derginin, 16. sayisina göre yazi kurulu: Celil

Anadere, Aysen Ener, Sümer Içsel, Faruk Kardiçali,

Sabahattin Yentür ve Yüksel Pazarkaya'dan olusmaktadir. Dergi hakkindaki bilgileri de sahsen Yüksel

Pazarkaya vermistir.

"Toplam 17 ya da 18 sayi yayimlandi. Fotomekanik yöntemle çogaltiyorduk. Ögrenci oldugumuz için her sömestre de bir sayi çikarmayi uygun bulduk. Biz mezun olduktan sonra da derginin yayin hayati sona erdi.

Orhan Veli'nin Yaprak dergisini düsünerek bu ismi verdik ve bunu da ilk sayidaki bir yazida belirttik. Türk makamlarinca 'zaten komünist bir derginin adini kullaniyorlar, ne bekleyebiliriz ki bu gençlerden?' elestirisi (!) getirilse de Alman makamlarinca 'hiç degilse Almanca yazi yayimliyorlar' diye desteklendik. Hatta, elinizdeki bu 16. sayinin arka kapaginda, Almanlarin resmi bir kurulusunun

(Des Instituts Für Auslandsbeziehungen) ilani vardir.

Kisa sürede Almanya'daki ögrenciler arasinda bilinen bir dergi oldu. Hatta bir süre sonra

Türkiye'den de yazanlar oldu. Simdi hatirlayabildigim isimler: Oktay Akbal ve Nüvit Özdogru'dur."

On altinci sayinin kapagini Metin Sahinoglu, grafik tasarimini ise Tarhan Gürman yapar. Yazilarda: Dr. Hikmet Kivilcimli, Ibrahim Güzelce (DISK Genel Sekreteri ve Basin - Is Sendikasi Genel Baskani), Ergün Göknel, Sükrü Üstün, Mehmet Edes; Sabahattin Yentür, Tanju Üner, Nadi Günday, Ismail Çöl, Yüksel Pazarkaya, Friedrich Kochwasser, Dr.

Phil, R. W. Sauss imzalari varken; siirlerde Ceyhun Atuf Kansu, Yüksel Pazarkaya, Baris

Aksoy, Rifat Adak, Sükrü Üstün, S. Avni Ölez ve Mehmet Meriç isimlerini görüyoruz.

YAPRAK (1962)

Yil 1962, mayisin 15'i... Izmir'de Mes'ut Yasar Tunçsiper'in sahibi ve yazi isleri müdürü oldugu Yaprak (idare Md.: Ersin Alakus, Idare Memuru: Enver Güleç) on bes günde bir yayimlanmak üzere 30 kurus fiyatla satilmaya baslanir. Dört sayfadir. Her ne kadar 15 günde yayimlanacaklarini duyursalar da 2. sayi 15 Haziran'da çikar, daha sonra da bir türlü düzenli yayimlanamaz. Ta ki 15 Mart

1963'e kadar. Bu tarihte derginin boyutu küçültülür ve sayfa sayisi 20'ye çikartilir. (Bundan önce 6 sayfa çikan 9. sayi hariç hepsi

4 sayfadir.) Bu Yaprak "Seri - 2" olarak ve 15 günde bir düzenli olarak yayimlanir. 100 kurustan satilir ama, ancak 5 sayi dayanabilir. Yaprak'lar içinde en çok degisime ugrayan

budur. Logosunu üç kere, boyutunu ve fiyatini iki kere degistirirler.

Mes'ut Yasar Tunçsiper'in Bati Buhrani, Bati Buhrani Karsisinda Batililar, Bati Buhraninin Ögrettikleri, Türk Edebiyati Nerelere Gidiyor?, Her Yenilik Sanat Degildir, Yazi ve Konusma Dilimiz Birbirinden Ayriliyor adli bas yazilari günümüzde de çokça söylenen, yazilan ve tartisilan konular olarak karsimiza çikiyor.

Çevirilere de yer veriliyor. Andre Maurois'in

Hayalet adli hikayesi; Uhland'in, Gitanjali'nin, Chamisso'nun, Muhammed Ikbal'in siirleri Türkçe'ye çevrilmis. Çesitli sayilarda Mustafa

Kemal Atatürk, Peyami Safa, Orhan Veli ve

Mevlana ama bir yaziyla, ama sayinin neredeyse tamamiyla anilmis. Sadece edebiyata degil, Klasik Türk Musikisine de yer verilmis zaman zaman. Çeviri hikayelerinin disinda Türk yazarlarinin hikayeleri de bulunuyor. Ersin Alakus'tan Ihtiyar Dostum, Yolcu ve Sen Geldin Ya!; Yilmaz Bozkurt'tan Bir Düslük Beylik, Vehbi Cem Askun'dan Yol Arkadasi, bu hikayelerden birkaçidir. Siir ise

Yaprak'ta en çok yer alan unsur; en çok yer verilen sairler ise Isik Özmen, Ibrahim

Yurdören, Dilek Çatalkaya, Sevim Atilla ve

Timuçin Ova olmus.

Yapraklar içerisinde Orhan Veli'nin Yaprak'ina en uzak olani budur. Ama esinlendikleri de bir

gerçek. Her ne kadar bunu belirtmedilerse bile... (14)

YAPRAKLAR (1964)

1 Agustos 1964'te, Istanbul Laleli'de, Orhan Tezcan'in sahibi ve sorumlu yönetmeni oldugu aylik fikir ve sanat dergisi yayimlanir. Adi Yapraklar'dir. Adindan da anlasilacagi üzere sayfa adedi fazladir.

8 yaprak, yani 16 sayfadir. Ilk sayi 100 kurustan satilir ama, ikinci sayida zamlanir ve son

sayi olan 9. sayiya kadar da 125 kurustan satilir.

Jean Paul Sartre'in Yazmak Nedir? baslikli yazisi, Adnan Benk'in çevirisiyle ilk sayida yayimlanmaya baslar ve 6 sayi sürer. Bunun disinda Juan Goytiloso'dan Onat Kutlar'in çevirisine, T.S.Eliot'tan Aksit Göktürk'ün

çevirisine, Raymond Williams'dan Gürkal

Ayral'in çevirisine yer verilir. Hikayeler de vardir yine; J.D. Salinger'den Teknenin Orada

(çev: R. Tomris), James Joyce'den Evelin

(çev: Tektas Agaoglu), Adnan Özyalçiner'den

Asfalt, Ferit Edgü'den Devam bunkardan birkaçidir. Elestirilere yer verildigi gibi siire de önem verilmis. Sennur Sezer, Ülkü Tamer, Edip Cansever, Ataol Behramoglu, Ismet Özel,

Arif Damar, Behçet Necatigil, Özkan Mert, Cevat Çapan (Philip Larkin, Lawrence Durrel ve Cesare Pavese çevirileriyle), Cemal Süreya (Guillaume Apollinaire ve Max Jacob'tan çevirileriyle), Adli Moran (Emily Dickinson çevirisiyle), Gürkal Ayral (Lord Lovel

çevirisiyle) bu 9 sayida yer alan sairlerdir.

1 Agustos 1964 tarihli ilk sayida Baslarken adli yazida "derginin her seyden önce, düsün ve yazin alaninda kaynaklar arastiran bir araç olmasi..." dileginde bulunulmus. Ama her yayinin karsi karsiya bulundugu maddi zorluklar nedeniyle, reklam almaya

çalismislar. Ilk sayida ilan için; sütun santimi

10TL, arka kapak 750TL, arka iç kapak 500TL fiyat biçmisler. Bu rakamlara da 3. sayida zam yaparlar. (Sütun santimi 15TL, tam sayfa ilanlar pazarliga baglidir) Ilk sekiz sayida çok fazla reklam alamamislarsa bile 9. sayinin arka kapagina tam sayfa ilan almislar ama, bir

motor yagi reklaminin yer aldigi bu 9. sayi, son sayi olmustur. (15)

YENI YAPRAK (1989)

Tüm Yaprak dergileri içerisinde önemli bir yeri vardir Yeni Yaprak'in. Öncelikle Orhan Veli'nin Yaprak'indan tam kirk yil sonra sahneye çikiyor; daha sonra boyutu (sadece enlemesine kullanilmis ve ortadan ikiye katlanmis) ve logosu bile ayni. Ilk sayi tipki

Yaprak gibi Alis - Veris siiriyle basliyor. Ayrica Orhan Veli'nin Içerde siiri de bulunuyor.

Yeni Yaprak'in sahibi ve yazi isleri müdürü Ramazan Üren olarak görünse de Sunay Akin ve Akgün Akova'nin daha çok emegi geçer.

Ilk sayi 300TL'den sayisa sunulur ama, yil 1989'dur ve enflasyon büyüktür. Besinci sayi

500TL olur.

Ilk iki sayi 15 günde bir yayimlanir ama 3. sayidan sonra ayda bir olmak üzere 16 sayi çikartilabilir.

Yeni Yaprak'in ilk sayisinda 'Yaprak'a Zarar Verenler' adli yazida tirtil su sekilde tanimlanir: "Siirlerini yayimlatmak için 'el- etek' öpenler. Ödül kapmak ugruna dergi kapilarinda (Osmanlivari 'el-pençe divan' duranlar. Ki bunlar sürüngenler sinifindan tirtil hanesine girerler. Yaprak'a zarar verdiginiz

için 'zirai ilaçlama' yapmamiz gerekecektir. Kusura bakmayiniz efendim..."

Sunay Akin'in; Orhan Veli'nin çocukluk arkadasi Halim Sefik ile yaptigi röportaj; Atilla

Birkiye'nin 'futbol (pardon) spor üzerine mizahi elestiri'si; Parkan Özturan, Ramazan

Üren ve Sunay Akin'in siirleri; Ramazan Üren'in Galata Köprüsü ile ilgili bir yazisi bulunuyor ilk sayida. Daha sonraki sayilarda Recep Türüng, Ismet Zeki Eyüboglu, Muzaffer Yazici imzalari görülür.

Her sayida bir öykü bulunur Yeni Yaprak'ta.

Osman Sahin ve Ülkü Uluirmak öykücülerden ikisidir.

Tan Oral'in desen ve karikatürlerini görebildigimiz Yeni Yaprak'ta çok özel siirler bulunuyor. Örnegin; Ahmed Arif'in kitabina bile almadigi Tutuklu siiri (1951 - Ankara Cezaevi), Cemal Süreya'nin Gözlerine Çektigin

(1961'de Paris'ten Muzaffer Buyrukçu'ya gönderdigi el yazisi ile), yine Cemal Süreya'nin Kisa, Cahit Külebi'nin Dogu (1977'de bir resmin üzerine yazilmis) Can Yücel'in Gece Yarisi Desen Siiri (el yazisi ile)

Orhan Veli'nin Ilahi Kizilcik! ( Eren Eyuboglu'nun 1946'da yaptigi karakalem Orhan Veli portresiyle birlikte) siirleri bunlardan birkaçidir. Ayrica Sunay Akin, Akgün Akova, Refik Durbas, Halim Sefik, Kemal Kale, Remzi Ören, Nazim Hikmet, Hüseyin Avni Dede, Ülkü Uluirmak, Özkan Mert, Seyfettin Basçilar, Egemen Berköz,

Fikret Demirag, Pirkko Melarti Yeni Yaprak'in sairlerindendir...

Çiktigi günlerde vapurlarda, isporta tarak - cüzdan satar gibi satilmis bir dergidir Yeni Yaprak ve dördüncü sayiya yazdiklarini basarmis, yarini tasimislardir: "Kagit üzerindeki bu siyah karaltilar karinca degildir ama, karincalar gibi hiç durmadan yarini tasimali siir..."

BIR GIDIM YAPRAK (1995)

Yaprak Dökümü'nün bir digeri, New York'ta Agustos 1995 - Ocak 1997 tarihleri arasinda 19 sayi yayimlanan Bir Gidim Yaprak (A Piece Of Leaf) ile gerçeklesir. Derginin hikayesini Ali Sarikaya söyle anlatiyor:

"Bir Gidim Yaprak (A Piece Of Leaf) siir ve edebiyat dergisi olarak 1 Agustos 1995 tarihinde yayimina basladi. Siire olan tutkum, büyük gereksinimim ve burada paylasabilecegim ortami yaratmak amaci ile

yayim hayatina baslayan Bir Gidim Yaprak'ta, Orhan Veli Kanik'in 1949 - 1950 yillarinda çikardigi gazeteyi örnek edinip, olabilirsek bir gidimini olusturmaya çalistik. Ilk iki sayi on bes gün arayla çikti ve niyet de öyleydi. Fakat ekonomik problemlerden dolayi 3. sayidan sonra ayda bir yayimini sürdürdü. (Not: Yeni Yaprak'in da 3. sayida aylik çikmaya basladigini hatirlatirim.) Dergi ve dergi organizasyonlari olarak yaptigimiz müzik ve

siir sunumu gibi pek çok organizasyon da ücretsizdi.

Içerik tamamen özgür bir çizgide olup, genelde iki dil kullanildi. Türkçe ve Ingilizce. Ayrica her sayida bir baska dilde siir yayimladik. Bütün siirleri yazildigi dile sadik kalarak, çeviri yapmadan kullandik. Türkçe ve Ingilizce hariç Japonca, Fransizca, Ispanyolca, Italyanca, Hintçe, Rusça, Korece lisanlari kullanildi. Amaç dünya dillerinin hepsinden bir örnek koymak. Bu siirlerden bazilarini o ülke insani tanidiklarimdan aldim, bazilarini ise kitaplardan. Altinci sayiya ek olarak, gerçek agaç yapragi üzerine Orhan Veli'nin 'evde bir insan daha var çok sükür' siirini yazip okuyuculara postaladim. Basim adedimiz 300 idi. Dergiyi kendi el yazimla yazip, desenleme için degerli dostum ressam - heykeltiras Ülkü

Ünsoy'a teslim ediyordum. Desenleme direkt olarak orijinal üzerine yapildiktan sonra, fotokopiyle çogaltiyordum. Bu dergide adres etiketi hariç bilgisayar hiç kullanilmadi.

Böyle bir dergiyi çikarma krizlerim ilk geldigi zamanlarda yanimda bir baska degerli dostum, sair Alp Içöz bulunuyordu. Bu dostum da derginin Ingilizce editörlügünü yapti.

Bir Gidim Yaprak, çogunlukla benim kisisel ekonomik harcamalarimla basilip gönderiliyordu. Okuyucularimizdan pul

istiyorduk, fakat yeterli oranda akis gerçeklesmedi hiçbir zaman. Bazen de bir siir dostum, fotokopi masraflarini üstleniyordu. Doküman olarak, yetkili devlet kuruluslarinda hiçbir sey bulunmadigindan, siir sever dostlarimin kütüphanelerini kullandim. Amerika'da yasayan birçok sairden (ki bazilarinin sadece adreslerini biliyorum) Seyfettin Basçilar ve Tahsin Yigit kitaplarini gönderdi, destekte bulundular. Fakat

Türkiye'den degerli üç dostum Hülya Yalçinkaya, Sezer Özsen ve Sadik Öztürk'ün müthis destekleri oldu.

Sonuç olarak; bana gönderilen siirler, pullar, kitaplar, mektuplar ve küçük çapta ekonomik yardimlar bu dergiyi çikarmam, siiri paylasmam için en büyük sebep olmustu. Tahminen yüzde 20 olan yabanci uyruklu okurlarimin yüzde oranini arttirmaya çalistim hep ama...

Elbette ki tek amacimiz var: Zengin olmak!"

KAYNAKLAR

(1)Yaprak Dökümü, Nazim Hikmet'in bir siiridir.

(2)Gelisim Hachette - Cilt:2, Sayfa:696

(3)Fransiz Siirleri Antolojisi (Haz: A. Riza Ergüven)

(4)Milliyet Sanat Dergisi, 15 Ekim 1981, Sayi: 34

(5)Dünyaya Izinli Geldim, Yazan: Mert Ali Basarir (Ilhan Selçuk'un önsözünden)

(6)Bu Yaprak'in iki sayisi; Bayazit Hakki Tarik Us Kütüphanesinde bulunmaktadir.

(7)Mahmut Dikerdem'in anilari, Haz: Levent Yilmaz (yayimlanmamistir)

(8)Milliyet Sanat Dergisi, 1 Kasim 1981, Sayi: 35

(9)Milliyet Sanat Dergisi, 1 Aralik 1981, Sayi: 37

(10)Milliyet Sanat Dergisi, 15 Kasim 1981, Sayi: 36

(11)Milliyet Sanat Dergisi. 15 Nisan 1981 tarihli 22.

sayisindan itibaren, her sayida iki sayinin tipki basimini vermistir.

(12)Kaynak adli bu dergi, Beyazit Devlet Kütüphanesi'nde bulunmaktadir.

(13)Sairler Yapragi'nin üç sayisi Asim Bezirci Kitapligi'nda bulunmaktadir.

(14)Yaprak Dergisi Taksim Atatürk Kütüphanesinde bulunmaktadir.

(15)Yapraklar adli bu dergi hem Beyazit Devlet Kütüphanesi'nde hem de Asim Bezirci Kitapligi'nda

bulunmaktadir.

düzenSIZ YAPRAK

1 Ocak 1999 tarihinde, yani Yaprak'in 50. yilinda hazirladigim 'düzenSIZ YAPRAK' adli dergi, Orhan Veli için yaptigim çalismalardan biriydi. Öküz dergisinin 56. sayisinda ek olarak verilen düzenSIZ YAPRAK'taki Marquis

de Sade'in Askin Suçlari adli kitabindaki su alinti önemliydi:

Yaprak'tan korkan ormanda gezintiye

çikmamalidir.

Siiri bir elmas olarak görmüyorum. Bu yüzden "Siir kesinlikle bir elmas degildir. Elmasin kirati arttikça degeri artar; siirinse kelimeleri azaldikça..." dedim.

Yaprak'in ilk sayisindaki Alis - Veris siirinin bir benzerini de ben topladim günümüz sairlerinden. Iste o çokça bahsedilen Alis -

Veris siiri ve ondan elli yil sonra yazilan Alis -

Veris siiri...

ALIS-VERIS Gül verir yonca aliriz

Bülbül verir serçe aliriz Edebiyat verir yalinsöz aliriz Sarki verir türkü aliriz Tekses verir çok ses aliriz Hali verir kilim aliriz

Kara tahta verir hayat aliriz Diploma verir deger aliriz Lisan verir dil aliriz

Tesbih verir pergel aliriz Haciyagi verir zeytinyagi aliriz Meta verir fizik aliriz

Turan verir memleket aliriz Hemseri verir yurddas aliriz Salon verir sokak aliriz Hazirlop verir alinteri aliriz Canan verir dost aliriz Gözyasi verir ümit aliriz

(1 Ocak 1949 - Yaprak)

ALIS-VERIS Düzen verir yasam aliriz

Tesekkür verir bisey digil aliriz Defter verir sayfa aliriz

Isim verir nefes aliriz Titanik verir kagit gemi aliriz

Kürk manto verir fok baligi aliriz

Hafta sonu tatili verir Cumartesi

Annesi aliriz

Mermi verir 0.5 uç aliriz Bal verir ari aliriz Karanlik verir isik aliriz

Toprak verir deniz aliriz Çanta verir file aliriz Duvar verir pencere aliriz Bin verir bir aliriz Ekmek verir kar aliriz

Korsanini verir aslinin azini aliriz Bizi verir sizi aliriz

Gönülden verir gönüldense aliriz

(1 Ocak 1999 - düzenSIZ YAPRAK)

Siir olarak, Mehmet Selim'in Özel Bir Istek adli siiri; Alican Sekmeç tarafindan Yunanca'ya, Aylin Çevik tarafindan Ingilizce'ye ve Yasemin Atmaca tarafindan Almanca'ya çevrilerek yayimlandi. A. Yesim Gül'ün Japon Efendisinin Gayesi adli öyküsünün yani sira Orhan Veli'nin kiz kardesi olan Füruzan Yolyapan'la yapilan bir söylesi vardi.

Arka sayfa Yaprak Dökümü'ne ayrilmisti. Nazim Hikmet'in 6 Eylül 1961 tarihinde yazdigi ayni adli siiriyle baslayarak:

elli bin siir roman falan okudum yaprak dökümünü anlatir.

elli bin filim falan seyrettim yapraklarin dökümünü gösterir

elli bin kere gördüm yaprak dökümünü

...

ama yaprak dökümüne rastlamak yine de burar içimi

Çikan bütün Yaprak dergileri hakkinda küçük bilgiler sunarak, görüntülerini kullandigimiz bu sayfayi Kamil Masaraci'nin bu karikatürü ile senlendirmis ve su siirleri de kullanmistik:

Yaprak

Bütün yapraklarin açarsa

Kork

Çünkü yalnizligim ben Çünkü yoksullugum ben Tepeden tirnaga

Oktay Rifat

Gönlümün Intihari

Yaprak kokularinda aksami duyuyorum

ki beni yokluk denen yere yaklastiracak.

Yaprak kokularinda aksami duyuyorum

ki alnimda sularda sarkilardan bir safak.

Fazil Hüsnü Daglarca

Cazz - Cizz

Ayaklarim kirkayak

Dudaklarim yaprak yaprak

Ve tenim çirilçiplak,

Gözüme giren sokak lambasini Tek kursunla iptal ediyorum.

Can Yücel

Abvesidora

Evimizde

Yaprak döseli dösegimizde

Her sey baska güzeldir

Depremlerle yikilmayiz

Günesler yakar da aldirmayiz

Radoslav Zlatanoviç

Çesme, Küçük Kiz, Ozan ve Öbürleri

Üstümde üçbin yarak yüzbin ipek böcegi

Dinle topraga batik bir ören söylüyor

Üstümde üçbin yaprak yüzbin ipek böcegi

Cemal Süreya

Dizgi hatasi her zaman olur ancak, Cemal Süreya'nin siirinin ilk misrasindaki gözümden kaçan dizgi hatasi beni ne kadar utandirdiysa da ayni yazim yanlisini burada da yaparak, "ve baska da sürç-ü lisan ettiysem; affola" diyorum...

ZAVALLI MEHMET SELIM

1 Ocak 1999 tarihi Orhan Veli'nin çikardigi Yaprak dergisinin 50. yili idi. Bu önemli günde arkadasimiz Seref Özsoy, Yaprak dergisini düzenSIZ YAPRAK adiyla bir kere daha çikarmak istiyordu. Benden de bir siir istemisti çünkü, benim siirlerimi Orhan Veli siirlerine çok yakin buluyordu. Bunun üzerine en sevdigim siirlerimden biri olan Özel Bir Istek'i Yunanca, Almanca ve Ingilizce çevirileriyle birlikte ilk kez yayimladik.

Bu soguk havalarda

Kolye olmak geliyor içimden.

Güzel bir kizin boynundaki Gögüslerinin arasina dek uzanan

Zincirin ucunda...

Ocak ayi boyunca dükkaninin caminda sergiledi Seref bu düzenSIZ YAPRAK'i. Birgün dükkanina ugrayan Zühtü Bayar'a dergiyi gösterir ve ilginç bir tepkiyle karsilasir.

"Ne oluyor? Kim bu Mehmet Selim?"

Ne oldugunu anlayamayan Seref, saskin saskin bakarken, Zühtü Bayar devam eder:

"Bu Mehmet Selim takma adiyla ilgili bir firtina koparacagim, yakinda ne oldugunu ögrenirsin."

Uzun israrlar sonucunda da olayi daha açik bir sekilde anlatmaya baslamis:

"Mehmet Selim eskiden benim kullandigim bir takma addir. Bu yazilarimin basligi da Elestiri Günlügü idi. Bir süre sonra Fethi Naci benim takma adimi kullanmaya basladi. Bununla da yetinmedi, simdi de Elestiri Günlügü basligimi çaldi ve Cumhuriyet Kitap'ta kullaniyor. 3 gazeteye ve 8 dergiye bu konularda yazmak istedim ama, hiçbiri cesaret edip yayimlamadi. Simdi de bu Mehmet Selim çikti basimiza."

Aradan neredeyse iki sene geçti, Mehmet

Selim konusunda bir firtina kopmadi ya da kopan firtina bir bardakta kaldi ki biz duymadik..

Bunun üzerine ben de benim Mehmet

Selim'im üzerine su açiklamayi yapmak zorundayim; Mehmet Ali Sel, Orhan Veli'nin

takma adidir. Hatta Oktay Rifat 'galiba atmaya kiyamadigi siirlerini bu adla yayimlardi' der. Orhan Selim ise Nazim Hikmet'in 1934'te Aksam gazetesinde kullandigi takma addir. Benim için en degerli bu iki sairin takma adlarini birlestirince Mehmet Selim çikiyor ki

takma isim kullanmak istedigimden en uygun isim budur bence..

Saygilarimla..

Mehmet Selim..

3. BÖLÜM: GAYYA KUYUSU

GAYYA KUYUSU

"Orhan için son bir Yaprak sayisi çikaralim diyorum, ne dersin? Herhalde bir yazi gönder. Su veya bu sekilde bir sey bastiracagiz. Bir de Orhan'in bütün yazdiklarini birkaç cilt halinde bastiralim diyorum. Bu hususlarda düsündüklerini yaz. Keder isten baska seyle unutulmaz. Sonuna kadar bu gayya kuyusuna bir seyler atacagiz."

Sabahattin Eyuboglu'nun Mahmut Dikerdem'e ölüm haberini verdigi mektubun devaminda

gayya kuyusuna atilan ilk taslari görmek mümkün.

"gazeteler patronlarina ragmen, Orhan'i nasil hep bir agizdan tuttular ve gazetelerden bu tesviki görür görmez herkes nasil sempatisini açiga vuruverdi! Ve kötüler nasil (bir an için olsun) dezarme oldu. Bunlar insanin ümidini yasatiyor, yoksa... Bugünlerde çok zor ümit etmek."

Gayya Kuyusu'na atilanlarin bir kismini okudunuz simdiye kadar, bir kismini ise ben de bulamadim ama, bu kitaba girmeyi hak ettigi halde, yazilarin paragraflari arasinda kendilerine yer açamayanlar ne olacak?

Kehanetim gerçeklesmez de Orhan Veli'nin 100. dogum gününü görürsem, o güne de bir kitap hazirlarim ve tüm haksizlik yaptiklarimdan orada özür dilerim ama,

simdilik, kisa kisa bu Gayya Kuyusu'nda bulduklarimi sunayim sizlere:

ABIDIN DINO (01.12.1981 - Milliyet

Sanat)

Kayseri dönüsü Ankara'da uzun süre yatalak kalmam, Orhan'la ikide birde görüsmeme engel olmuyordu.

Yapi halinde bulunan yeni Meclis karsisinda, caddenin karsi yakasinda, iyice çukurda, bir yönü sokaga, bir yönü küçük dereye ve bayira bakan Mecdi Bey Apartmaninin bodrum katinda oturuyorduk. Evden öte bozkir basliyordu. Bizi görmeye gelen dostlar apartmanin kaygan basamaklarini inip, kapimizin zilini çaliyorlardi sik sik. Orhan Veli ise pencereden inmeyi yegliyordu... Neden olmasin, her yigidin bir yogurt yiyisi yok mu? Orhan arka bayiri kosarak iner, yaris ati gibi dere hendegini atlar, pencere kapaliysa

upuzun parmagini tik tik cama vurarak Karagöz seslenisiyle geldigini haber verirdi. Cam açilinca, upuzun leylek bacagini kolaylikla içeri sarkitip, kendini odada bulurdu. Bu kendine özgü eve giris yöntemi, Orhan'in terbiyeden yana kusurlu olabilecegini düsündürmesin size. Orhan kadar terbiyeli kisi pek az gelmistir yeryüzüne. Tam zamaninda

gelmesini, tam zamaninda gitmesini bilirdi, tüy gibi hafif.

ORHAN VELI GÜNÜ (26 Kasim 1965 -

YÖN)

Orhan Veli'nin ölüm yildönümünde Ankara'da Sanat Sevenler Kulübünde bir anma toplantisi düzenlendi. Toplanti öylesineydi ki, Orhan Veli sag olup toplantida bulunsa, daha isin basinda sikilir, çikar giderdi. Orhan Veli'yle zaten pek anlasamadigini ima yoluyla söyleyen Munis Faik Ozansoy, bos meydanlarda kolunu sallayarak dolastiktan sonra -sanki mecburmus gibi- konusmasini yapti. "Bizim zaten öyle siki fikiligimiz yoktu" mazeretini de tazelikten sonra, Orhan Veli'yi övdü, yerine oturdu. Munis Faik Ozansoy konusurken, Nurullah Ataç'in Türk Dili'nde Ozansoy için yazdiklarini animsayanlar, gülümsemekten kendilerini alamadilar.

M. Surullah Arisoy ve Devlet Tiyatrosu sanatçilari Orhan Veli'nin siirlerinden okudular.

Anma toplantisinin ilgi çekici konusmalarini Can Yücel ile ressam Fahir Aksoy yaptilar. Her ikisi de, Orhan Veli ile geçen günleri ve kisa çizgilerle anilarini anlattilar. Can Yücel, Orhan Veli'nin uzun <<Istanbul>> siirini okudu, anilari anlatti. Sonra Nazim Hikmet'in Orhan Veli'den söz eden Türkiye'de yayimlanmamis

bir siirini okudu. Nazim Hikmet'in Mayis 1958'de yazdigi siirini aynen yayimliyoruz:

SLAVYA KAHVESINDE SAIR DOSTUM TAVFER'LE YARENLIK

Slavya kahvesinde oturan dostum Tavfer'le,

Viltava suyuna karsi oturup, tatli tatli yarenligi severim hele sabahlari hele baharda. Hele sabahlari hele baharda Konusurken dalar dalar gideriz

Bir yitirir bir buluruz birbirimizi.

Hele sabahlari hele baharda. Prag sehri yaldizli bir dumandir Ve kizil, kocaman bir elma gibi.

Nezval geçer taze çikmis kabrinden param parça yüregi de elinde

ve Orhan Veli'yle karsilasirlar Urumeli Hisarindan gelir o

ve telli kavaga benzer Orhanim Yürecigi delik desik onun da.

Biz de ayni loncadaniz biliriz Tavfer zanaatlarin en kanlisi sairlik sirlarin sirrini ögrenmek için yüregini yiyeceksin, yedireceksin. Pirag sehri yaldizli bir dumandir Viltava suyunun köpüklerine

marti kuslariyla gelir Istanbul...

Lejyonerler köprüsüne gidelim Tavfer marti kuslarina ekmek verelim.

MELIH CEVDET ANDAY ( 15 Ekim 1981 -

Milliyet Sanat)

Unutamayacagim anilarimdan biri, ünlü Fransiz ozani Philippe Soupault'yu Yaprak yönetim evimizde agirlamamizdir. Gerçekte böyle bir ev yoktu. Orhan Veli, o zaman, bir apartmanin bahçesindeki tek odali bir evde oturuyordu. Odanin duvarlari çatlak çatlakti. Döseme dayama bakimindan yoksuldu.

Tuvaleti yoktu diyebilirim. Bu yüzden biz, ünlü

Fransiz ozanini bir lokantaya davet etmek istedik. Ama o razi olmamis buna, ille de Yaprakçilarin yönetim evine gelecegim diye tutturmus. Odaya iki gün içinde badana vurduk, çatlaklari elimizdeki Yaprak dergileriyle kapattik, evlerimizden koltuklar, masa, kilimler, içki-yemek takimlari getirdik.

Hiç unutamam, siir okuma sirasi kendine geldiginde, Orhan Veli, Soupault'dan yaptigi "Sakir efendi öldü / dün / gece Çerkes'te / Çerkes'te öldü gitti" çevirisini okudu. Biz gülüsmeye baslayinca, adam ne oluyor gibilerden bakindi. Anlattik. Bir daha dinledi. "Tamam" dedi, "benim siirim bu." Sonra ülkemizden ayrilirken, "siiri Türkiye'de buldum" diye demeç verdi gazetelere.

MELIH CEVDET ANDAY (Orhan Veli Için - Cumhuriyet Gazetesi, 17 Kasim 1995)

Orhan Veli Kanik öleli tam kirk bes yil olmus. Nasil olur! inanasim gelmiyor. Demek bes yil sonra onun için "Geçen yüzyilda yasadi" diyecekler. Oysa benim için "geçen yüzyil" on dokuzuncu yüzyildir, hep öyle kalacak. Ben yirmi birinci yüzyila girmek istemem.

Orhan Veli, rakisina çok deger verirdi. Nazim Hikmet için açlik grevine girdigimiz günlerde, avare avare dolasirken bana demisti ki, "Raki yok, meze yok, dolas babam dolas!"

Bir gün de Oktay Rifat, çok içtigi için Orhan Veli'yi uyaracak olmus, "Böyle içersen, sonra

kadinla yatamazsin" demis; Orhan da elindeki kadehi göstererek, "Ya bu daha güzelse?" diye yanitlamis onu.

Orhan Veli bir siirinde "Ölünce biz de iyi adam oluruz" demisti, (aglamak geliyor içimden), iyi adamdi oysa. Anlamiyor degilim, ölüleri, iyi olsun kötü olsun, hayirla anma gelenegini sakaya almakti niyeti böyle söylerken. Ama sundan içim rahat ki, yasarken sevildi,

hayranlik gördü, övüldü. Ama orali olmadi, hiç övünmege girmedi.

Orhan Veli çok duyguluydu, ama duygusal görünmekten hoslanmazdi. Bütün arkadasligimiz süresince ondan aldigim baslica izlenim budur: kendini ele vermek ve isi sakaya vurmak. Bütün zengin ruhlar böyledir;

saka, bu zenginlikten övünmemenin baslica umarlarindan biridir.

Bu söylediklerimi, onun siiri de kanitliyor bize. Demek istiyorum ki, Orhan Veli'nin siirine bu açidan bakmak bize aydinlik getirecektir.

Büyük Fransiz sairi Paul Valery, hiçbir siirinde kendini vermedigini, yalniz 'Deniz Mezarligi'nda kendini biraz kaçirdigini söylemisti. Orhan Veli ise, kendini biraz

kaçirdigi siirlerinde bile isi alaya vurur. Orhan Veli, siirlerinin arkasina gizlenir.

Orhan Veli'nin çogu siirinde kendi konusmayip baskalarini konusturmasi bunun göstergesidir.

Gerçekten de, bu büyük sairimiz, çesitli halk kesimlerinden seçtigi kisileri, kendi agizlari, kendi deyimleri ve kendi deyisleriyle

konusturur siirlerinde; ya da kendisi onlarin agizlarindan konusur.

Su siirine bakalim:

Alnimdaki biçak yarasi senin yüzünden

Tabakam senin yadigarin

Iki elin kanda olsa gel diyor telgrafin

Seni nasil unuturum ben vesikali yarim.

Orhan Veli'nin alninda biçak yarasi yoktu, tabakasi da, vesikali yari de.

Onun,

Bir elinde cimbiz,

Bir elinde ayna

Umurunda mi dünya!

dizeleri ise bir mahalle kizinin ruh durumunu yansitir; surasi önemli ki, o kizi küçümsemeden, dahasi bize sevdirerek.

Nereye gelmek istiyorum, Orhan Veli dramatik bir sairdir.

Simdi okurlarim beni bagislasinlar, 'dramatik'

sözcügü ile ne demek istedigimi anlatmaya giriseyim.

Siirin üç türü vardir: Epik siir, dramatik siir, lirik siir.

Bunlardan ilki için en büyük örnek

Homeros'tur. Homeros, siirlerinde hem kendi konusur hem de kahramanlarini konusturur. O iki destan da böyle yazilmistir.

Dramatik siir ise, sairin konusmadigi, sadece kisilerini konusturdugu siir türüdür. Tiyatro bu demektir. Büyük sair Sofokles'i buna örnek verelim.

Lirik siir ise, sairin kendi konustugu, duygularini, düslerini anlattigi siirdir. Bunun antik çagdaki temsilcisi Safo'dur. Orhan Veli,

bu üç türden daha çok ikinci türde degerlendirilecek bir sairdir.

Öyle ki, lirik oldugunu sandigimiz (gerçekte

öyle oldugu) siirlerinde bile yalan söylemekten hoslanir.

'Ben böyle mi olacaktim' adli siirini, asik oldugu günlerde yazmisti. Ama o siirindeki

Çok sevdigim salatayi bile aramaz mi olacaktim

dizeleri düpedüz yalandir. Çünkü Orhan Veli salatayi sevmezdi, yemezdi.

Görüyor musunuz, burada kendini sakliyor.

Orhan Veli, bizim siirimizin esi bulunmaz dramatik sairidir.

Onu Homeros'la degil, Safo ile degil,

Sofokles'le ölçelim.

Orhan Veli klasik bir sairdir.

MEHMED KEMAL (Acili Kusak - Toplum

Yayinlari, 1967 / DE Yayinevi, 1985)

(Sayfa: 33-34-35)

Ne kadar oturduk, bilmiyorum, Orhan:

-Kalkin Kumkapi'ya gidelim... dedi.

Sabahattin, Orhan, ben kalktik. Önce bir dolmusla Bayazit'a çiktik. Oradan yürüdük.

Orhan:

-Istanbul'a bayiliyorum, dedi. Neresinden baksan önüne deniz çikiyor. Denizi yitirir gibi oldugun anda buluyorsun. Ya bir sur yikintisindan, ya bir duvar oyugundan, ya bir pencereden önüne deniz çikiyor. Ankara'da bu var mi?

Gerçekten de, yokusu inerken, su duvar kösesinden, su yikinti araligindan, yitirdigimiz denizi yeniden görüyorduk. Git gide denize yaklasiyorduk. Artik önümüzde deniz tabak gibiydi. Bir kiyi meyhanesinde oturduk.

Bir dönem agir polis baskisi altinda kalan bu iki sanatçi, denizi, Istanbul'u, baligi, balikçi meyhanelerini sevseler bile Ankara'yi unutamamislardi. Hele Sabahattin'in esi ve kizi Ankara'daydilar. Bana politik gidis üzerine sorular sormaga basladilar. Ne de olsa ben gazeteciydim, isin içinde sayilirdim, girdisi çiktisi hakkinda bildiklerim olurdu. Yazamazdim. Sabahattin boyuna Ismet Pasa'nin ve CHP'nin demokrasiyi kurmada samimi olup olmadigini ögrenmek istiyordu.

Anlattim. Orhan aklimda kaldigi kadari, asagi yukari söyle konustu:

-Bizim düsündüklerimiz ve yaptiklarimiz su gördügün deniz gibidir. Denizi nasil evlerle, surlarla görünmez ediyorlarsa, nasil evler surlar zamanla yikiliyor, deniz görünüyorsa, bizim yaptiklarimizi da istedikleri kadar bizi sikistirsinlar, örtemeyeceklerdir. Yaptiklarimiz, kapamak isteyenler yikildiktan sonra deniz gibi ortaya çikacaktir. Ancak biz yaptiklarimizi iyi yapalim, ortaya çiktigi zaman gelecek kusaklar eziyete degmis desinler. Iyi yaptiksa,

bize eziyet edenler unutulacak, yaptiklarimiz, deniz gibi, denizin mavisi gibi sevilecektir.

Karsida deniz masmaviydi.

Lisede Adnan'i taniyorum da, Orhan'i tanimiyorum. Bizden çok büyük sinifta okudugu için, fazla iz kalmamis hatirimda. Melih'le Oktay öyle degil. Ikisinin de hatirimda kalan izleri var. Melih tiyatroyla ugrasirdi. Oktay Atatürk'ün önünde basarili bir tarih sinavi vermisti. Orhan'i ilk Monna Vanna piyesini okul adina oynarken gördüm. Ercüment Behzat ona önemli bir rol vermisti, ama neydi simdi bilmem. Basarili oynadigini söylüyorlardi. Bir sairin basarili aktörlügünü kavrayamamistim, çocukluk. Bir adam ya sair olurdu, ya aktör, benim o zamanki anlayisima

göre... Sairlik çok büyüktü gözümde. Baska isle paylasamazdim. Simdi öyle degil tabii...

Siirlerim yayinlanmaya basladigi zaman, Orhan'la esit konustum. Bu esitligi Orhan koydu. Ben koyamazdim. Ne yalan söyliyeyim Orhan'in ilk denemelerini ben anlayamadim. Nurullah Ataç övmeye basladigi zaman da anlamadim. Nazim bizim gözümüzde sevgiliydi. Sevgiliydi ama, etkisinde kalmaktan da korkuyorduk. Orhan'in bir çigir açtiginin çok sonralari farkina vardim. "Agaca bir tas attim - Düsmedi tasim - Tasimi isterim - Tasimi isterim" siirini ciddiye alamiyordum. Siir benim için bir eylemdi. Tek basina bir ugras degildi o yaslarda. Orhan da bu anlayisimi bildiginden olacak üstüme varmazdi. Hatta ciddi bir tartismaya bile girmek istemezdi. Çocukluguma mi verirdi, yoksa tesvik mi ederdi, hala kestiremiyorum. Bugünse Orhan'in yeri edebiyatimizda bellidir. Benim düsüncemde bir degisiklik olmamistir. Hala ayni kanidayim. Onun içindir ki, isi

fikraciliga döktüm. Baska eylemlerim agir basti. Bugün Orhan olsa ne derdi, bilmem.

Anlayisimizin farkli olusu dostlugumuza engel olmadi.

Bir gün Orhan, Sait Faik'in bir piyesinden söz etmisti. Sait mi okumustu ona, anlatmis miydi? Geçmis gün unuttum. Pencere kenarinda, Kürt Mehmet'te oturmus konusuyorduk. Yagmur yagiyordu. Orhan

Tecüme Bürosundan, ben gazeteden ayrilmistim. Ikimiz de yari yariya issiz sayilirdik. Orhan, Dogan Kardes yayinlarina sattigi Nasrettin Hoca'nin telif ücretini bekliyordu. Ben de bir gazeteden alacagim parayi. Sabahleyin ugramis, idare müdüründen: "yarin gel..." yanitini almistim. Ben: "Ah bir yarin olsa..." diyordum. Orhan: "Ah postaci havaleleri bir dagitmaya baslasa..." diyordu. Durup dururken, birden:

-Sait'in bir piyesi var, bilir misin? dedi.

-Bilmiyorum, Sait piyes yazmis mi?

-Yazmis...

Aklim, fikrim parada:

-Iyi

Ilgilenmedigimi görünce anlatmaya basladi:

-Sait'in piyesinde hareket var, laf yok. Bir kelimelik konusmayla da bitiyor. Böyle yagmurlu bir günde kalabalik bir caddede insanlar kosusuyor. Beyoglu olacak... Taksiler, hususiler, bagiran, çagiran, kadinlar, kizlar...

deme gitsin... büyük kalabalik... Iste bu kalabalik arasindan bir adam çikiyor.

Omuzunda bir tek yorgani... Ondan baska göze batar bir seyi yok. Vitrinlere baka baka, sahnenin önüne dogru geliyor, sirtindaki yorgani indirip seyircilere dogru uzatiyor,

hüzünlü bir sesle: "Satiyorum..." diyor. Piyes de bitiyor.

...

(Sayfa: 302)

Orhan Veli'nin siirinde Baudelaire etkisi yoktur ama epeyce siirini çevirmistir. Bilenler, çeviri siirler arasinda en iyisi oldugunu söylerler.

BAKI SÃœHA EDIBOGLU (Bizim Kusak ve Digerleri - Varlik Yayinlari, 1968)

Dikkat etmisimdir, Istanbul'da olsun, Ankara'da olsun, Orhan yazilarinin pek çogunu sabahlari yazardi. Birçok sair ve yazarlarda oldugu gibi, yer seçmek, masa seçmek, gürültüden kaçmak gibi adetleri yoktu. Her yerde rahatlikla çalisabilirdi. Yaprak dergisinin makalelerini, hatta mizanpajini Ankara'da Kutlu pastahanesinde hazirlardi.

ÖMER FARUK TOPRAK (Duman ve Alev -

May Yayinlari, 1968)

Küçücük meyhane dolmustu adeta. Cigara dumani bulutu içindeydik. Oturacak yer iki - üç kisilik oldugundan, çogunluk ayakta yarenlik ediyorduk. Lambo'ya geldigimizden beri siirden, edebiyattan konusmamistik. Orhan Veli, bilmiyorum kaçinci kadehten sonra, damdan düser gibi:

"Ömer Faruk, sen benim Kizilcik siirimi begenmedin mi?" diye sordu.

Artik bu saatte, raki sisesinde balik gibi idi ama, sarhosluk bilinçsizligi yoktu üzerinde. Bir süre önce Ant dergisinde Suut Kemal Yetkin'in bir deneme yazisindaki yanilgilarini elestirirken, Orhan Veli'nin Kizilcik siirini tekerleme niteliginde buldugumu yazmistim.

Buna alinmis olacak. Kisa bir açiklama yaptim:

"Ozanin dünyaya bakis tarzinda farkli bir görüs getirdin ama, siirimizi formalist bir sinir içinde, halk diline yatkin, espri siirine, bohem siirine dogru götürüyorsun. Ben halk dilinin

içtenligini ekmek gibi gögsümde tutarim ama, bati kopyasi formalist siire karsiyim" dedim.

Gülümseyerek beni dinliyordu. Kadehinden bir yudum daha aldi. Yüzünden sari bir düsünce bulutu geçti:

"Benim siirim de toplumcu, benim siirim de oraya varacak" dedi.

Orhan Veli'nin cigarasini yakarken, kibrit alevinde çekilmis bir fotografi vardir. Simdi o resme tekrar bakiyorum. Onu Lambo'da bir aksam karanliginda görür gibi oluyorum ve:

"Yasasaydi" diyorum.

SAIT FAIK (15.11.1953 - Vatan - Sanat

Yapragi)

Uzun zaman Beyoglu'nda bir sivrice, bir kamburca adam görsem içim yandi. O'dur sandim. Saniyenin binde biri bir zaman içinde, odur sandim. Uzun zaman, sik sik bu, sürdü gitti. Yeni yeni, onun karsima çikmiyacagini, geri gelmiyecegini anliyabildim.

Biz çok mu iyi arkadastik? Degil. Benden daha çok sevdigi, düsüp kalktigi arkadaslari çoktu. Biz birbirimizi hele ben içkiyi biraktiktan sonra aramazdik da... Arasira kavga degil ya,

atisirdik da. Ne hale gelecegi hiç belli olmiyan bir dostlugumuz vardi.

Ama ben onu görünce sevinirdim. Sonunda masa ve kadeh basinda bitecek bir tatli gün baslardi. Paranin olup olmamasinin önemi yoktu, bulup bulusturacaktik.

Ilkbaharda birdenbire Adanin tenha bir yolunda karsima çikardi. "Gel yahu bize gidelim" derdim, gelmezdi. Adanin içinde kaybolurdu. Nereye giderdi hiç bilmedim.

Belki de yapayalniz, belki de birisiyle beraberdi. Onu da bilemedim. Esrarli bir hal takinirdi. Yalniz basina, cebinde sisesi, bir agaç altina yerlesip siir mi yazardi?

Bilmiyorum.

Onun bir kitap satisina sahit oldum. Küçük dilimi yuttum. Bes parasizdi. Parasiz olup da pis pis düsünmeyen kim vardir? Öyle günlerden birindeydi. Kitabi satin alacak adamin karsisinda koltuga cebinde on lira varmis gibi kurulmustu. Galiba ayak ayak üstüne de atmisti. Sigarasi da ince parmaklarinda idi. Daha pazarliga girisilmemisti. Kitabin boyu, harflerin seçilmesi mevzuunda konusuluyordu. Benim orada bulunmamdan hafifçe cani sikildigini seziyor, inadina oturuyordum. Sebepsiz, baska seylerden söz açti. Kalktim. Sigarasini söndürdü. Kapidan tarafa oturdugum için sirti benim gitmemi bekliyor gibiydi. Patronun odasindan yarim saat sonra çikti. Çekise çekise pazarlik etmise benzerdi. Yüzü kizarmisti. Merdivenlerde bekliyorduk. "Tamam mi?" "Tamam" dedi.

Hiç ummadigim bir para koparmisti. Ama öyle saniyorum ki patron da ona hayran olugu için bu parayi vermisti.

TALAT SAIT HALMAN (Langston Hughes Hayati ve Sanati - Yeditepe Yayinlari

1971)

Langston Hughes'un Amerikan siiri içindeki yeri, birçok bakimdan, Türkiye'de Orhan Veli - Melih Cevdet - Oktay Rifat kusagini andirir. Memleketimizde taninip sevilmeye baslamasi da o kusagin en popüler oldugu ve edebiyatimiza yepyeni bir tat getirdigi yillara rastlar. Hughes, tipki Orhan Veli gibi, "sokaktaki adam"in gündelik duygu ve kaygilarini çogu zaman güleç ve kolay anlasilir bir üslupla seslendirmistir. Orhan Veli'nin

Süleyman Efendisi, Hughes'un Simple (Safdil) tipidir. Kanik nasil Istanbul'un konusma renk ve ritimlerini siire mal ettiyse Hughes da New

York'un zenci mahallesi olan Harlem'in sokak lehçesini alip Amerikan siirine kazandirmistir.

Birinci Yeniler gibi serbest nazim, basit sekil ve sade dil ilkelerini benimseyen Hughes, yine tipki onlar gibi, nesnel görüsle yazdiklarinda bile düsünceden çok duyguya yer vermis,

romantik ve hatta santimantal duyarliga bagli kalmistir.

SABAHATTIN EYUBOGLU (Orhan Veli

Bogaziçi'nde - Küçük Dergi, Kasim 1952)

Orhan Veli avucunun içindekini bilmez, ama

Bogaz'in içini disini karis karis, yosun yosun bilirdi. Çocukken bir çifte kürek, bir arkadas ve bir kaç simitle Beykoz'dan Yesilköy'e günü birlik gider gelirmis. Üst tarafini Bogaz'i bilenler kestirir. Kiçtan yaprak motoruyla gün isirken yola çiktik mi Orhan Veli rüzgarin çikmisini çikacagini, akintinin artmisini

artacagini, anaforu kestirmeyi, martilarin, iriplarin hangi balik üstüne çalistiklarini sakaciktan ama hamsi boyu yanilmadan söylerdi. Poyraz'in ve Lodos'un nerelerde ne suret gösterecegini, hiçbir körfezin adini aramadan, her iskele adina bir ince lezzet katarak anlatirdi. "Veli bey atiyor" derdik; o susar, denizde ne kadar hakli çikilabilirse o kadar hakli çikar, ve sanat ve dünya islerinde de oldugu gibi, "Nasilmis!" demezdi. Bizim deniz sevgimiz dogrusu onunkinden çok daha sairane idi. Bizi sasirtan, costuran renk, ses, dalga ve balik oyunlarina Orhan Veli, kendinden bir seymis gibi, güzel fakat "malum" der gibi bakardi. Sevdigini en çok belli ettigi sey kürek çekmek, denizde kizdigini gördügüm tek sey de yagsiz kürekti. Incecik ve uzun kollariyla kürege geçer geçmez kayik kendine gelir, denizin ritmini bulur, her çekis bir nefeste söylenen rahat misralara dönerdi. Kürekler batip çikacaklari ani ve yeri kili kilina bilir, kayigin burnu pürüzsüz, takintisiz bir çizginin kayan ucu oluverirdi. Iste o zaman iskarmozlar saglam, kayislar edebince bagli ve yagli, kayigin alti yosunsuz, içindekiler de yerli yerinde oldu mu, Orhan Veli piril piril keyiflenir ve "Biliriz su kürek çekmesini" derdi.

Orhan'in son yazi, bir aksam üstü Yaprak'la Beykoz'a dogrulduk. En cümbüslü çocuklugu orda geçmis, on senedir de ugramamis.

Poyraz eni konu sertlesmisti, ama Beykoz Orhan'in dedigi gibi süt liman çikti. Dedigi yerde pat pati susturduk. Orhan kürekte, dalyanin telleri melleri arasindan, yagdan kil çeker gibi geçtik, bir balikçi kahvesinin önündeki perisan iskeleye yanasiverdik. Orhan eski ahbaplarini dün birakmis gibi aramaga çikti ve kendi yasinda, güler yüzlü bir balikçiyla döndü. Çapariye var miyiz, dedi. Takim taklavat, kumanya düzüldü. Çaparide iki çocukluk arkadasi dertlestiler. Balikçi ilkte

mi, ortada mi, unuttum, Orhan'la okumus, babasi ölünce birakmis. "Biz güya okuduk, dedi Orhan, ama bir baltaya sap olamadik." "Yoo, meshur adam olmusun. Gazetelerde okuyoruz. Kahvede siirlerini ezber bilenler de oluyor." Halk arasinda adi geçmek Orhan'i en çok gidiklayan havadislerdendi. Iki patlamayi pek asamayan açik ve seçik kahkahasi o zaman kivamini bulurdu. Söhret düskünlügü vardi, var olmasina fakat marazi, sinsi, kiskanç tarafi olmayan bu düskünlük ona kahverengi ceketi, ne yapsa düzgün duran yakasi gibi yakisirdi. Balikçiya hangi siirlerini duydugunu sormamiza kalmadi, çapari canlandi. Bir anda kayigin içi bembeyaz çirpintilarla doldu. Orhan'in yazi yazarken her harfin hakkini veren uzun ve yavas parmaklari baliklari çapari salkimindan koparirken ayni telassiz, kayitsiz, rahat zariflikleri içindeydiler. Elerimizi pul pul, balikçidan bulusmamiz kadar edebiyatsiz bayagi lafsiz ayrildik. Ne Beykoz'u, ne balikçiyi, ne baliklari, ne de o bitmeyesi aksami kendilerinden baska bir seye benzetmeden, Orhan'in sayesinde dünyayi biraz daha bizim bilerek Bogaz'a açildik. Gece, Büyükdere'de bir dostun evini ararken Orhan

isiklari birer birer kendi yakmis gibi biliyordu. Büyükdere'yi ya da isiklari sevdiginden mi? Yoo, Orhan rasgele bazi seyleri, geolojinin taslar bahsini, rubai vezinlerini, Karagöz'ün bir sahnesini, Ankara'da Teneke mahallesinin bir sokaginda oturanlari, Keten Gömlek türküsünün belli bir köy agziyla söylenisini, hocasi Ahmet Hamdi Tanpinar'in bin dokuz yüz otuz bilmem kaç senesi baharinda, çarsamba günü, saat üçü on geçe, Ankara

Lisesinin filan koridorunda Abdülhak Hamit

üstüne söylediklerini harfi harfine, kili kilina bilmekten hoslanirdi.

OKTAY AKBAL (Orhan Veli'yi Beklerken -

Sarkilarina Kadar Mahzun, Çagdas Yayinlari, 1997)

Orhan Veli'yi bekliyorum. Saat sekiz buçuk. O

simdi yoldadir. Üç kat merdiveni çikip gazeteleri getirecek. Hep tesekkür ediyorum.

Öyle ya, nesine bunca yol, bunca basamak?

Bir yazarin, adini tasidigi Orhan Veli'nin eski bir arkadasinin günün haberlerini duyuran gazeteleri bekledigini biliyor. Sarisin bir körfez çocugu. Yatip uyumaliydi bu saatlerde! Ama sorumlulugunu bilen bir kisilik. Marketçi agabeyleri Hakan ve Selçuk'un en büyük yardimcisi. Babasi, Orhan Veli'ye sevgisinden küçük ogluna bu adi vermis... Ne de olsa bir ögretmen, bir bilinçli baba. Orhan Veli de adasinin siirlerini biliyor, seviyordur diye

düsünüyorum. Bir sabah soracagim, bakalim ne diyecek?

OKTAY AKBAL (Melih Cevdet Anday ile -

Önce Siir Vardi, Adam Yayinlari, 1982)

Ta yillar gerisine gittim bir an. Ikinci Dünya Savasi yillarinda lise ögrencisi oldugum günler... Garip'le ilk karsilasmam. Orhan,

Oktay, Melih üçgeni. 1941'de Servetifünun'da

Siirimizin Triosu adli bir yazi yayimlamistim. On sekiz yasinda onuncu sinif ögrencisi bir Oktay Akbal! Garip'çilere takilan, onlarla eglenen ünlü yazarlara, gazetecilere, elestirmecilere karsi çikmis! Bir Raci Bey vardi, divanci mi divanci. Orhan'i Oktay'i Melih'i ozan saymiyordu, ne de Sait'i öykücü. Ben, okulun edebiyatçisi olan ben, bütünlemeye kaliyordum bu yazi yüzünden az daha!

OKTAY AKBAL (Yüksek Kaldirim Yasantilari - Geçmisin Kuslari, Çagdas Yayinlari, 1979)

Derken daha yakin bir ani. Yüksekkaldirim'dan sair, yazar dostlarla inislerim. Sait Faik'le,

Orhan Veli'yle, Asaf Halet Çelebi'yle. Garip bir rastlantiydi, ölümlerinden önceki günlerdeydi hepsi de. Hele Sait.. 4 mayista indik, 11 mayista çekti gitti dünyamizdan.. Gene baska bir ani. Fahir Aksoy'la iniyoruz bir gece. Yokusun tam yarisindayken aklima geliverdi.

Fahir'e "Sait'le, Çelebi'yle, Orhan'la da burdan böyle indik. Bir süre sonra öldüler" deyiverdim. Ödü koptu Fahir'in yokusu gerisin geri çikacakti neredeyse. Yapmadi bunu, göze aldi her seyi. O günlerde edebiyatçi bilinirdi Aksoy, öyküler, elestiriler yazardi. Aradan bir süre sonra birakti edebiyati, yazarligi. Resme verdi kendini. Ünlü bir ressam oldu. Korkulu tehlikeden yakayi böyle kurtardi galiba!

MEMET FUAT (Alttan Gelen Sansür -

Çagini Görebilmek, Adam Yayinlari 1982)

6 Aralik 1964 günlü Cumhuriyet gazetesinde Orhaneli ögretmenlerinden Ahmet Ergün ile

Yücel Aksan'in bir açik mektuplari yayimlandi. Oldugu gibi aktariyorum.

ISTANBUL RADYOEVINE AÇIK MEKTUP

Radyonuzda 28.11.1964 günü saat 21-21.30 arasi yayimlanan 'Bir Portre' programinda, sair Orhan Veli'nin 14. ölüm yildönümü hatirasi anildi. Büyük sairin ölümü üzerine parçalar ve Orhan Veli'nin kendi eserlerinden seçilmis bazi siirleri okundu. 'Yol Türküleri' isimli siiri okunurken 'Arifiye Köy Enstitüsüne ait' olan kismin çikarilmis olmasi gözden kaçmadi.

1- Siiri tahrif etmek, sairin hatirasina ne dereceye kadar saygi göstermektir.

2- Köy enstitüsü sözü, bir kültür kurumu olan

Devlet Radyosunca neden sakincali görülmüstür?

3- Bir sanat yapitinin, siyasi görüs ve kanaatle bir nevi sansüre ugratilmasi sizce de sanat özgürlügü anlayisina aykiri degil midir?

4- Bu tutumunuz halkin Devlet Radyosuna olan güvenini sarsmaz mi?

Büyük sairden Istanbul Radyoevi adina özür diliyoruz.

Mektup bu kadar. Radyoevi'nden ne yanit gelecek diye düsünüyorum. Ne yanit gelebilir!? Sanat yapitina saygisizligin, sinsi, acinasi politikaciligin korkunç bir örnegi. Belki de salt bir isgüzarlik. Ben dinlemedim o programi. Mektupta Yol Türküleri diye ikinci basligiyla anilan Destan Gibi'nin bütünü okunup da yalniz Arifiye parçasi mi çikarildi? Inanamiyor insan. Gerçekten öyleyse...

Okuyalim birlikte o parçayi da, alttan gelen sansürün nerelere kadar uzandigini görün:

Arifiye!

Soför durdu, Enstitü Mektebi, dedi. Süleyman Edip bey müdürün adi. Bir yol da burada duralim; Ellerinde nasir, yüzlerinde nur, Yarina ümitle yürüyenlere

Bir selam uçuralim.

Bu parçanin radyoda okunmasi üstten gelen sansürün yasakladigi seylerin içine giriyorsa (ki öyle oldugunu aklim almiyor), o zaman programi hazirlayanlarin bu siirden bütünüyle

vazgeçmeleri gerekirdi. Ondan ötesi sanata da, sanatçiya da -tek sözcükle- saygisizliktir.

Bir baska yönü daha var isin: Ahmet Ergün ile Yücel Aksan sairden özür diliyorlar; ya köy enstitülerinin yetistirdigi binlerce ögretmenden kim özür dileyecek!?

ORHAN VELI ÖLÜMÜNÜN 30. YILDÖNÜMÜNDE TEVFIK FIKRET LISESINDE ANILDI (29 Kasim 1980 - HÜRRIYET)

Ünlü sairimiz Orhan Veli Kaniki ölümünün 30. yildönümünde Tevfik Fikret Lisesi'nde anildi. Türk Dil Kurumu baskani Cahit Külebi, Sair Dr. Mustafa Serif Onaran, Sair Mehmet Deligönül Orhan Veli'yi anma toplantisina konusmaci olarak katildilar. Okul müdüresi Ferihan Gürsey, Kültür Kolunca hazirlanan anma gününde "Ergenlik çaginda cilt bakimii ruh sagligi, beslenme konularinin da islenecegini belirtti. T.D.K. Baskani Külebi, konusmasinda Orhan Veli'yi nasil tanidigini anlatti, Mehmet Deligönül sanatçinin edebi kisiliginden söz etti. Dr. Mustafa Serif Onaran da Orhan Veli'nin siirlerinde isledigi konular üzerinde durdu. Ögrenciler ise sanatçinin siirlerini okudular.

Ankara'da Bilgi Yayinevi de Orhan Veli'nin tüm eserlerini 'Bütün Eserleri' basligi altinda yayinlamaya baslamistir.

RED-KIT FILMINDEN IKI

SAHNE(Yönetmen ve Senaryo: Aram Gülyüz)

Görüntü yönetmenligini Nedim Akanlar'in yaptigi; Izzet Günay, Gülgün Erdem, Kamuran Akkor, Hasan Ceylan ve Refik Üfler'in oynadigi Red-Kit'in, yapim yili 1970, yapimci firmasi ise

Metro Film'dir. Filmdeki iki sahnedeki olaylar az çok söyledir:

1 - Red-Kit bir kadini öperken, ati Düldül basini iki yana sallayarak konusur:

"Olmaz ki, böyle de öpülmez ki..."

2 - Bu sahne daha hostur. Daltonlar her zamanki gibi hapistedirler ve kaçma planlari yapmaktadirlar. Avarel çok açtir ve Joe'nun her söyledigine karsilik açligindan bahsetmektedir. Sonunda Avarel'in repligi söyle olur:

"Hiç bir seyden çekmedim bu dünyada, açligimdan çektigim kadar"

Yönetmenligin yani sira senaryosunu da yazan Aram Gülyüz'e tesekkürlerimi sunarim...

SON SÖZ

ORHAN VELI'DEN BEKLEDIGIM

MEKTUP

Orhan Veli'nin sik sik mektuplastigi kisilerden

birisi de Sait Faik'tir. Iste Sait Faik Müzesi'nin arsivindeki Orhan Veli mektuplarindan biri:

"Ankara, 29.2.1941

Aziz ve kiymetli dostum Sait Faik,

Ankara'dan ayrildigin günlerde senden haber bekliyordum. Daha sonra mahkeme kararini ögrenince haber yollamak bana düstü. Ayni günde Sabri Esat'i gördüm ve sana yildirim telgraf çektigini ögrendim. bunun üzerine bir mektup yazmak, hiç olmazsa tebrik etmek istedim. Bugüne kadar o da nasip olmadi.

Mamafih bu arada, Çelme hikayesini buldum ve okudum ve basina bu isi açanlara küfrettim. Harika hikaye azizim. Bana bir de

'Sarniç' nam saheserden gönderecektin. Tariz yapmiyorum. Tahattura vesile olur ümidiyle. Ama sahidimsin ki mezkur saheser Ankara'da mevcut degil. Her neyse, gecikmis bir isi yapmak vesilesiyle hatirini sormus oluyorum. Bundan dolayi memnunum. Senden bir ricam daha var, bana Aleko siirini göndermeni istiyorum. 'Bir Aleko siiri için de dünyanin zahmetine girilir mi' deme. Benim için ehemmiyeti büyük. Birkaç ay sonra Istanbul'a gelecegim. Ya Balikpazari'na yahut da Rihtim'a gider sarap içeriz. Abidin'i görüyor musun? Bugün ona da bir mektup gönderecegim. Bu itibarla selam filan yazmiyorum. Hasret ve muhabbetle gözlerinden öper, cevabini beklerim.

Orhan Veli"

Bu mektuba Sait Faik'in verdigi yanit da Papirüs Dergisi'nin Orhan Veli özel sayisinda, Ocak 1967'de yayimlanir:

"14 Mart 1941

Sevgili Kardesim,

Yazihaneyi biraktigim için mektubunu bugün alabildim. Sarniç nam eserle birlikte Semaver'i de gönderiyorum. Sarniç'tan su çekip

Semaver'i kaynata kaynata oturursun. Buraya geldigin zaman ise herhalde bir 'fiçi' da verirler. Aleko'ya yazilan siir, Semaver'in kapagina da yazilmistir, okuyacaksin: Bir ikinci defa yaziyorum. Burada eski tas eski hamam. Cumartesi günleri Nisuaz'da üdeba toplanir. Kararlar verilir. Ben ise bir birahane kösesi bulur üdeba meclislerinin, ediplerinin, kötü sairlerin dinlerini.... bira içerim. Öteki isten elhamdülillah yakayi siyirdik. Ama epeyi üzüldüm dogrusu. Boku bokuna yanacaktik. Gözlerinden öper, o fevkalade siirlerini ara sira bir iki satirla beraber gönderirsen ihya edersin kardesim.

Yeni adresim: Sisli Bomonti Kazanci Sok. Ikbal

Apt. No:4

Sait Faik"

Kisa bir süre önce yapilan bir müzayededeki kitabi alabilmeyi çok istemistim. Cemal Nadir'e imzalanan kitabin adi Vazgeçemedigim, sairi de Orhan Veli idi. Imzali kitap koleksiyonu yapan Ömer Koç'un aldigi kitabin imzasizi kalmisti müzayedede benim payima. "Bir gün dedim, bir gün benim de Orhan Veli'ye ait özel bir parçam olacak."

Iste o parça, bu kitap oldu sanirim. Kapaginda ikimizin isminin bir arada bulundugu bu kitap...

Sait Faik, Vatan-Sanat Yapragi adli dergiye 15 Kasim 1953 tarihinde yazdigi yazida sunlari söyler:

"Onu her yil anmaktan bir fayda çikmaz gibi geliyor bana. Genç sair ve elestirmeciler onun için bir kaç kitap yazsalar çok yerinde olur.

Aradan bir on sene geçsin, kiymeti daha çok anlasilacak gibime geliyor. Her sene anmak, onu biraz aktüel yapiyor ve yasayan sairlerin kiymeti ile kiymetlendiriyoruz. Halbuki aramizdan ayrilan sairi baska türlü kiymetlendirmek gerekir. Düsmanliklari ve kiskançliklari üstüne çekmek lazim. O, kavgalarin ve kiskançliklarin ötesindedir. Bir genç sair elestirmecinin onu uzun uzun, seve seve bize anlatmasini bekliyorum."

Orhan Veli'nin ölümünün üzerinden tam elli yil geçti. Bu süre içinde Asim Bezirci'nin hazirladigi kitaptan baska kayda deger bir çalisma yapilmadi. Üniversite tezleri hariç diger eserler sunlardir: Orhan Veli Için - Adnan Veli Kanik, Yeditepe Yayinlari, 1953 / Orhan Veli Kanik - Muzaffer Uyguner, Varlik Yayinlari, 1967 / Cumhuriyet Dönemi Türk Siirinde Garip Hareketi - Hakan Sazyek, T. Is Bankasi Yayini / Orhan Veli Kanik - Bilge Ercilasun, MEB / Garipçiler (1. Yeniler) -

Hüseyin Tuncer, Izmir, 1997.

Her ne kadar biz her sene O'nun için, ölüm yildönümünde Taksim'den mezari basina kadar yürüyerek Sait Faik'in "her sene anmak, onu biraz aktüel yapiyor" deyisine katilmadigimizi göstersek de bu kitapla sanirim biraz da olsa O'nun istedigi gibi bir çalisma ortaya çikardim. "Keske Sait Faik de görebilseydi" demekten baska bir sey gelmiyor elden. Benim için süphe götürmez bir gerçek de su ki "KANIK'sadigim BIRI daha uzun bir kitap olabilirdi ama, seve seve anlattim her ögrendigimi."

Ömer Faruk Toprak ise Duman ve Alev adli günlük - ani kitabinda söyle bir tespit yapmistir:

"Bugün Abdülhak Hamit, Ahmet Hasim, Yahya

Kemal edebiyat tarihlerinin eksik tanitmalarinin siniri içinde bilinmektedir. Monografileri ya da siir degerleri genis açiklamalarla yazilmamistir. Orhan Veli'yi içinde bulundugu sosyal kosullarla inceleyen, siirlerinin yani basindaki yasamini ayrintilari ile tahlil eden hacimli bir kitap ya da etüt bulamazsiniz."

KANIK'sadigim BIRI bu eksigi giderecek mi? Sanmiyorum. Sadece ölümünün ellinci yili için bir ani derlemesi yapmis oluyorum. Gerisi mi? Gerisi dogumunun 100. yilina...

Orhan Veli'nin 19 Mart 1946 tarihli Tercüme dergisinde Jean Cocteau'dan yaptigi su çeviri kendisi için de gerçektir:

"Bir sair ilkin okunmaz. Sonra yalan yanlis okunur. Daha sonra klasik olur, klasik olani okumak adettir. Yalniz, ilk günlerden kalma birkaç hayrani vardir. Ömrünün sonuna kadar da görüp görecegi rahmet budur."

Küçük bir de beklentim var; bu kitapta okuyacaginiz yazilar hakkinda düsüncelerini içeren mektubunu bekliyorum Orhan Veli'den... Kendisi 16 Nisan 1946 tarihli Ülkü gazetesinde sunlari yaziyor:

"Yazilari hakkinda neler düsündügümü merak eden genç arkadaslarim benden bu sütunda cevap beklemezlerse büyük bir üzüntüden kurtulacagim. Kendilerine, isterlerse, mektupla cevap verebilirim. Bilmem, bu is onlarin hosuna gider mi, ama buna razi olurlarsa, görecekleri hayirli is sadece beni bir dertten kurtarmis olmaktan ibaret kalmayacaktir. Içindeki parçalardan sorumlu oldugum böyle bir sayfanin, öteki gazetelerle mecmualarda gördügünüz 'Hanim Teyze, Kadin Nine, Akil Hocasi...' falan gibi sütunlara dönmesine de mani olacaklar. Darilmasinlar, gücenmesinler..."

Not: Bu istegim gerçeklesti:

"ORHAN VELI'DEN MEKTUP VAR.." yazan:

SEDA ARUN